MAKALELER

İBB Şehir Tiyatroları – Sevgili Yelena Sergeyevna

2026.03.02 00:00
| | |
3425

Paylaş:
İdealist matematik öğretmeni Yelena Sergeyevna’nın hasta annesiyle sürdürdüğü sade hayatı, öğrencilerinin çiçekler...

“Sevgili Yelena Sergeyevna”, Lyudmila Razumovskaya tarafından Perestroyka öncesi Sovyet atmosferinde kaleme alınırken yalnızca bir öğretmen-öğrenci karşılaşmasını değil, çözülmekte olan bir ideolojik zeminin normatif fay hatlarını da sahneye taşıyor. İki perdeden oluşan eser, görünürde mütevazı bir doğum günü ziyaretiyle başlıyor ancak ilerleyen dakikalarda masumiyet kabuğu çatlıyor ve gerilim, karakterlerin ruhsal dokusunu adım adım aşındırıyor.

İdealist matematik öğretmeni Yelena Sergeyevna’nın hasta annesiyle sürdürdüğü sade hayatı, öğrencilerinin çiçekler ve hediyelerle kapıya dayanmasıyla kesintiye uğruyor. Ne var ki bu ziyaret, etik sınırların test edildiği bir pazarlık sahnesine dönüşüyor. Öğrencilerin talebi, sadece bir sınav kâğıdına erişmek değil; aslında değerler sistemini delmek, ilkeselliği eğip bükmek anlamına geliyor. Bu karşılaşma, bireysel çıkar ile erdem temelli tutarlılık arasındaki karşıtlığı şano üzerinde kristalize ediyor.

Metnin Katmanları
Razumovskaya, metni kurgularken klâsik dramatik yükselişi matematiksel bir kesinlikle örüyor. Diyaloglar giderek sıkışıyor, eylem alanı daralıyor, duygusal basınç artıyor. Oyun, bir mekâna hapsolmuş figürler aracılığıyla kapalı devre bir tansiyon üretiyor. Bu dramaturjik sıkıştırma, seyircinin nefes alanını bilinçli biçimde daraltıyor.

Metin, Sovyet toplumunun törel ve deontolojik erozyonunu incelerken salt tarihsel bir dönemi resmetmiyor; günümüz ebeveynlerine de çocuk yetiştirme bağlamında güçlü bir ayna tutuyor. Başarıya ulaşma hırsının, değerler eğitiminin önüne geçtiği bir kültürel iklimi tartışıyor. “Amaç” uğruna her yolun mübah sayılabileceği düşüncesi, genç özneler üzerinden sorgulanıyor. Bu minvalde oyun, yozlaşmanın hâl-i pür melâlini teşhir ediyor ve bireyin kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin ne denli kırılganlaştığını gösteriyor.

Çeviri
Belgi Paksoy’un Türkçesi, metnin ideolojik alt tonunu koruyor; replikler akıyor, bu sayede tansiyon düşmüyor. Yer yer yapılan sadeleştirmeler, anlatıyı yoğunlaştırıyor ve odak kaybını engelliyor. Bu tercih, mücadelenin berraklaşmasını sağlıyor. Dil, didaktikleşmeden düşünsel bir derinlik taşıyor.

Reji: Bora Seçkin’in Hesaplı Sükûneti
Bora Seçkin, daha önceki rejilerinde olduğu gibi bu prodüksiyonda da ölçülü, kendinden emin ve ayakları yere basan bir sahne dili kuruyor. 

Rejisinin dingin bir karakteri bulunuyor; acele etmiyor, bağırmıyor, izleyicileri manipüle etmiyor, onlara üstten bakan bir dille bir şeyleri dikte etmiyor. 

Her mizansenin önceden tasarlandığı hissediliyor ama bu plânlılık steril bir soğukluğa dönüşmüyor; tam tersine, kontrollü ve fakat bir o kadar da hakiki bir ambiyans yaratıyor.

Yönetmen, yine her zaman olduğu gibi derdi olan bir metni tercih ediyor ve sosyal mesele boyutu bulunan piyeslere yönelme eğilimini burada da sürdürüyor. 

Sahneleme matematiği son derece tutarlı ilerliyor; dramatik aks hiçbir noktada dağılmıyor. Özellikle masa başı çalışmasının titizliği hissediliyor. Metnin çözümlenmesi, alt metinlerin oyunculara aktarılması, personaların netleştirilmesi sürecine önem verildiği seziliyor. Dramaturg Hande Ören ile yapılan bu disiplinli hazırlık, oyunculukların çoğunda içselleştirilmiş bir performans olarak karşılık buluyor. Ayrıca yönetmen, tablo estetiği yüksek kompozisyonlar kuruyor; kimi anlarda sahne, adeta dondurulmuş bir fotoğraf karesi gibi çerçeveleniyor. Bu görsel şıklık, heyecanı formel bir düzlemde somutlaştırıyor.

Oyunculuklar: İçsellik ve Yapaylık Arasında
Öğretmen rolündeki Hazal Uprak, mesafesini ve konumlanışını dikkatle ayarlıyor. Fiziksel ifadesi temkinli ilerliyor; ses tonlaması, karakterin prensipli direncini yansıtıyor. Duruşundaki netlik, etik kararlılığın sahnedeki izdüşümünü oluşturuyor.

Cihat Faruk Sevindik ve Direnç Dedeoğlu, rollerini benimseyerek oynuyor. Enerjileri devamlı yüksek seyrediyor, içinde bulundukları çatışma bölümlerinde tempo düşmüyor. Her ikisini de bilinçli bir ayarda tutuyorlar. Oyun kişilerinin psişik bağlamdaki çözülmeleri beden ve ses aracılığıyla görünür kılınıyor.

Bununla birlikte Ayşecan Tatari ve Elyesa Çağlar Evkaya’nın performansları, bütünün organik yapısından kopuk bir izlenim veriyor. Jestler fazla belirginleşiyor, tonlamalar doğallıktan uzaklaşıyor, sahici bir iç akış yerine “rol yapma” hissi öne çıkıyor. Bu durum, inandırıcılığı zedeliyor ve gerçeklik hissiyatını zayıflatıyor. Psikolojik gerilimin yoğunlaştığı anlarda bu yapaylık daha görünür hâle geliyor ve salondakilerle kurulan empatik bağ sarsılıyor.

Mekân ve Tasarım
Dekor tasarımı, perde açılmadan önce bile merak duygusu uyandırıyor. Almila Altunsoy’un stilize yaklaşımı, doğal bir ev ortamının yanı sıra sembolik bir alan kuruyor. Çizilen mekân, karakterlerin sıkışmışlığını resmediyor ve trajik basıncı artırıyor. Yine Altınsoy imzası taşıyan kostüm tercihleri ise dekorun aksine öğrencileri temsil etme noktasında bütünlük sergilemiyor. Her figürün kıyafeti birbirinden kopuk bir estetik taşıyor, bu da grup dinamiğinin görsel olarak dağınık görünmesine yol açıyor. Daha tutarlı bir tasarım dili, karakterlerin sosyolojik arka plânını güçlü şekilde destekleyebilir.

Işık tasarımında Özcan Çelik, sarsıcı yoğunluğu ustalıkla yükseltiyor. Gölge kullanımı, yüzlerdeki stresi belirginleştiriyor ve mekânın bilişsel derinliğini artıyor. 
Emrah Can Yaylı’ya ait olan efektler, ritmi destekleyen dokunuşlar yapıyor; ses atmosferi, sahnedeki sürtüşmenin ciddiyetini pekiştiriyor. Bu teknik unsurlar, anlatının sürükleyiciliğini güçlendiriyor.

Sosyolojik ve Psikolojik Okuma
Eser, bir eğitim sorunsalını tartışmaktan öteye geçiyor ve değer aktarımının nasıl aşındığını gözler önüne seriyor. Öğrenciler, başarıyı ahlâk üstü bir hedef olarak konumlandırıyor. Öğretmen ise ilkeselliği varoluşsal bir zemin olarak savunuyor. Bu karşıtlık, kuşaklar arası bir kırılmayı işaret ediyor.

Psikolojik düzlemde, şahısların baskı altındaki davranış kalıpları inceleniyor. Grup psikolojisi, bireysel vicdanı bastırıyor; kolektif ısrar, öğretmenin direncini test ediyor. Seyirci, “Ben olsam ne yapardım?” sorusuyla baş başa kalıyor. Bu sorgulama, metnin güncelliğini diri tutuyor.

Sonuç
Sevgili Yelena Sergeyevna, yalnızca bir gerilim temsili olarak kalmıyor; eğitsel, kültürel ve toplumsal çözülme üzerine fikirsel bir alan açıyor. Rejideki dengeli tavır, dramaturjik disiplinle birleşiyor; oyunculukların büyük kısmı da bu konstrüksiyonu destekliyor. Kısmen kostümdeki tutarsızlık görsel bütünlüğü zedeliyor olsa da tasarım unsurları genel olarak atmosferi besliyor.

Neticede yapım, izleyenleri doğru anlamda ve yerinde bir biçemle rahat bırakmıyor ve manevî bilincin sınırlarını tartışmaya zorluyor. Bugünün ebeveynine, eğitimcisine ve gencine dair sorular üretiyor. Sahne üzerindeki çatışma bitiyor lâkin zihindeki yankıları sürüyor.

Anahtar Kelimeler: Sevgili Yelena Sergeyevna, İstanbul Şehir Tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir