MAKALELER

Dijital Toplum ve Tiyatro

2025.04.30 00:00
| | |
21977

Paylaş:
İnsan başka bir meslekte iş malzemeleri ile iş aletleri ile diğer eşyaları ayırabilir ama tiyatro meslekse iş olanı ve olmayanı ayırmanın tek yolu...

İnsan başka bir meslekte iş malzemeleri ile iş aletleri ile diğer eşyaları ayırabilir ama tiyatro meslekse iş olanı ve olmayanı ayırmanın tek yolu oyunun penceresinden bakmaktır ve bu da insanı felsefi bir derinliğe götürür; kelimeler için de öyle. Yazar nasıl ayırır iş olan sözcüklerle günlük yaşam sözlerini? Ya oyuncu? Konuşmaları ve ezberini? Öyleyse tiyatro ve edebiyat bir yaşam sanatıdır. Yaşama birbirinden ayrılmaz kopmaz bağlarla bağlıdır. Nasıl bir toplumda yaşıyoruz? 

Sıkıntı yumağına dönmüş insanlar nasıl bir toplum olur? Salgınlar, doğal afetler, kültürsüzleşme, küreselleşme, savaşlar, göçler… Derken en önemli soru ile yüzleşmeye çalışıyoruz. Yeniden bir toplum olabilir miyiz? Başımız telefonlarımıza gömülü toplu taşıma araçlarında birimiz düşüp bayılsa haberimiz olamayacakken… Yeniden nasıl toplum olabiliriz? Akıllı telefonla hiç tanışmamış en büyüklerimizin olduğu bir kuşak, bir yandan yalnız kalan yaşlılara doğru çekilirken bir yandan yeni gençliği anlamaya çabasında, yaşamın tüm geçim sıkıntısını, ekonomik yükünü kaldırmaya çalışan orta kuşak ve en yukarda tuttuğumuz, en çok değer verdiğimiz, her şeyi hazır sunmaya çalıştığımız böylece bir nevi yaşamsızlaştırdığımız gençliğimiz. Dolayısı ile doğal yaşamın en çok içinde olanlar çocuklar ve yaşlılar. Henüz yaşamsız bilginin sıkıntısı ile tanışmamış; teknolojinin bir dine dönüştüğü durumlardan özgür…

Sanatın en güzel yanı alımlayıcısına etki etmesi.  Belki, “seni anlıyorum,” diyen, omuza dokunan bir el gibi, belki hayal kurduran bir etkiyle, belki de bir kavrayış oluşturma gücüyle… Bunun için en önemli şey toplumu tanımak. Toplumu tanıyor muyuz?  

Gerçek hallerimizle değil de birbirimize sunduğumuz cansız fotoğraf hallerimiz birbirimizi tanımak yolunda bizi yanıltıyor. Genel bir yargıya varmak konusunda daha aceleciyiz. Belki de baskı altındayız. Hız baskısı. Hepimiz iyi olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Ama her şey çoktan kategorize olmuş, raflara dizilmiş bile... Ne kadar eğlendiğimiz,  yalnız olmadığımız, gezdiğimiz… Dijital bağımlılığın bu kadarı bir tür dış kanser gibi. Sanal kanser. Kişinin kendini ihmal etmesi, kanser hücresine doğru savrulması… Toplu hipnoz…  Peki ya neden, nelerden kaçıyoruz?

Yeniden birbirimizle sağlıklı bağlar kurabilir, yeniden bir toplum olabilir miyiz? 
Yaşamın acıları değişir mi? İnsan ümit etmek istiyor. Ama ümit edememekten daha kötüsü artık bir hayalinin kalmaması. Bir isteğinin kalmaması. Öyle bir bezginlik bıkkınlık noktasında da ilişkisizlik, iletişimsizlik, bağsızlık her gün karşılaştığımız bir sorun oluyor. Çünkü ilişkiler elimizdeki telefonun içinde… Bir merhaba’nın iki versiyonu ile tanışmış biri gerçek bir merhaba’ya ne kadar güven duyabilir? Biri cep telefonuna gelen bir mesaj olan, diğeri, canlı bir insanın söylediği… 

Tiyatrodaki canlılık bu yüzden hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar önem kazanmadı. Çünkü tiyatro her iki versiyonun birleşip yeni bir güven biçimi yarattığı, neredeyse tek samimi evren. Oyun yolu ile sağlanan uzaklaşma sonrası yeni bir gerçekliği hep birden icat ediyoruz. Oyuncu, seyirci, yazar, ışık, müzik, dekor, kostüm tasarımcısı…
Tiyatro kuklalığımızı fark ettiriyor, iplerimizi ve özgürlüğümüzü aynı anda gösteriyor. Başka bir yaşam bir perspektif olarak yaşamın içinde yer alıyor, sanal yaşamın yarattığı boşluğu en anlamlı şekilde dolduruyor: 

“ne günden haberimiz var/ne saatten/içindeyiz yaşamın/oyun oynayan çocuklar gibi/ Görünmüyor suyun içinde /kabuğumuz,/suymuşuz gibi/sudan kabuğumuz”*
Tiyatro hayatın katmanlarına dikkat çekiyor. Bir anlam yaratıyor. Fotoğraf ve yaşam üzerine düşündürüyor. Canlı ve cansız olan üzerine… Bugün hepimizin yer yer manzara sayıldığı (toplu alanlarda herkesin telefonunu çevirerek gelişigüzel selfi çekmesi yüzünden) bir hayatın içindeyiz. İnsan robotların hayatımıza yaygın bir şekilde girmeye başlamasından önce, birbirimizin canlılığını hiçe sayarak, birbirimizi nesneleştirerek, biz robotlaştık bile. Bilgi ile yaşam birbirinden ayrılırsa, ortaya yapay zeka gibi Miyazaki’nin deyimiyle yaşamın kendisine bir hakaret, gibi bir sonuç çıkar. Yapay zekanın üreticileri uzaydan gelmedi. Sağladığı kolaylıklar büyüktür elbette ama yaşamsız hayal gücü, başka bir deyimle sentetik hayal gücü ürkütücü. Duyguların ve kültürel aktarımın çekilip alındığı… Günümüzün felsefi-sosyolojik sorunsalı bu “yaşamsız bilgi” olabilir. İnsanı yalnızlaştıran, sahte bir toplumsallık hissi veren bu yanılsama… Bir yanda yaşamsız bilgi diğer yanda bilgisiz yaşam, arada bir yerlerde yarı bilgi yarı yaşam… Derken kategorizasyon… Raflara dizili tüketim nesnelerine, raflara dizili görüntülere, raflara diziliymiş gibi her gün bir yenisi eklenerek devam ettirilen haberlere maruz kalan kişi farkında olmadan düşünsel anlamda da bir raflaşma yaratıyor. Düşünsel alandaki cesaretsizlik, yavaş yavaş duyguların baskılanmasına, giderek duygusuzlaşmaya neden olabiliyor olabilir mi? Duygusal ve düşünsel tartımdaki eşitlik iyi bir oyunu ortaya çıkaran… Ne duygular bangır bangır bağıracak, ne düşünceler slogan atar gibi didaktik, havada uçuşacak… 

Öldüğümüz halde canlı çıktığımız tek yer tiyatro. Sanal yaşam iki kere yaşam. İkilik yaşamı. Bu ikilik dili, tiyatronun diliyle aynı, öyleyse sanal bağımlılığın yerine koyabileceğimiz tek şey tiyatro. Telefona bakma, buraya bak. Şimdi, bura’ya.

Birbirine güvenmeme, sevgisizlik… Durmadan sokağa attığımız çöplerin, bir gün bizi de kendi evimizden çıkamaz hale getirmesi…  İşte sanat burada devreye giriyor. Yeniden kurulabilmiş bağları, yerinde duran iletişim biçimlerini gösteriyor, hatırlatıyor. Yapmak zor, yıkmak kolay. Onarmak en zoru.  Kaybettiğimiz yıllara hayıflanmadan, kaldığımız yerden başlamak gerekiyor. 

Market kuyruğunda beklerken, bizden asırlar önce yaşamış, örneğin tam da bu marketin olduğu yerde yaşamış, atalarımla bağ kurmaya çalıştım. Belki o zamanlar burası bir mağaraydı ve ekmek ya da su kuyruğundaydık… Kim bilir? Ama aynı insanız. Çok çok ilerlemiş durumda değiliz. Bir gün bir teknoloji çıkıyor ve yaşamın olanaklarını yeniden mağara çağındaki benzeri daraltıyor. Kafamız cep telefonlarımıza gömülü. Mağara devrindeki insanlar gibi bilinmez bir yaşamın içinde geri kalanımız. Bir ışık arıyoruz, geleceğin nasıl olacağı ile ilgili. Nefes alacak bir boşluk. Umudu hatırlayacak ve yeniden toplum olabileceğimiz. Biri haydi, dese sanki rolümüzü biliyoruz. 

Tiyatro bir ayağa kalkma işi, yaşam tiyatro ile ayağa kalkıyor. Algılar açılıyor, paylaşma, ötekini duyumsama artıyor… Dünyanın bir sahne oluşu ortaya çıkıyor, az önce oyun provasından çıkmış biri için. 
İyi seyirler…


*Mimoza Koşusu, adlı şiir dosyamdan

Arzu Kaya

Anahtar Kelimeler: tiyatro, dijital toplum, dijital



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir