MAKALELER

Bir Yaşam Sanatı Olarak Tiyatro

2021.05.25 00:00
| | |
1117

Tiyatro bahardır. Tiyatro yapan kişi, hayatın akışını hisseden kişi, hayatın işlerliğini gören kişidir.

Tiyatro bahardır. Tiyatro yapan kişi, hayatın akışını hisseden kişi, hayatın işlerliğini gören kişidir. Sahne kurup bozmak, sürekli değişimin, hareketin içinde olmak, değişime harekete aşina olmaktır. Hareket hikâyedir. Yasamın özü de bu; her şey akar; Demokritos’un dediği… 

Felsefe kitaplar gibidir. Tiyatro her ikisini de işler hale getirir. Düşüncenin eylem oluşu tiyatro sayesinde gözle görülür olur. Tiyatro harekete geçirir. Zihnin kurumlarını, yüreğin pasını attırır. Çiçek açtırır.

Bir rehabilitasyon yöntemi olarak tiyatro, hiç yaşam şansı verilmemiş olanlara, aşırı korunup kollanmak yüzünden kendi hayatlarını yaşayamamış olanlara, ihmal edilmiş olanlara bir rol verir. Hayatta sorumluluğunu aldıkları bir görevleri rolleri olmayanlar, tiyatro yolu ile bir rol edinirler… Tiyatro ihmal edilmiş olanlara ışık tutar. Korunaklı bir yaşam formu olarak, bir hayli üzülmüş olanları rehabilite eder. Tekrar eden provalarla rutinlere bağlanan bir yaşama alışkanlığı kazandırır. Hep aynı olanın içindeki farklıyı fark ettirir. Yeniden yeniden başlama şansı verir tiyatro, oyunun her sahnelenişinde. Hep bir yeniden başlayış olduğunu hissettirir. Tiyatro umutsuzluğu yok eder bu haliyle. Bir moral tedavi sağlar. Hayatın sonsuz olanaklarını, içinden çıkılamayan sorunlar karşısında hayatın çeşitliliğini gösterir. İnsan insanın aynasıdır, tiyatro kendine başkaları yoluyla bakma olanağı sağlar… Her seferinde hayatını yeniden başka şekilde ele alabilirliğin, yaşayabilirliğin alışkanlıklarını gösterir çünkü aynı oyun olsa da sahnelenen hiçbir oyun birbiriyle aynı değildir. Esnek bir alışkanlık kazandırır. Tiyatro sayesinde hayat sürekli başka bir tarafından bakılıp yeni şeyler gördüğümüz, canlı bir şeydir; rutinlerle solmuş hayatımıza acar gözlerle bakmamızı sağlar Topluca bir hayattan çıkıp da hayatta kalınabilen tek yer tiyatrodur. İç içe olanın, derinliğin bilgisini, boşluktaki mesafe bilincini sunar Bu yüzden felsefeye en yakın sanat dalıdır. İnsanın varoluşu ile ilgili tiyatro denilince hemen akla gelen repliğin aynı zamanda felsefenin konusu olması boşuna değildir: “Olmak ya da olmamak”

Hayatın acımasız gerçeklerinden kaçmak, ya da hayatın acımasız gerçeklerine dayanabilmek için, durmadan yeni oyunlarla, kılık değiştirmek, rol değiştirmek, “olmadan olabilmenin” bir yolu belki de… “olmak ya da olmamak” zorlantısına inat, oyunlar yolu ile bir ara yerde yaşama isteğine olanak sağlıyor tiyatro. Oyun yoluyla hayattaki sorumlulukların da farkına varılıyor. Tiyatro,  başkalarına karşı sorumluluğu en iyi öğreten yerdir. Oyun içindeki rolümle, ben bir başkasıdır ve başkası benimdir.  Kendimi de diğerleriyle eşit görürüm ve diğerlerinin sözlerinin ve eylemlerinin bana bağlı olduğunu görürüm. Hayat içindeki yerimi, bağlarımı, sorumluluk bilincimi güçlendirir tiyatro. Sahne arkası oyuncular arasındaki bir yaşam okulu gibidir, bir topluluk içinde yaşamayı öğretir ve bu haliyle insana bir gerçeklik sağlar.* Bütünün yararını gözetmeyi öğretir. 
Genel olarak tahakküm ilişkileri içinde büyümüş insanlarız. Ürkütülmüş, suçlanmış, yarıştırılmışız. “O ne der bu ne der “‘lerin dikenli çitleri içinde gözle görülmez iç yargıçlarca yargılanmışız… Hep hesap sorulmuş davranışlarımız üzerine. Okullarımızda kötü notlar, cezalar… Bizler bir şekilde ürkütülmüş bir toplumun bireyleriyiz. Oysa sahnede olmak meydan okumaktır her türlü tahakküm ilişkisine. “Ben bir başıma insan olarak işte buradayım, hayatın içinde kendi başıma olduğum gibi buradayım” demektir. “Geçmişin tüm suçlayıcı, sorgulayıcı yargıçlarından kurtularak, şimdiki zamanın soluğunu sizlerle birlikte tutmak için buradayım,” demektir. 
 

Ya titreyerek sahnede oluruz, ya hepimizin insan olduğu düzlükte eşitçe, samimi, olduğumuz gibi. Öncelikle sahnede durmak suçlayıcı iç oklarımızdan arınmaktır. Savunma oyuncusu titrer hep. Gerçek yeteneklerini, oyunla var olan çocuksu öz doğasını boğar durur bedenine üst üste giydirdiği kalkanlar. Çünkü o iç oklar tiyatro sahnesinde binlerce dış göze dönüşmüştür. Antik Yunan mitolojisinde “Yüz Gözlü Argos” adlı bir karakter vardır. Görevi bekçiliktir. Doksan dokuz gözüyle uyusa bile bir gözü hep açık kalır. Öyküdeki ürkütücülüğü de burada. Kırıntısı bile kalsa iç korkularımızın, davranışlarımızı aynı şekilde etkiliyor.  Öncelikle oyuncu olarak, bizleri yeteneklerimizi ortaya çıkarmaktan alıkoyan her türlü duygudan arınmak.  Oyunculuğun,  iyileştirici gücü işte burada; “ben benim, kendi başıma insan olduğum gibi kendimleyken tek başıma, işte burada da karşınızdayım.  İç uyumumla denkleşen dış uyumum. Osmotik birliktelik! Denizin içindeki akvaryumdan başka ne olabilir ki tiyatro sahnesi. Oyuncu seyirci hepimiz eşitiz, ayrılığımız yalnızca görünmez bir camla… Dimdik duruyorum ve bastırıp durduğum tüm yeteneklerimi serbest bırakıyorum. Mutlu olmak için başkalarının onayını beklemek de ne saçmalık. Tiyatro sahnesi öyle geniş ki her birimizin varoluşuna elverişli eşitçe. İşte rol arkadaşlarım işte ben. Ne hissediyorsam onu yansıtabilirim. Sizler güzel vakitlerini ayıran insanlar gerçekten de sizlerle mutlu olabilmenin yollarını paylaşmak istiyorum…”
Aşağıdaki örnek, bir yaşama sanatı olan tiyatroyu çok güzel anlatır. 

“Bir keresinde bir Zen üstadı, insanları iplere bağlı kuklalara benzetmişti. Ölüm ve doğum anlarında bu ipler ya sıkı tutulur ya da aniden bırakılır. Dediğine göre insanlar öldüklerinde ipler kesilir ve kukla pat diye yere yığılır. Bu oyuncular sahne üzerinde oynadıkları zaman da geçerli. Siz zihninizin “ipleriyle” idare edilen ve ayakta durabilen bir kuklasınız. Eğer seyirci ipleri görürse oyununuz ilginç olmaktan çıkar. Her ne kadar bütün koşullarda, eylem halinde ya da sadece dururken, dikkatinizin yoğunluğunu bozmadan sürdürseniz de bu ipler asla görünmemeli. Seyirci sizin dikkatinizi yoğunlaştırdığınızı asla fark etmemeli. Diğer yandan da dikkatinizi yoğunlaştırmada bocalarsanız, kuklanızın ipleri gelişigüzel hareket etmeye başlar. Eylemleriniz düzensizleşir ve seyirci, canlı bir varlık izlemeye kendini tam inandırmışken aniden bir kukla izlediğinin farkına varıverir. Aynı şekilde, eğer oyuncunun “konsantrasyonun ipleri” gelişigüzelse de performans işe yaramaz. İpler ancak gergin ve görünmez olduğunda o performans mekanik değil gerçek görünür, tamamıyla canlı olur. İplerin gerginliği sadece sahne üzerinde değil, günlük hayatımızda “oynarken” de varlığını sürdürür. Günlük işlerinizi yaparken zihninizin bir yerinde derin bir farkındalık geliştirmeli, ruhunuzun iplerini sıkı tutmayı sağlamalısınız. Günlük hayatımızda yaptığımız her eylem “sıkı bir ipe” bağlanmalı. Bu ip her anımıza ve tüm varlığımıza tam bir farkındalık getirecektir.” **

2013 yılında Londra’da bulunan, Apollo Tiyatrosu’nun tavanı gösteri sırasında çöktü. Sahnede oyun oynasak da gerçek yaşamın bir şekilde kendini dayattığını doğrudan görmüş olduk... Sanat ve hayat iç içedir birlikte nefes alıp verirler. Tıpkı dalgaların denizin özünü kıyıya taşıması gibi tiyatro da yaşamın özünü sahneye taşır… Oyun bittiğinde oyuncu ile seyirci birbirinden ayrılırken neredeyse gözle görülür olur bu öz; anılar, düşünceler, rüyalar, duygular, hayaller…

*”Nerede bir topluluk varsa o şey gerçeğe dönüşür” W. Wolf, Pazartesi Ya Da Salı
**Görünmez Oyuncu, Yoshi Oida, Lorna Mashall, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Anahtar Kelimeler: tiyato, yaşama sanatı



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir