Piyasa Kuşatması Altında Tiyatro: Estetikten Tüketime Bir Alanın Dönüşümü

Tiyatro sanatı, tarih boyunca yalnızca bir eğlence biçimi değil; aynı zamanda düşüncenin, estetiğin ve eleştirinin en yoğun biçimde sahneye taşındığı, bireyin ve kamunun kendisini aynada gördüğü, düzenlerin ve doğanın özünün sorgulandığı ve farkındalık geliştirildiği en kadim sanat disiplinlerinden biridir. Antik çağlardan itibaren tiyatro, toplumun kendini anlamlandırma araçlarından biri olarak işlev görmüş; siyasal, etik ve ontik meseleleri biçimsel bir yapı içerisinde tartışmaya açmıştır. Her dönem farklı görsel arayışlar, dramaturjik yaklaşımlar, reji ve oyunculuk denemeleri aracılığıyla da varlığını sürdürmüştür. Ancak son yıllarda bilhassa büyük şehirlerde gözlemlenen bazı eğilimler, tiyatronun bu ontolojik ve estetik işlevinin ciddi oranda aşınmaya başladığını gösteriyor. Deyim yerindeyse kendilerince “bu işlerde para olduğunu” düşünerek tiyatro dünyasına giren bazı yapımcılar, şöhret mankenler, oyuncular ve kerameti kendinden menkul sözde sosyal medya fenomenleri sahne sanatlarını bir estetik üretim sahası olmaktan çok ticarî bir pazar olarak görmeye başladılar. Televizyon dizileri ve internet aracılığıyla popülerlik kazanmış kişilerin şanoya taşınması, prodüksiyonların nitelikten ziyade gişe potansiyeli üzerinden değerlendirilmesi ve repertuvar tercihlerinin sanatsal ölçütlerden çok piyasa beklentilerine göre belirlenmesi bu bayağılık kokan dönüşümün en görünür belirtileri olarak tebarüz ediyor. Dolayısıyla bu durum, tiyatronun aslî ilkeleri açısından cevaplanması gereken mühim sorular; müdahale edilmesi ve çözülmesi gereken ciddi sorunlar doğuruyor.
Tiyatronun Temeli ve İşlevi
Tiyatro kuramları incelendiğinde meselenin salt oyuncudan ibaret olmadığı görülür. Metin, yönetme matematiği, dramaturgi, dekor tasarımı, ışık, müzik, dans, ritim, oyunculuk metodu ve seyirciyle kurulan ilişki bir bütün oluşturur. Örneğin modern tiyatro düşüncesinde büyük etkisi olan Konstantin Stanislavski, oyunculuğu sadece sahne üzerinde replikleri söylemekten ibaret görmüyor. Oyuncunun içsel psikolojik süreçleri ile oynarken gösterdiği davranışı arasında organik bir ilişki kurulması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, tiyatroyu derinlikli bir sanatsal araştırma alanı hâline getiriyor. Öte yandan Bertolt Brecht, tiyatronun duygusal bir deneyim yaratmakla kalmayıp sosyal bilinç üretmesi gerektiğini vurguluyor ve geliştirdiği epik tiyatro anlayışıyla izleyenlerin eleştirel düşünmesini hedefliyor. Lee Strasberg’in metodundan Meyerhold’un biyomekaniğine, Brook’un minimalizminden Grotowski’nin yoksul tiyatro anlayışına kadar farklı yaklaşımların tamamı, oyuncunun sahnede kurduğu varoluşsal ilişkiye odaklanır. Bununla beraber gerek geleneksel Türk tiyatrosunun gerek Antik Yunan tragedyasının da asıl meselesi kazanç değil; insanın yazgısını, çelişkilerini ve gerçekliğini, temsiller aracılığıyla mülahazaya açmaktır. Bu büyük kuramcılar ve dönemler, farklı mantalitelere sahip olsalar da ortak bir noktada buluşuyorlar: Tiyatro, bir düşünme ve estetik çalışma düzlemidir; lalettayin tüketilecek bir haz ürünü değildir.
Piyasa Mantığının Tiyatroya Sızması
Elbette kapitalist endüstri içerisinde sanat üretimi her zaman ekonomik baskılarla karşılaşmıştır lâkin tiyatronun, doğası gereği bu baskıya karşı belirli bir direnç geliştirdiği ve çoğu zamanda başarılı olduğu aşikâr... Günümüzdeyse bozuk trend kültürün etkisiyle yeni bir eğilim ortaya çıkıyor: Televizyon yıldızlarıyla, şaşaalı efektlerle oluşturulan “gişe garantili” projeler! Tamamen para merkezli prodüktörlerin izlediği strateji oldukça açık; televizyon dizilerinde bilinirlik kazanmış oyuncuları sahneye çıkararak izleyiciyi bir tür “tanıdıklık ekonomisi” üzerinden salonlara çekmek... Bu yaklaşım, ilk bakışta bilet sayısını artıran pratik bir yöntem gibi görünse de tiyatronun her anlamdaki yapısını ciddi şekilde zedeleyen bir sonuç doğuruyor. Böylesi işlerde prodüksiyon stratejisi genellikle şu minvalde işliyor:
Dizilerden ve internet mecrasından tanınan kişiler seçiliyor.
Seyircinin kolay tüketebileceği, derinliği sınırlı metinler veya şansa bırakmamak adına en bilinen klâsik oyunlar tercih ediliyor ki bunların çoğu da çarpıtılarak ve ana fikrinden uzak şekilde resmediliyor.
Görsel ve tasarımsal tutarlılıktan çok bir iki oyuncunun popülerliği öne çıkarılıyor.
Akustikten ve perspektiften uzak devasa binalarda, ayda en fazla iki üç temsille kısa sürede maksimum gelir hedefleniyor.
Bu minvaldeki bir yaklaşımın esas problemi, tiyatronun sanatsal bütünlüğünü çok gerilere itmesidir. Zira tiyatro, uzun bir yaratım süreci gerektirir; masa başı analiz, reji tasarımı, oyunculuk araştırmaları, mekânın dramaturgisi, ritmik yapı, mizansen organizasyonu gibi unsurlar titizlikle kurulmalıdır. Kâr kaygısının baskın olduğu konstrüksiyonlarda, bu süreçler çoğu zaman hızlandırılmış ve sistemsiz bir prova düzenine indirgeniyor.
Televizyon Yüzleri ve Sahne Gerçekliği
Şöhret oyuncuların tiyatroya gelmesi elbette başlı başına olumsuz bir durum değildir. Aksine başarılı televizyon oyuncularının sahne tecrübesi kazanması veya yeninden sahnelere dönmesi, tiyatro için yeni izleyici kitleleri de oluşturabilir. Sorun, tam olarak çiğ popülerliğin ve görünürlüğün, teatral yetkinliğin yerine geçmesinde yatıyor.
Her şeyden önce tiyatro oyunculuğu, kamera oyunculuğundan temelde çok farklıdır. Sahne üzerinde; ses projeksiyonu, bedensel kompozisyon, tempo sürekliliği, partnerle kurulan etkileşim, seyirciyle ilişki gibi beceriler gerekir ki bu unsurlar son derece belirleyicidir.
Hangi gelenek, metot, sistem, kuram ve yaklaşım olursa olsun, hepsi, oyuncunun psikofiziksel bir disiplin geliştirmesini zorunlu kılar. Bu nedenle tiyatro oyunculuğu çoğu zaman yıllar süren bir eğitim, birikim ve yetkinlik gerektirir. Reytingi yüksek dizilerden neşet edip gelen şahıslar, bu süreci yaşamadan sahneye çıktığında, ortaya çoğu zaman yüzeysel performanslar çıkıyor ve böyle bir ortam, oyuncunun teknik kapasitesini sergileyen bir saha olmaktan çıkarak tanıdık yüzlerin geçit törenine dönüşüyor.
Estetik Kaybın Dramaturjik Sonuçları
Ticarileşme bir tek oyunculuk bağlamında değil, dramaturjik düzeyde de sorunlar yaratıyor. Tiyatro üretiminde dramaturgi şu sorulara cevap arar:
Metnin fikirsel ve felsefî katmanları nedir?
Yönetmen yorumu, metnin hangi anlam boyutlarını açığa çıkarıyor?
Sahnenin ögeleri, dramatik yapıyı nasıl destekliyor?
Oyunculuk tarzı hangi geleneğe veya tecrübeye yaslanıyor?
Benzeri soruların eşlik ettiği metnin çözümlenmesi, tematik katmanlarının açığa çıkarılması, karakterlerin psikolojik ve ideolojik arka plânlarının analiz edilmesi gibi süreçler, sahneleme pratiğinin temelini oluşturur fakat maddî motivasyonun belirleyici olduğu işlerde bu süreçler çoğu zaman yüzeysel bir okuma düzeyinde kalıyor. Dramaturgi, hikâyenin basit anlatımına indirgeniyor. Sonuç olarak; ortaya çıkan şey dramatik bir yapı değil, çoğu zaman tam anlamıyla uzatılmış bir televizyon skeci oluyor.
Seyirci İlişkisi ve Kültürel Sonuçlar
İncelikten uzak, nitelik bakımından zayıf, sanatsal derinlikten mahrum, biçimsel zarafetten yoksun ve piyasa kolaycılığına teslim olmuş, hassaten para kazanma odaklı prodüktörlerden ve onlara ayak uyduran şöhret karakterlerden kaynaklı bu dönüşümün en önemli etkilerinden biri de ne yazık ki seyirci üzerinde görülüyor. Tiyatronun en bariz özelliklerinden biri seyirciyle kurduğu canlı ilişkidir. Sahne ile salon arasındaki bu karşılıklı enerji alışverişi, tiyatroyu diğer sanat disiplinlerinden ayıran temel unsurlardan biridir. Ne var ki bazısının tiyatro veya sahne sanatlarının herhangi biriyle bugüne dek en ufak bağı dahi olmayan yapımcıların gözünde izleyiciler bir estetik pratiğin öznesi olmaktan çıkarak bir tüketiciye dönüşüyor. Konuklar, merkezleri dolduruyor, tanıdığı yüzleri izliyor ve maksimum iki-üç saatlik bir eğlence veya izlenceden sonra salonu terk ediyor; akabinde oyun üzerine zerre kadar teati etmiyor ama tiyatronun asıl amacı izlemeye gelenleri yalnızca eğlendirmek değil; onu düşünmeye, sorgulamaya, duygusal olarak yerinde ve anlamlı bir sarsılmaya davet etmektir. Şayet seyirci, tiyatroya “ünlü görmek” için gelmeye başlarsa sahne sanatlarının düşünsel boyutu zayıflar. Tiyatro salonu, estetik deneyimin yaşandığı bir mekân olmaktan çıkar; bir tür popüler etkinlik alanına dönüşür. Bu durum uzun vadede kültürel hafızayı da etkiler çünkü Antik Yunan tragedyalarından modern politik piyeslere kadar tiyatro, nice tartışmaların estetik laboratuvarı olmuş ve tarih boyunca toplumların bilişsel gelişimine katkı sağlamıştır.
Tiyatronun Direnç Noktası
Tiyatro geçmişine bakıldığında sanatın her zaman piyasa baskısında kaldığı ve fakat buna karşı yeni yollar bulduğu görülüyor. Deneysel topluluklar, alternatif sahneler ve bağımsız tiyatro hareketleri bu direncin önemli örnekleridir zaten… Sanatın asıl gücü de burada ortaya çıkıyor: Tiyatro para kazanma aracı olmanın ötesinde, insanın kendisini ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biridir. Bu nedenle tiyatronun geleceği, yapımcıların ekonomik stratejilerine değil; yönetmenlerin vizyonuna, dramaturgların zihnî derinliğine ve oyuncuların disiplinine bağlıdır.
Her şeyden öte, sanatın varlık nedeni bütünüyle parasal kazanç da değildir. Elbette tiyatro, iktisadî bir organizasyonu da gerektirir; oyuncuların, teknik ekibin ve sahne çalışanlarının emeklerinin karşılığını alması son derece doğaldır ancak sanatın tek ölçütü gişe geliri hâline geldiğinde, estetik ve etik yön kaçınılmaz biçimde yozlaşıyor. Bugün tiyatro sahnelerinin karşı karşıya olduğu asıl tehlike de tam olarak budur: Sanatsal arayışın yerini ticarî hesapların alması…
Sonuç
Tiyatroda ekonomik sürdürülebilirlik bittabi gereklidir. Sanatsal projeler, maddî kaynaklardan tamamen bağımsız olamaz ancak sorun, ekonominin sanatı destekleyen bir araç olmaktan çıkıp sanatın kendisini belirleyen bir kıstas haline gelmesidir. Eğer tiyatro münhasıran gişe hesaplarıyla yönetilen bir sektör haline gelirse, sahne sanatlarının insanın ruhuna ve düşüncesine dokunan özelliği kaybolur. Bu nedenle tiyatroya emek veren sanatçılar, eleştirmenler ve tiyatroseverler için en önemli mesele şu soru: Tiyatro bir pazar mı, yoksa bir sanat alanı mı? Bu soruya verilecek cevap, sırf bugünün sahnelerini değil, geleceğin tiyatro kültürünü de belirleyecektir.
Anahtar Kelimeler: Estetikten Tüketime, dönüşüm
0 Yorum