MAKALELER

Günlük Yaşam Kahramanları

2026.06.16 00:00
| | |
447

Paylaş:
Bunu insanlar arasındaki eşitlik üzerine de düşünebiliriz. Bugün bizleri insan yapan şeyleri çok yanlış anlamışız...
GÜNLÜK YAŞAM KAHRAMANLARI  YA DA BÜTÜN GÜZEL ŞARKILAR NOTALARDAN YAPILIR
 
 
“Kepler’in başarısı, Antik Yunan düşüncesinde (oluş-bozuluş, akış) hakim olan, Ortaçağ boyunca devam eden, Platon ve Aristoteles’in aşkın form düşüncesini değiştirmiş olması. Yaşamın içinde içkin olarak bulunan anların herhangi birisinin ötekine eş uzaklıkta olduğu, yani eş olduğu düşüncesini sağlamış astronomi alanındaki keşfi...” Ulus Baker, Kepler’e dikkat çekmiş. Kepler’in yaptığı en büyük katkı Antik Yunan’ın ayrıcalıklı, seçilmiş anlar düşüncesini değiştirmesidir diyor. Herhangi bir anın diğerinden farkının olmadığı… Tüm anların birbiri ile aynı olduğu… Giderek daha derinlerde varoluşçu felsefeye de kapı aralayan bu düşünce biçimine biraz bakalım.  
 
Bunu insanlar arasındaki eşitlik üzerine de düşünebiliriz. Bugün bizleri insan yapan şeyleri çok yanlış anlamışız. Baker belki de insan üzerinden düşünürsek, Kepler’in keşfindeki esnekliği fark etmişti. Antik Yunan tragedyalarındaki karakterlerin trajik hataları, tüm insanlık erdemi için gerekli olan bir konuda dirençliyken, insani bir zaafa düşmeleri oluyor. Bir yandan yazgı kavramına vurgu yaparken bir yandan insanın kararlılığını ve mücadelesini yücelten tragedyalarda hamartia tam da karakterin esnek yanıyla, özgür yanıyla ilgili. Kepler’in düşüncesinin önemi burada devreye giriyor,( Freud’a da bir selam) sosyal medyanın bir sonucu olarak günlük yaşamın psikopatolojik kişisi, günümüzün, günlük yaşamın kahramanı kişileri düşünüldüğünde… Her seçenek aynısıysa bir de aynı olan diğer seçeneği dene; Görülmemeyi, alkışsız, beğenisiz yaşamayı. Kendini özel ve seçilmiş* hissetmemeyi… Bugünkü insanın değerlerine bakalım; güç, havalılık, gösteriş, para, yarış, kafa sayısı, marka, giydiğimiz, yediğimiz, bugün bizleri insan yapacak şeyleri ne çok yanlış anlamışız. 
 
Kepler’in buluşunun bir yansıması da şu; insanlar da tıpkı anlar gibi birbirine eşit. Kimsenin kimseden üstünlüğü, ötekiliği yok. Sürekli bir düşmanlık atmosferi içinde konuştuğumuz, her şeye kendi dışımızda bir suçlu aradığımız günümüzün günlük yaşam kahramanlı günlük yaşantısında tekrar tekrar hatırlamamız gerekiyor Baker’in altını çizdiği Kepler’in bu buluşunu. Hiç kimseyiz. Bi önemimiz yok. Şimdilerde, Japon kültürü içindeki kimi duygulanımların altının çizilerek dolaştığını görüyoruz; sessiz bir hüzünleneme vs. Duygu, gelenek, görenek, yaşayış biçiminin de böyle çerçevelenerek zapt edilme ye çalışıldığını, tüketilmeye çalışıldığını görmek ürkütücü. Çünkü o an, diğerlerinden koparamayacağın bir şey. Bir ağacı ortadan ikiye ayırıp, üzerine ışık tuttuğumuz o parçası hakkında konuşmak gibi. İnsanın tanımlama, akılla zapt etme saplantısı nerelere varıyor. Kim artık çerçeveye alınmış bir duygulanımı yahut yaşam biçimini, o yaşam biçimi hakkında yazılıp çizilenler aklına gelmeden saf haliyle yaşayabilir? Bir tür zihinsel eskitme, ikincilleştirme bu…
 
Günümüz insanları olarak en büyük sıkıntılarımızdan biri bence yaşamın o yaşam olan halini bekliyor olmak. (Beckett’e bir selam) Çünkü her birimiz kendi kendine çelme takmak üzere bekleyen kişilere dönüşmüşüz. Muhafızlarla döşeli içimiz. Önce bi kötülük yaratıp, sonra da durmadan savunma sanayine yatırım yapan sömürgeci ülkeler gibiyiz. Esas halimize diyoruz ki hep, paçamızı çekiştiren çocukmuş gibi, bekle biraz, tamam seninle ilgileneceğim. O bizim çıplak halimiz. Deniz seviyesindeki insan halimiz. Havalı olmayan, acıkan, susayan, sevgili, şefkatli, gülümseyen… Birincil duygular döneminde. Duygu ve düşünceleri ikincilleştirmeyi (yargılayarak, savunmaya geçerek, plan kurarak) öğrenmemiş halimiz. Maruz kalmadığı için öğrenmemiş. Değersizlik duygusu ile hiç olma eşiğini birbirine karıştırmayan. Ya da kendine güven ile kibir birbirine karıştırmayan. Bu da ikincilleştirme etkisi. 
 
Platon, en büyük erdemin adalet olduğunu söyler. Kepler’in hepsi birbirinin aynı etkili anları işte burada adaletin kefesini de düzelten bir şey. Adaletin aynası olmadan kimse birbirini doğru düzgün göremez. Yanlış bir bakış da işte tüm kötülüklerin kaynağı olur. Sonra da hepimiz, ilk oluşunu unuttuğumuz bir dünyada, tavuğun suyunun suyu bir dünyada yaşar dururuz. Azıcık değerli hissetme uğruna. 
 
Çıplak ayakla geldik, çıplak ayakla gideceğiz. Yunuslar aynı zamanda yüzebildikleri için belki de ayakları yerine geçen kuyruk yüzgeçleri üzerine doğuyorlar. Bizler de belki de aynı zamanda diğer canlılardan farklı olarak düşünebildiğimiz için başımızın üzerine doğuyoruz. Doğar doğmaz yürümesi beklenmeyen insanın doğuşunda bir terslik olduğunu sanmıyorum. Herkes aynı sürede dokuz ay on gün kaldığı yerden, aynı şekilde bir gelişim sürdüreceği bir büyüme süreci için aynı şey olmak için ilerler; insan. Hiçbir farkımız yok birbirimizden. Ölümü bir kolye gibi doğar doğmaz boynuna takan herkes bunu görebilir. Eğer bu anlar arasında bir farklılık olacaksa bunu düşünerek yaratabileceğiz. Bugün düşüncelerinden söz ettiğimiz, filozoflar, yazarlar, şairler gibi. Dünya denen şu mozaiğin üzeeindeki desende, birer an taşı olmayı başarmışlar.
Ölü Ozanlar Derneği de an’a vurgu yapar. Büyük kinler ve nefretler ve düşmanlıklar, an’ların farkına vararak yaşamakla geçer. İçinde bulunduğumuz anın. Hepimizin eşit bir şekilde içinde olduğumuz aynı anın. 
 
Anı düşünmenin en büyük önemi bence bir şeyleri küçültmesi. Altından kalkamayacağımızı düşündüğümüz bütün o sıkıntıları, birinin birine duyduğu kini… Güç sarhoşluğu ile kör olmuşluğumuzu… Hanım olmuşluğumuzu, bey olmuşluğumuzu…  Güzel bir şarkı dinlerken kim hatırlar şarkının notalarını… Ama bütün güzel şarkılar notalardan yapılır. Ve zaman dediğimiz külliyat, içinde binbir serap barındıran kum taneciklerinden… 
 
Topluma vurgu yapan her düşünce daha sağlam. Şimdilerde moda olan kendilik, kendi olmak eşitliği bozuyor olmasın? Kendimiz olmadan öce eşit olsak daha iyi. Eşit olmayan kimse kendi olabilir mi? Benden birazı, ötekinden birazı… Birtakım olaylarla hayatın tiyatro sahnesinden hiç inmeyenler, eksiklik kendi özümüzde; sizlerle de biz hep seyirci koltuğuna oturanlar; eşitiz. Aynıyız. Hiçiz. Hiçbir farkımız yok. Hiç durmayın kendinizi görmeye parklara gidin*
 
Anın farkına varmak için en iyi ayraç tiyatrodur. Hem oyuncu, hem seyirci için. Dışarıdakini ve sahnedekini eş zamanlı görür. Her biri birbirinin aynı anlar yaratan Kepler’in ipli bilyesinin etkisini…  Peter Brook’u’n Boş Alan, adlı kitabındaki Ansal Tiyatro metninden cümlelerle ve benim Gördüğüm Kadar adlı şiirimle bitireyim yazımı:
 
“Tiyatro kendini şimdide duyurur.” 
 
“Tiyatro canlı bir karşılaşmanın yer alabileceği bir alandır.” 
 
“Doğal dünyadaki sorunlarla ilgilenen biri için tiyatro koşullarını incelemek çok ödüllendirici olurdu. Bulguları arıların, karıncaların incelenmesinden daha iyi uyarlanabilirdi genel topluma.”
 
“Her formül, kaçınılmaz olarak her zaman geçerli olacak bir doğruyu yakalama girişimidir. Tiyatroda doğru dediğimiz şey hep hareket halindedir. Gündelik hayatta “eğer” bir varsayımdır. Tiyatrodaki “eğer” bir denemedir. Gündelik hayatta “eğer” bir kaçamaktır, tiyatroda “eğer” doğrunun ta kendisidir. Bu doğruya inandırılırsak o zaman tiyatro ve hayat aynı şey olur. Bu yüksek bir amaçtır. Zor bir işmiş gibi görünür. Oynamak çok çalışmak gerektirir. Ama çalışmayı bir oyun olarak algılarsak o zaman artık o çalışma değildir. Bir oyun oyundur. “
 
GÖRDÜĞÜM KADAR
Dünya güzel
Gördüğüm kadar
Açılın, açılın
Demiyorum 
Bu yüzden
Gördüğüm kadar 
Güzel
 
*Burada seçme eyleminin tekrarının sonucu, kişinin kendine dönük yanlış bir algılanıma girip girmediği üzerine de düşünmeliyiz. Her şeyi nesne, şey haline getiren etkin özne kendini de niçin şey ya da nesne haline getirmesin ki. Özetle seçilmiş olanın değersizliği kavramı üzerine de düşünmeliyiz.
**Edip Cansever

Anahtar Kelimeler: antik yunan, tiyatro



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir