MAKALELER

İstanbul Devlet Tiyatrosu – Gergedanlar

2026.02.26 00:00
| | |
3231

Paylaş:
Absürt tiyatronun en çarpıcı metinlerinden biri olan Gergedanlar, sahnede yalnızca bir ideoloji eleştirisi olarak değil...


Absürt tiyatronun en çarpıcı metinlerinden biri olan Gergedanlar, sahnede yalnızca bir ideoloji eleştirisi olarak değil; kitle psikolojisinin, konformizmin ve kimlik erozyonunun anatomisi olarak yankılanıyor. Yazılışından onlarca yıl geçmesine rağmen metin hâlâ ürpertici bir güncellik taşıyor çünkü insanın sürüye kapılma eğilimi tarihsel bir dönemin yanında varoluşsal bir kırılganlığa da işaret ediyor. Bu sahneleme, tam da bu kırılganlığın üzerine gidiyor, izleyenleri rahatlatmak yerine huzursuz etmeyi seçiyor.

Özet
Bir taşra meydanında, gündelik hayatın sıradan nabzı içinde hızla geçen bir gergedanla başlayan hikâye, zamanla bütün bir kentin dönüşümüne evriliyor. Önce tartışmalar alevleniyor, ardından inkâr beliriyor, sonra gerekçelendirme başlıyor ve nihayet mesnetsiz dönüşümler normalleşiyor. Kurumlar, ilişkiler, değerler birer birer “gergedanlaşıyor.” Sokaklarda homurtular yükseliyor; düzenli öbekler hâlinde ilerleyen hayvanlar, önlerine çıkan her şeyi ezerek ilerliyor. Geriye bir tek Bérenger ve Daisy kalıyor fakat Daisy’nin de güruha katılmasıyla Bérenger tek başına insan kalmayı seçiyor. O son haykırış, trajikomik bir direniş olarak salonda yankılanıyor.

Yazarın Metni: Absürdün İçinde Toplumsal Teşhis
Eugène Ionesco’nun metni, görünürde grotesk bir dönüşüm hikâyesi anlatıyor lâkin alt katmanlarda totaliter ideolojilerin yayılma evrelerini çözümlüyor. Metin, Nazi dehşetini doğrudan temsil etmektense onu alegorik bir yapı içinde eritiyor ve böylece tarihsel bağlamı aşarak evrensel bir uyarıya dönüşüyor. “İnsan olmak nedir?”, “Normal olan nedir?” gibi sorular metnin dramatik motorunu oluşturuyor. Yazar, mantığın altını oyarak ilerliyor, rasyonel görünen savunuların nasıl hızla irrasyonel bir kolektif histeriye dönüştüğünü gösteriyor.

Eser, kitle psikolojisinin nasıl işlediğini berrak biçimde gösteriyor. Önce inkâr, ardından normalleştirme, sonra kolektif teslimiyet devreye giriyor. İnsan, yalnız kalmamak için dönüşümü meşrulaştırıyor. Bireysel vicdan ile toplumsal aidiyet arasındaki gerilim, oyunun temel çatışmasını oluşturuyor.
Bérenger’in finaldeki direnişi, romantik bir kahramanlıktan ziyade trajik bir yalnızlık olarak okunuyor. İnsan kalmak, çoğunluğa karşı durmayı gerektiriyor. Bu da salondakilere rahatsız edici bir soru yöneltiyor: “Ben hangi anda gergedanlaşırım?”

Yazar kullandığı dille, metnin trajikomik tonunu koruyarak gülme ile dehşet arasındaki salınımı bilinçli şekilde diri tutuyor. Seyirci, bir an güldüğü karakterin az sonra dönüşümüne tanıklık ederken mesafe oluşturma ile özdeşlik kurma arasında gidip geliyor. Bu çift yönlü etki, metnin neden klâsikler arasında yer aldığını somut olarak kanıtlıyor.


 

Çeviri: Anlam Aşamalarını Taşıyan Bir Dil
Hasan Anamur’un çevirisi, metnin felsefî zeminini Türkçeye berrak bir biçimde taşıyor. Söylem düzeyinde hem ironiyi koruyor hem de mantıkçı tartışmaların absürtlüğünü dil üzerinden bariz kılıyor. Diyaloglarda tempo duygusu kaybolmuyor; aksine, yer yer müzikal bir tekrar hissi yaratıyor. Bu sayede, metnin düşünsel yoğunluğu izleyiciye didaktik bir ağırlık olarak değil, oyunsal bir gerilim olarak ulaşıyor.
 

Reji: Derinlikli Dramaturgi ve Yönetim Bilinci
Güray Dinçol’un rejisi, masa başı çalışmasının ciddiyetini şano üzerinde açıkça hissettiriyor. Oyuncu seçiminden mizansen kurulumuna kadar her aşamada belirgin bir dramaturjik hassasiyet göze çarpıyor. Metnin ideolojik, sosyolojik ve psikolojik tabakaları yüzeyde bırakılmıyor; aksine tiyatro diliyle daha bir görünür kılınıyor.
Reji, ansambl bilincini merkeze alıyor; bireysel parlamalar yerine kolektif kompozisyonu tercih ediyor. Alan trafiği titizlikle örülüyor; giriş-çıkışlar, bakış yönleri, beden aksları ve mekânsal yerleşimler bilinçli bir konstrüksiyon oluşturuyor.

Bununla birlikte final bölümünde akış ve atım belirgin şekilde yavaşlıyor. Son yirmi dakikada yoğunluk bir miktar gevşiyor. Metnin direniş vurgusu etkileyici kalıyor olabilir ancak ritmik açıdan kısmen sorun arz ediyor. Yaklaşık on dakikalık bir kısaltma, sahneden yansıyan enerjiyi daha konsantre bir noktaya taşıyabilir. Bu küçük aksaklık dışında reji, bütünlüklü ve etkileyici bir dizge kuruyor.

Oyunculuklar: Ekip Disiplini ve Plastik Yeterlilik
Kadronun tamamı kolektif bilinçle hareket ediyor. Hiçbir oyuncu rolünü öne çıkarma çabasına girmiyor; teatral açıdan bir denge, bir muvazene gözetiliyor. Bu yaklaşım, metnin sürü psikolojisi temasına ironik bir karşılık oluşturuyor: Oyuncular sürüleşmeden, birlikte var olmayı başarıyor.

Beden kullanımı dikkat çekiyor. Jest, mimik ve fiziksel aksiyonlar ölçülü fakat etkili biçimde kullanılıyor. Plastik anlatım gücü yüksek; dönüşüm süreçleri sadece sözle değil, beden diliyle de ifade ediliyor. Özellikle koro düzenlemelerinde ortak ritim duygusu güçlü bir enerji üretiyor.

Oyuncular, seslerini yalnızca metni iletmek için değil, anlam üretmek için kullanıyor; tonlama, vurgu ve artikülasyon son derece bilinçli ilerliyor. Diyaloglarda nefes kontrolü dikkat çekiyor; özellikle toplu sahnelerde ses dengesi korunuyor ve hiçbir replik akustik karmaşa içinde kaybolmuyor. Duygusal geçişlerde ses rengi incelikle değişiyor, içsel kırılmalar vokal titreşimlere yansıyor. Koro bölümlerinde ise işitsel bir bütünlük marifetiyle atmosfer güçlendiriliyor.

Bérenger karakteri, varoluşsal kırılganlığı ile belirginleşiyor; içsel çatışma fiziksel duruşa yansıyor. Daisy’nin dönüşümü ise romantik bağlılıktan kolektif cazibeye geçişi psikolojik incelikle işliyor. Yan karakterler karikatür tuzağına düşmeden grotesk tonu taşıyor; bu da piyesin trajikomik dengesini koruyor.

(Oyuncular: Atilla Can Çelebi, Betül Çevgen Söyük, Ceren Narinoğlu, Çağıl Tekten, Deniz Arna, Ebru Kaymakçı, Ferhat Işıktaş, Güray Doğru, Hakan Kahraman, Handan Ölçener, Kağan Şenbaş, Özen Çağla Akın, Refiye Genç Çoldur, Yasemin Taş)

Koreografi: Temanın Bedensel İnşası
Oyunun en çarpıcı unsuru Âdem Mülazım’ın yaptığı hareket tasarımı olarak öne çıkıyor. Koreografi, estetik bir unsur olmanın yanı sıra yapının aslî bileşeni olarak işlev görüyor. Gergedanlaşma süreci bedensel ritim üzerinden görünür hâle geliyor. Toplu hareketlerdeki senkronizasyon, sürüleşmenin görsel imgesini kuruyor.

Bedenlerin homojenleşmesi, bireysel jestlerin silinmesi ve ortak bir ritme teslim oluş sahnede güçlü bir imge yaratıyor. Bu fiziksel dramaturgi, metnin sosyolojik alt metnini somutlaştırıyor; bu vesileyle seyirci, dönüşümü basit düzlemde izlemiyor, onu neredeyse duyumsuyor.

Dekor Tasarımı: Fonksiyonellik ve Tematik Uyum
Nur Sinem Mete’nin yaptığı dekor hem ergonomik hem de tematik açıdan işlevsel bir form kuruyor. Oyunculara hareket alanı açıyor, böylece mizansenlerin sürekliliğini destekliyor. Mekân tasarımı, taşra meydanının sıradanlığını stilize bir biçemle sunuyor.

Tasarımın bütün elemanları, dönüşüm temasına hizmet ediyor; sabit bir gerçeklik hissi vermektense kırılgan bir düzen algısı yaratıyor. Böylece mekân, ideolojik çöküşün görsel metaforuna dönüşüyor.

Kostüm Tasarımı: Absürdün İçinde İncelikli Denge
Dilek Kaplan imzası taşıyan kostümler, grotesk atmosferi destekliyor ancak aşırıya kaçmadan anlamlı bir stilizasyon sağlıyor. Karakterlerin başlangıçtaki sıradanlığı ile dönüşüm sürecindeki tek tipleşme arasındaki fark, kostüm diliyle de belirginleşiyor. Renk ve form tercihleri, plastik bütünlüğe katkı sunuyor.

Işık Tasarımı: Dramatik Vurgu ve Atmosfer
Önder Ay’ın elinden çıkan ışık kullanımı son derece fonksiyonel ilerliyor. Epizot geçişlerinde ivmeli bir akış sağlamakla beraber dramatik anlarda odak yaratıyor. Özellikle dönüşüm anlarında kontrastın artması, psikolojik gerilimi yoğunlaştırıyor. Işık, salt görünürlüğü sağlamıyor; anlamı yönlendiriyor.

Müzik: Laytmotiflerle Kurulan İşitsel Hafıza
Müzik tasarımında Berkay Özideş’in laytmotif kullanımı dikkat çekiyor. Tekrarlanan temalar, dönüşüm sürecini işitsel olarak pekiştiriyor. Homurtuya benzeyen senkronize yapılar, hareket düzeniyle uyumlu ilerliyor. Böylece işitsel katman, mizansenle bütünleşiyor.

Sonuç
İstanbul Devlet Tiyatrosunun bu oyunu, disiplinli dramaturgisi, kolektif oyunculuk anlayışı, güçlü koreografi ve işlevsel tasarım unsurlarıyla sezonun dikkat çeken çalışmalarından biri olarak temayüz ediyor. Final bölümündeki devinimsel gevşeme dışında bütünlüklü bir estetik organizasyon kuruluyor. Bu inşa, yalnızca bir klâsiği yorumlamıyor; insan kalmanın sınırlarını yeniden sorgulatıyor. Konuklar salondan çıkarken gergedanların homurtusunu değil, kendi iç sesini duymaya başlıyor. Ve belki de en büyük başarısı tam olarak burada yatıyor: Sahne kapanıyor, fakat soru açık kalıyor.

Anahtar Kelimeler: istanbul devlet tiyatrosu, gergedanlar



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir