MAKALELER

Dilek Türker

2008.08.25 00:00
| | |
3945

...Ülkemizde genel bir tanımlamayla "tiyatrocu" olmanın, hele ki, kadın oyuncu olmanın...

Muhsin Ertuğrul'a 6 ay müddet veren,
Türk tiyatrosunun CESARET ANA'sı,
sahnede insan şiddetinde bir DEPREM,
bir yurtsever, bir aydınlanmacı, bir kültür insanı,
özel yaşamda da, sanat yaşamında da
şövalyece bir yaşamı yeğleyen
gerçek bir insan örneği...
DİLEK TÜRKER...

 
...Ülkemizde genel bir tanımlamayla "tiyatrocu" olmanın, hele ki, kadın oyuncu olmanın sancılı geçmişini de bilmeyenimiz yoktur sanıyorum. Günümüzde sosyal ekonomik ve kültürel koşulların elverişsizliği nedeniyle, tiyatrolarımız varoluşlarını çok değişik baskılar altında sürdürmekteler. Özellikle özel tiyatroların şöyle bir durumuna göz atarsak, tiyatroların sahipliğini, yöneticiliğini yapan nice tiyatrocunun, bir kahramanlık anıtı gibi zamanın bütün tutarsız rüzgarlarına nasıl direndiklerini hemen görürüz. İşte bu pek de içaçıcı olmayan çerçevenin içinde kalarak düşündüğümüzde, Dilek Türker adının tiyatroya ilgi duyanlara neleri çağrıştırabileceğini anlamamız biraz daha kolaylaşır. O da çoğu sanatçı gibi toplum içinde her anlamda yapayalnız kalmaya yazgılıdır. Şu var ki savunduğu ilkelerin pırıltısıyla yalın kılıç yaşamanın erdemini ve ödün vermeyen tavırlarıyla da kendi alanındaki "Cesaret Ana" konumunu her zaman korumuştur. O bu ülkeyi aydınlatan bir kadın sanatçıdır. Oyuncudur. Alaylıdır ama bedelini hayatının her döneminde yurt içinde ve yurt dışında ödeye ödeye, çalışa didine, profesyonellikte adım adım yükselerek, kendini kanıtlamış, devlet sanatçılığı mertebesine kadar yükselmiştir. Oyunculuğunun 40. yılını geride bıraktığı şu günlerde, kurup yaşattığı Tiyatro Ayna da 15 yaşındadır artık..." Melisa Gürpınar.
 
     Yaşam Bir Oyun...
 
    Berlin'e döneceğim gün (şubat 2007) seyrettiğim bu oyun, "Tanrıça Sarah" yani Sarah Bernhardt'ın son yılından sadece "bir geceyi" anlatıyor. John Murell'in yazdığı, "Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardt", adlı eser, sahnede geçirdiği bir kaza yüzünden sağ bacağı kesilmiş olan 77 yaşındaki Sarah (Dilek Türker), yıllardır yanından hiç ayrılmayan uşağı Pitou (Erol Keskin) ile geçirdiği sohbet dolu bir geceyi sergiliyor. Sarah Bernhardt muhteşem bir oyuncu, usta bir ressam, yetenekli bir heykeltıraş, herşeyiyle sıra dışa bir kişilik ve inanılmaz bir kariyer sahibidir yaşadığı yıllarda (1845-1923). Melisa Gürpınar'ın "Tiyatromuzun Cesaret Anası" diye adlandırdığı Dilek Türker, Sarah rolüyle özdeşleşmiş adeta. Çünkü kendisi de "herşeyiyle sıra dışı bir kişilik ve inanılmaz bir kariyer sahibi"... Oyunun yönetmeni Hakan Altıner. Oyunda Dilek Türker'e eşlik eden ise yine Türk tiyatrosunun ustalarından Erol Keskin. Oyunun tesirinden hala kurtulamadığımı belirtmek isterim


 
     Ne kulise ne de sahneye sığan bir sanatçı Dilek Türker...
 
    Profilo Kültür Merkezi'nde "Yaşam Bir Oyun"da seyrettim Türk tiyatrosunun "Cesaret Anası" Dilek Türker'i. Kendisinde topladığı sanatçı özellikleriyle sahneye sığmayan Dilek Türker'in, oyundan sonra kuliste yaptığım söyleşi esnasında kulise de sığmadığını gördüm. Kültürü ve bilgisinin kulis dışına taştığını hissettim. Ben kendisine soru sormaya cesaret edemedim; hep o anlattı.
 
     Tiyatro yaşamın aynasıdır...
 
    11 senedir kendi yazdırdığım oynanmamış oyunları oynuyorum. "Tiyatro yaşamın aynasıdır" demiş Shakespeare. Ben de aynı düşünüyorum. Onun için de Tiyatro Ayna'yı kurdum. Tiyatro bir yaşamdır. Tiyatro çok özel bir sanat; veren bir sanat. Güçlü bir sanat dalı olduğu için biraz da ürküten bir sanat dalıdır tiyatro!.. Yalandan dolandan hoşlananları ürkütür tiyatro. Güzeli arayan bir sanat dalıdır. Galiba dünyadaki bütün yozlukların karşısında en az yozlaşandır tiyatro sanatı. Tabii tiyatro adı altında yapılan birtakım kültürsüzleşme politikasının memurlarından söz etmiyorum. Bu söylediklerim sadece tiyatro için değil, diğer sanat dalları için de geçerlidir; müzik, resim... gibi.
 
      Sinema ve tiyatro...
 
    Sinema da provalar yapılır; bir kere çekilir. Ancak tiyatro öyle değil. Bu oyunu bugün seyrettiniz, bitti gitti... Oynadığınız oyunun metni aynı olabilir. Ama siz farklı insanlarla, kendiniz olarak farklı bir durumu yaşıyorsunuzdur ve aracı olan bir metin vardır. Metin hem araçtır hem de aracıdır. Sanatçının duygusunu anlatmak için bir sözü olmalıdır. Sanatçı sadece karnından lay lay lom, boş konuşan bir kişi değildir! Sanatçının sözü olmalıdır. Bir sözü söylemenin, sanat yoluyla ifade etmenin insanoğluna verilen en büyük armağanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Sanatçı olabilmek bir kişiye verilen en büyük bir armağandır. Biz sanatçılar gerçekten şanslı insanlarız. "Doksanlı yıllarda tiyatro yaşamımıza, Tiyatro Stüdyosu, İstanbul Tiyatrosu, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu, Tiyatro Ayna gibi sanat kaygısını önde tutan, zevk düzeyini yükselten yeni özel tiyatro toplulukları katılmıştır. Dilek Türker, İstanbul seyircisinin karşısına Tiyatro Ayna adını verdiği tiyatroda, Aziz Nesin'in Bir Zamanlar Memleketin Birinde adlı romanından oyunlaştırılan tek kişilik oyunla çıkmıştır. Mutlu Ol Nazım, Amerika Nerde misin?, Beni Dünya Kadar Sev, Rosa Lüxemburg vb., oyunlarıyla tiyatro yaşamını sürdüren Tiyatro Ayna, 1996-1997 mevsiminde sergilediği Nezihe Araz'ın Kuvayı Milliye Kadınları'yla Atatürkçü Düşünce Derneği'nin ödülünü kazanmıştır." Sevda Şener / Cumhuriyet'in 75. yılında Türk Tiyatrosu
 
    Dilek Türker 1945 İstanbul doğumlu. 1965 yılından bu yana tiyatro oyuncusu. Yani 42 yıldır sahnede. Melisa Gürpınar yazdığı yazıda onu "Cesaret Ana" olarak nitelendirmiş. Ancak Dilek Türker daha sahneye çıkmadan; 18 yaşında iken tiyatro oyuncusu olma isteğiyle Muhsin Ertuğrul'a başvurduğu gün hak etmiş bu nitelendirmeyi. O heyecanlı günü şöyle anlatıyor:
 
     Muhsin Ertuğrul'a 6 ay müddet verdim...
 
    Tiyatro oyuncusu olmak istiyordum. Bu konuda da en yetkili kişi Muhsin Ertuğrul idi. 1965 yılında, 18 yaşında, randevu almadan Tepebaşı Dram Tiyatrosu'na gidip Muhsin Ertuğrul'un kapısını çaldım. Muhsin Bey içerideydi, "gel" dedi. Muhsin Bey o zamanlar Türk tiyatrosunun ilahı idi. Çok korkulan ve çekinilen tiyator adamıydı. Ben IQ'su yüksek bir çocuktum. 4 yaşında okula başladım. Sürekli okuyordum. Felsefe ve mitoloji de okuyordum. Klasiklerin çoğunu küçük yaşta okumuştum. 16 yaşında evlenmiştim. Muhsin Ertuğrul'un karşısına çıktığımda bir yaşında olan bir çocuğum vardı. Muhsin Bey beni görünce "ne istiyorsun?" diye sordu. Ben de "efendim on dakikanızı alabilir miyim?" dedim. Kim olduğumu, ne yaptığımı hızlı bir şekilde kendisine aktardım ve tiyatro oyuncusu olmak istediğimi söyledim. "Türkiye'de buna karar verecek yetkili tek kişi sizsiniz. "Size 6 ay müddet veriyorum" dedim. Muhsin Bey yüzüme baktı ve güldü; sonra da canıma okudu. "Olur tabii, neden olmasın" dedi. "Sen şimdi git, sana haber verecekler" dedi.
 
    Beni yerden yere vurup, canıma okuyan Muhsin Ertuğrul...
 
    Dört gün sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu Sahne Amiri beni arayıp: "Muhsin Bey'in emri var, yarın Saraçhane'deki Halit Akınlı'nın yönettiği 'Bernarda Alba'nın Evi" oyununun provasına gelin" dedi. Muhsin Bey beni çok sert ve disiplinli bir eğitimden geçirdi; yerden yere vurdu. Ben sanıyordum ki, bu kadar okuyan ben, Nişantaşı'nda doğmuş büyümüş, güzel bir kız "Bernarda Alba'nın Evi" adlı oyunun provasına çağrılıyor, 'Adela' rolünü oynayacağım...
 
"... Ne duvarlar çıktı Tiyatro Ayna'nın karşısına ve o duvarlarnasıl zorluklarla aşıldı. 15 yıldır tek tabanca Tiyatro Ayna'yı sırtlayan, o ağırlığın altında ezilmeyen, asla tiyatro görüşü ve tiyatro sanatından ödün vermeyen işçiyse, Tiyatro Ayna'nın patronu Dilek Türker'di. Zaman zaman şapkamı önüme koyup düşündüğümde, bu nasıl bir inanç, bu nasıl bir inat, bu nasıl bir özveri soruları uçuştu şapkamdan..." Mahmut Gökgöz
 
... ve muhteşem Adela geldi... Ancak hiçte düşündüğüm gibi olmadı... Saraçhane'ye gittim, "Bernarda Alba'nın Evi" oyununun yönetmeni Halit Akınlı'ya kendimi tanıttım. Ben sandım ki "işte muhteşem Adela geldi" diye düşünecek... Halit Akınlı'ya "beni Muhsin Bey gönderdi" dedim. Halit Akınlı şöyle bir baktı; o zamanlar çok güzel ve alımlıydım, beni gören muhakkak bakardı. Halit Akınlı'dan da böyle bir hareket beklerken, hiç suratıma bakmadan "ha iyi iyi, benim işim var, şuradaki asistanım Engin Uzar'la görüşün" dedi. Engin Uzar'da beni başkasına gönderdi. Kadroda da Şükriye Atav, Melahat İçli, Reyhan Mahvi, Birsen Kaplanlı, Saniye Ün filan var. Ben tabii vaziyeti anladım. Adela rolü için çağrılmamıştım. 5-6 kapalı kadın sahnesi vardı, hiç laf söylemeden o kadınlardan birini oynayacaktım. Yani sadece görünecektim. Başlangıç rolüm buydu bu oyunda. Düşündüğüm gibi Adela rolü değildi.
 
      27 yaşında Adela rolünü oynayabildim...
 
    1964-77 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda 14 yıl oynadım. 23 yaşında başrol oynayabildim. Eskrim ve şan dersleri aldım. Bir günde üç oyunda oynadığım oldu. Eleştirilerde "Bir yıldız doğdu" diye benden bahsedilmeye başlanmıştı. 27 yaşında tekrar aynı oyunda Adela'yı oynadım. Birçok oyunda başrol oynadım. "Osmangiller" (N. Güngör - 1973) ve "Şvayk İkinci Dünya Savaşı'nda" (B. Brecht - 1979) oyunlarıyla "En İyi Oyuncu" seçildim.
 
"Bu dünyada kadın olmak, hele de Anadolu Kadını olmak, Dilek Türker gibi kadın olmak öyle hafife alınacak bir olgu değildir. Zeki ve çok güzel olacaksın, sanatçı olacaksın, adına oyunlar, şiirler, öyküler yazılacak. Adına besteler yapılacak, tek başına tiyatro kuracaksın, sayısız tek kişilik oyunlar oynayacaksın. Mustafa Kemalci olacaksın, Yunus'u, Nazım'ı, Pir Sultan'ı, Latife'yi, Kuvayi Milliye kadınlarını tek başına, ciddi destek almadan sahneye koyup oynayacaksın. Ve tek zenginliğin olan evini satıp tiyatronu ayakta tutacaksın. İşte bu portre Dilek Türker'in ta kendisidir, yüreğidir, beynidir. Cepheye mermi taşıyan Anadolu kadınının bir başka boyutunu hamurunda ve beyninde taşıyıp aydınlık düşünce tohumlarını eken evrensel anlayışın kadınıdır Dilek Türker. ... Türkiye'de 1978 yıllarında garip fırtınaların estiği, ekinlerin, filizlerin biçildiği, birçok aydının yok edildiği, canının yandığı yıllarda Dilek Türker de payına düşeni aldı. Çok sevdiği yurdundan insanından, dostlarından koparılarak Almanya'ya gitti. Yurtdışında aydın olmanın, yurtsever olmanın bilincini asla ıskalamadan ulusların kaynaşmasını, dostluğunu, kardeşliğini pekiştirecek sayısız etkinliklere öncülük yaptı..." Muzaffer Akyol.
 
     Ve Almanya...
 
    1978 yılında Almanya'ya gittim. Gitmemin sebebi: çok bunalmıştım. Ben, İstanbullu burjuva ailesinin kızıyım. Son derece başkaldırmasını bilen biri olarak tanımlıyorum kendimi. İyi bir gençlik yaşadım. Bana verilenleri kabul etmedim. 18 yaşında başladığım İst. Şehir Tiyatrosu'nda başarılıydım; beş yıl sonra yıldız oldum. Zaman geldi beş rejisör tarafından da başrol oynamam istenmişti. Şener Şen'le beraber İst. Şehir Tiyatrosu'nda ilk defa Brecht'in Şvayk'ını oynadım. 2500 kişiye Rumelihisarı'nda açık havada oynadım. İkimiz de "En İyi Oyuncu" seçilmiştik. O arada ikinci evliliğimi yapmıştım. İşinden dolayı ikinci eşim Almanya'ya gittiği için ben de peşinden gittim. Almanya'da 12 yıl kaldım. 1978 yılında Köln'de "Eski Fotoğraflar" (Dinçer Sümer), 1980'de Berlin Schaubühne'de "Kurban" (Güngör Dilmen) ve "Keşanlı Ali Destanı"nda (Haldun Taner) oynadım. Bu arada Goethe Enstitüsü'nü bitirdim. O ara Beklan Algan ve eşi Ayla Algan, Şener Şen'de Berlin'de idiler. Ayla Algan'dan İst. Şehir Tiyatrosu'ndayken çok şey öğrenmiştim. 1984-1985 sezonunda Westfalisches Landes Theatre ile birlikte "Sevdican"ı Almanca ve Türkçe olarak Almanya, Hollanda, Avusturya ve İsviçre'de beş yıl sergiledik. 13. Uluslararası İstanbul Festivali'ne Alman tiyatrosu olarak katıldık.
 
     Almanlar bizleri kobay olarak görüyorlardı...
 
    Alman sanatçılarıyla pek uyuşamıyordum; bizleri biraz kobay olarak görüyorlardı. Benim biraz daha farklı görüşlerim vardı. Sahnede yaptığım tartışmalar kavga boyutundaydı. Zaman zaman sahneyi terkederdim. Peterstein'la çok tartışırdım. Azınlık tiyatrosu statüsünde idik. Kendi özgün kültürümüzü anlatmalıyız görüşünü savunuyordum. Zor işlerdi, ancak yine de güzel işler yaptık Almanya'da. Ben, orada hem kendi özgün dilimizi hem de kendi tiyatro ruhumuzu yaratalım istedim. Ben sirk tiyatrosunun karşısında oldum. ARD Alman televizyonundan bir yönetmen bana müdürlük teklif etti; kabul etmedim. Bir müddet onlara danışmanlık yaptım. "Komşumuz Balta Ailesi" oyununu yönettim. Almanya'daki Türk kadınlarının göçle ilgili yaşamsal sorunları işleyen bir oyundu.Ben oyunumu oynarken politika da yapıyordum. Yabancı düşmanlığıyla ilgili sıkıntılarımı hissettiriyordum onlara.
 
"Dilek Türker sadece seçkin bir sanatçı değil, bir yurtsever, bir aydınlanmacı, bir kültür insanı; coşkusu, içtenliği dobralığıyla da eşine az rastlanır bir gerçek insan örneğidir. Ortak ürünümüz "Mutlu Ol Nazım"a çalıştığımız günler benim için bir şölendi. Sonra sahnede Dilek Türker'in kişiliğinde hem ölümsüz Nazım Hikmet'i, hem unutulmaz Vera Tulyakova'yı, hem sevgili Dilek Türker'i birlikte izledik... Hiç biri sıradan olmayan üç kimliği birden özümsemişti ve bizlere de yaşatıyordu bunu. Oyunu birlikte izlediğimizde Vera'da aynı duygu içindeydi. Nazım, Vera, Dilek, hem sahnede, hem yanı başımda bütünleşmiş, tek ve aynı kişi olmuşlardı. Turgut Uyar'ın "Kesiksiz Övgü" diye pek sevdiğim bir şiiri vardır. Dilek Türker için bu yazı biraz öyle oldu. Dilek bunu hak ediyor. Bütün sorun Türkiye'mizin ve ülkemiz sanat ortamının bu çapta sanatçılarını hak edecek bir olgunluğa ulaşmasında..." Ataol Behramoğlu.
 
      Aziz Nesin: "Sen ne zaman Türkiye'ye döneceksin?"...
 
    1989'da İstanbul'da olduğum sırada Aziz Nesin'le karşılaşmıştım. Bana "Sen ne zaman Türkiye'ye döneceksin?" diye sordu. Ben, "Siz benim için bir oyun yazarsanız gelirim" cevabını verdiğimde gülmüştü. Aziz Nesin'e böyle bir cevap vermek büyük bir şımarıklık ve cesaret isterdi; terslerdi insanı. Bir ay sonra bana Aziz Nesin'den telefon geldi. Bana oyun yazmıştı. "Dilek oyunun hazır gel konuşalım" dedi ve beni Türkiye'ye çağırdı. "Bir Zamanlar Memleketin Birinde" adlı oyunu benim için yazdığını söyledi. Bunun üzerine 1990 yılında Türkiye'ye döndüm. 1990-1991 sezonunda Tiyatro Ayna'yı kurup bu oyunu Yılmaz Onay'ın yönetiminde oynadım. Bu oyunu 1991-1992 sezonunda Dinçer Sümer'in benim için yazdığı "Beni Dünya Kadar Sev" adlı oyun takip etti.
 
    Oynadığım oyunlar Dünya Prömiyerini Tiyatro Ayna sahnesinde yaptılar...
 
    16 yıldır Tiyatro Ayna'da sahnelenen oyunlar benim için yazıldılar. Aziz Nesin ve Dinçer Sümer'in dışında; "Rosa Lüksemburg"u Rekin Teksoy (1995)/En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, "Ziyaretçi"yi Tuncer Cücenoğlu (1996), "Kuvayi Milliye Kadınları"nı Nezihe Araz (1997), yine Nezihe Araz'ın yazdığı "Nakşıdil Sultan (2000) ve "Mustafa Kemal'le Bin Gün-Latife" (2000), "Mutlu Ol Nazım"ı Ataol Behramoğlu (2002)/Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde üç dalda aday gösterildi, Avni Dilligil En İyi Dekor Ödülü'nü aldı. 2004 yılında Prof. Dr. Tarık Minkari'nin "Bir Cerrahın Anıları" ve "Anılar, Portreler, Tarih" adlı kitaplarından Tunca Aykut tarafından oyunlaştırılan "Merhaba Hayat" adlı oyunu sahneledim. Bu oyunda Tarık Minkari de bana eşlik etti. 2005 yılında Mahmut Gökgöz'ün yazdığı "Pir Sultan Abdal" oyunuyla kırkıncı sanat yılımda Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından "Onur Ödülü"ne ve 21. Yüzyıl Eğitim Vakfı tarafından "En İyi Sanatçı Ödülü" verildi. 2006 yılında Melisa Gürpınar'ın yine benim için yazdığı "Zaman Adında Bir Kadın" adlı oyunu oynadım. 1998 yılında da Kültür Bakanlığı Devlet Sanatçısı ünvanı verildi.
 
"... Alaşağı edilen zaaflar ona güç verir, çalışma zevki verir, yaşama keyfi verir. Dilek Türker, her zaman gerçektir, gerçekçidir. Sevmekten korkmaz, sevmekten korkmayan kadınları oynamayı sever. Rosa gibi, Latife Hanım gibi, Vera gibi, Nakşıdil gibi... Kendilerine verilenlerle yetinmeyip değiştirmeye çalışan, güçlü, tutku dolu kadınları seçer. Kendi gibi... Dilek Türker tam 40 yıldır alevin fosfora bağlı olması örneği, tiyatroya bağlıdır. Tiyatro da, Dilek Türker'in tam 40 yıldır parlamasını sağlamaktadır. Şimdi, diyeceksiniz ki: -Parlamak... İyi de, Dilek Türker'in aşınması, yıpranması ne olacak? -Korkmayınız, diye yanıt vereceğim size. Çünkü o, daha uzun yıllar, verimliliğini alt ettiği güçlüklerle çarpıştıracak. İkinci 40 yılda, ondan geriye çok şey kaldığı anlaşılacak." Üstün Akmen.
 
    Mumya filmi...
 
    Mumya filminde bir vefa borcumu ödemek için oynadım. Daha çok perde arkasında bir çeşit danışmanlık yapmıştım. Türk sinemasına bir katkısı olmuştur. Ne kadar başarılı olmuştur? bu tartışılabilir... Bunun dışında Almanya'da iki film çalışmam oldu. Bunların dışında sinema filmi çalışmam olmadı. Şimdiye değin yaklaşık 6 bin kez sahneye çıkmışımdır...
 
"Onu en güzel bu kelimeyle tanımlayabiliriz. "Çılgın"... Gerçekten de Dilek Türker bir tiyatro çılgınıdır. Hem de öyle böyle değil, adamakıllı bir çılgın... Onun için tiyatro denince bütün akan sular durur. Ne para, ne koca, ne mal, ne aşk, ne ev, ne de bark kalır. Hatta biraz da küçümseyerek bakar bütün bunlara, hiç çıkarmadığı tiyatro gözlüklerinin arkasından. Benim gibi yıllarını tiyatroya vermiş, yaşamı boyunca tiyatro için türlü özveride bulunmuş birçok gerçek tiyatrocu var tanıdığım ama hiç kuşku yok ki aramızda Dilek Türker kadar çılgını yoktur. Geçen yıl Pir Sultan Abdal oyununu gerçekleştirebilmek içini evini sattığını duyunca şaşırmış, çok da üzülmüştüm. Çünkü o evin geri gelmeyeceği gün gibi aşikardı, ama o çılgın böyle ufak tefek ayrıntılarla (!) uğraşmıyordu. "Prodüksiyon çıksın da ne olursa olsun" diye düşünüyordu. Zaten onun yaşam biçimi böyle bir formül üstüne kurulmuştu. "Prodüksiyon çıksın da ne olursa olsun." Eskiler böylelerine "Tanrı akıl fikir ihsan eylesin" derlerdi. Oysa benim içimden yalnızca "Tanrı senden razı olsun" demek geliyor. Çünkü onun gibi çılgınlar, bizlere tiyatroların ışıklarını hiçbir zaman karartmayacaklarını, Afife gibilerin bizlere yolu açmak için boşuna uğraşmadıklarını kanıtlamış oluyorlar. Hiç kuşku yok ki Dilek Türker gibiler yaşamı çok daha yaşanabilir hale getiriyorlar. Dilek'çiğim, Tanrı sana çok daha uzun yıllar bu işi yapabilecek güç, kuvvetle satabilecek bir şeyler versin." Haldun Dormen.
 
     Oyunun sonunda seyircime teşekkür ederim...
 
    Ben şimdiye kadar oynadığım oyunlarda hep engellenmişimdir. Arkadaşlarım tarafından, çevrem tarafından: "Rosa Lüksemburg nereden çıktı şimdi; kimse gelmez, paran kalmadı, yapma!.." gibi laflarla hep engellenmek istenmişimdir. Bu son oynadığım, sizin de az önce seyrettiğiniz "Yaşam Bir Oyun" için de aynı şekilde "Bu kadar üst düzeyde , entellektüel bir oyun niçin yapıyorsun?.." diye eleştirildim. Buna rağmen yaptım. Oyunun sonunda beni ayakta alkışlayan seyircime onun için teşekkür ettim. Ben Sarah Bernhardt (1845-1923) gibi bir kadını, hele hele bacağı kesildiği halde 75 yaşında Kleopatra oynayan ve oynamaya devam eden bir tiyatro sanatçısını halkımıza tanıtmaya çalışıyorum.
 
    Ben de son günüme kadar, Sarah Bernhardt gibi, sanat yoluyla gerçekleri haykırmaya devam edeceğim!..
 

 
ADEM DURSUN
Ağustos 2008
adem-dursun@versanet.de

Anahtar Kelimeler: dilek türker



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir