MAKALELER

Sahnedeki Normal, Basit Olanın Felsefi Derinliği, Ya Da Pasta Yesinler

2021.11.23 00:00
| | |
598

Bazı oyunlar hakkında oyundan çıkar çıkmaz bir yargıda bulunmamak en iyisi. Çünkü bazı oyunlar yavaş yavaş etki ediyor...

Bazı oyunlar hakkında oyundan çıkar çıkmaz bir yargıda bulunmamak en iyisi. Çünkü bazı oyunlar yavaş yavaş etki ediyor. Sahnede bir anlatıcının olduğu oyunun dokusu o özlediğimiz normal yaşam dokusu ile aynıydı. Ayrıca seyirciyi de içine alan bir oyun oluşu oyunun sınırlarını iyice ortadan kaldırmıştı. Sahnede hiçbir eylem olmasa bile sadece anlatmanın eylemin yerine geçtiği bir dönemdeyiz. En son ne zaman bir saat arada dijital tel örgüler olmadan birinin hikâyesini dinledik? Pandemi koşullarında normal olanın özlemini çektiğimiz günlerde sahnede normal olanı görmek insana iyi geliyor. Herkese göre değişen sabit bir tanımı olmayan “normal’ hakkında hepimizin ortak bir kanıya en çok vardığı şu günlerde, oyun odağından bakınca nedir normal olan? Oyuncunun, bir kadının çektiği çileyi anlatmadan önce sahnede yarattığı gerçeklik. Mutfaktaki bir kadının gerçekliği. İçten gülüşleri, anlatacağı hikâyeye ikna ediyor. 

Oyun hakkında düşünürken, oyunun, ünlü erkeğin arkasındaki, hayatı yok olan kadının mı (davetler, davetler, bitmek tükenmek bilmeyen davetler) yoksa bizim mi hikâyemiz olduğu üzerine düşünmemize yol açan da oyunun yaşama eşdeğer bu gözenekli dokusu. Ara ara seyirciyi de içine alan… Hayatta hepimizin rolleri ve hizmet ettiğimiz, var ettiğimiz birileri var. Bir görünen yüz ve bir de görünmeyen yüz. Gerçekte tüm bu rollerimizden soyunduğumuzda kimiz biz? Görmenin, görülmenin, görünenin, görsel dünyanın oldukça önem kazandığı günümüz dünyasında güzel bir soru?

Sohrap Sepehri basit olanın güzelliğine inanan bir şair, ressam. Kız kardeşi, kendisine sürekli olarak “insanların bir parça ekmeği yemesi vb. gibi küçük sıradan şeylerden de zevk almasını öğütlediğini” belirtir. Hayat onun için çok basit ve yalın olduğunda güzel ve yüce iken insanlardan bu “büyük basitliğe ulaşmaları için zor şeyler ister. İstekleri hep saflık, kirlenmişlikten arınma, sadeliğin mutluluğu ve dinginlik üzerinedir.” (Sekiz Kitaptan Seçmeler, Sohrap Sepehri, Epos Yay.) Pasta Yesinler’i seyrettikten sonra Sepehri aklıma geldi. En temel ihtiyacımız olan yemek ile ünlü olmak arasındaki uçurumda… 

Çok güçlü bir hikâyesi ve keskin mesajları olan bir oyun değil. Kadınlar açısından bakacak olursak neredeyse sıradanlaşmış bir durum… Aslında tam da bu sıradanlaşmaya dikkat çekmek istiyor belki de… Seyirciyi içine alan özelliği de bu; hepimizin hikâyesi oluşu… Oyunu bizden ayırmamış. Hepimiz Peri’yiz. Pasta oyunda, oyunun dışına çıkarak bu kapsamayı sağlıyor. Bir oyun kişisi gibi işlevsel kullanılmış. Nesneler, lezzetler, hayvanlarla ilişkilerimiz, kibarlık altında gizlenmiş her şey üzerine düşündüren bir oyun. Oyunla seyirci arasında bir gerçeklik düzlemi yaratıyor pasta… Başından ne hikâyeler geçmiş bir pastayı yemek…

 Kendi imajından başka gözü hiçbir şey görmemek, Pasta bir imajı olan bir yiyecek. Aslında buradaki herkesin asıl yüzünü ortaya çıkaran pasta, aynı zamanda ikili bir dünyası olan (eşit olması gereken hayat arkadaşının emeğini sömüren, onu hiçe sayan ama böyle değilmiş gibi yapan) rol yapan adamı simgeleyen bir imge. Gerçek yüzü ortaya çıktığında kimsenin ona tahammül edemeyeceğini biliyor. Aynı zamanda kayıp kadın, çektikleriyle o mutfaktan böyle bir pasta olarak çıkmış gibi gerçek.  
Aronofsky’nin Mother filmi kadar sert olmasa da filmi hatırlatıyor… 

Oyunculuk İçten, doğal. Estetik bir form oluşturuyor oyuncu anlattıklarıyla bütünsel bir atmosferde, sahnede bir yaşam oluşturuyor.
Necati Cumali’nin Deya Gülü oyunundaki Haşim, “alkol gerçek yüzünü ortaya çıkarır adamın” diyor. Sinan bu yüzden denendiğini düşünüp birlikte içmeye korkuyor.  Bu oyunda da pasta bu amaçla kullanılmış. Oyun sonunda seyircilere pasta ikram edilmesi oyunu devam ettiriyor. Deneniyoruz. Hayattaki kendi rollerimiz hakkında düşündürüyor.
Güzel bir oyun. Emeği geçen herkese teşekkürler. Oyun aynı zamanda toplumsal çıkmazlarımız üzerine de düşündürtüyor. Bir mucize mi bekliyoruz hayatımızı değiştirmemiz için? Bir iksir? Bir içki? Pasta? Bir pasta? 

Eğer içinden çıkamadığımız bir durum varsa yöntemine bakmalı. Yöntemi ne? Pandemi ince ince işliyor. Bir kişi diğerini etkiliyor. O diğerini derken tüm dünya değişiyor. Öyleyse şimdi pandeminin çözümü odağında daha sonra da bir yaşam felsefesi olarak böyle bakabiliriz. İnce ince, tane tane küçük çabalarımızla değiştirebiliriz bu karanlığı. Hiç küçümsemeden. O küçük çabaların birleşimi ile bir de bakmışız ki dünyayı değiştiriyor. Yani parçadan bütüne bir düşünme ve çalışma yöntemi belirleyerek. Öbür türlü koca kulelerin altında, meydanlarda minicik kalırız. Rüzgârda savrulmayı bekleyen… 
 

Oyunca düşünürsek, oyunun sonunda pastayı yesek mucize bekleyenlerden olacağız. Yemesek korkak… İçinde bulunduğumuz durumun bizi nasıl ele geçirmiş olduğunu çok güzel anlatıyor bizi böylesi bir çelişkiyle baş başa bırakarak. Belki de düşündürmek istediği şu; bazen evetimiz yahut da hayırımızla var ederiz bir şeyi. Öyleyse kendini ona göre konumlandırmanı isteyen şeyin dışında kalmakla bir başka yaşam biçimi oluşabilir. Evet’in de hayır’ın da ona çalıştığı, sınayana, deneyene… Bu da elbette ki birçok sonuca varılabilecek bir başka düşünme biçimlerinden biri. Pasta yemek ya da yememek dışındaki seçenek işte emek. Kendi pastanı, kendi ekmeğini kendin yapman. Tüketim çağının kendimize bakışımızı bile kör ettiği, durmadan daha çok kazanmak için, alışveriş yaptırmak için hepimizi bir “yok” a, alıştırdığı bu çağda var olanı görmek. Hem maddi hem manevi anlamda… Kendi kültürel değerlerini unutmamak, kendi özgünlüğünü kaybetmemek… Kendi emeğinle kendini var etmek, başkasının emeğini sömürmemek.  İmaj çağı bataklığına düşüp başkasının emeği ile kendini parlatmamak…

Ekmek yoksa pasta yesinler” sözü de ister istemez geliyor insanın aklına…  

Müzik kullanımı başka bir kişiye geçişteki mikrofon kullanımı güzeldi. 

Sözler hayattan gelir ve yeniden hayata işlenir. Tiyatronun güzelliği bu. Bunu oyunda gördük. Sahnedeki dil hayattan gelen dildi. 

Hayatın bir iç koza örülür gibi yaşandığı, bakışlarımızın dışarıya değil de kendi gerçekliğimize çevrili olduğu hayatlar yaşardık eskiden. Şimdilerde topluca bulunduğumuz her yerde hepimiz telefonlarımıza kilitlenmiş durumdayız. Bir arada oluşumuzun nedenini bile unutacağız neredeyse… Şimdilerde bir hava alanında toplanmış uçağın gelmesini bekleyen birbirleriyle bağlantısız yahut da piste iniş yapan uçaktan ayrılmak için telaşla bekleyen yolcular gibi kopuk kopuğuz… Görünmez kalkanlarımız var… Bu yüzden kolektif bilinçaltımız kesintiye uğruyor. Düşüncelerimiz bir başka tarafa doğru sağılıyor. Pandeminin de etkisi ile daha çok telefon, eşittir imaj, eşittir görüntü bağımlısı olduk… Bir sinema ya da tiyatro salonu eskiden birbirlerini hiç tanımayan insanların bir etkileşim alanıydı. Oysa şimdi hiç zaman kaybetmeden başımızı kuma gömüyoruz… Bunca robotlaştığımız bir zamanda, kanlı canlı olduğumuz bir alana, biyolojik varlığımıza, yoğunlaşmak zorunda kalırken, bunu daha çok fark ettik; sanki canlı oluşumuzu unutmuştuk da hastalık, salgın dürttü, sarstı, örseledi… Salgındaki kapanmaların daha çok telefon bağımlılığına da yöneltmesi ise kısır döngü oldu…

Bir anlamda teknoloji ile doğanın savaşının ortada olduğu bu yıllarda psikolojik varlığımız da enteresan bir alana doğru eviriliyor. Görüldü görülmedi, anında yanıt bekleme vs.. derken, şüphe, vesvese, paranoya, dengesizlik dijital salgılara dönüştü. Tüm bu atmosfer içinde özlenen, hiçbir fotoğrafı bulunmayan bir ağaç gibi gözlerden ırak kendi hayatını yaşayan insan oldu. Dijital nedenlerle doğasına yabancılaşmamış insan… İşte Pasta Yesinler oyununu bu imaj çağı zemininde ele almak gerek.

Anahtar Kelimeler: felsefi derinlik



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir