MAKALELER

Memet Ali Alabora

2010.05.12 00:00
| | |
4270

Örneğin bana sorulmuş olsa idi; ben edebiyatçıların, sanatçıların bol olduğu bir ortamda doğmayı ve o ortamın içinde gençliğimin geçmesini isterdim.


    Daha doğmadan "SAHNE TOZU"nu yutan tiyatro - televizyon - sinema sanatçımız: MEMET ALİ ALABORA…
 
    Bazen kendi kendime sorarım „Niçin yetiştiğimiz ortamı seçemiyoruz?..“ diye.
 
    Örneğin bana sorulmuş olsa idi; ben edebiyatçıların, sanatçıların bol olduğu bir ortamda doğmayı ve o ortamın içinde gençliğimin geçmesini isterdim. Farzedelim ki öyle bir ortamda doğdum. Doğduğum oda kitaplarla dolu, bebekliğimde bana ayrılan köşemde oyuncaklarla oynarken, annem elinde kitap okuyor. Arada bir bana da masal okuyor veya anlatıyor. Babam, son kitabını daktilonun başında bitirmeye çalışıyor. Daktilonun çıkardığı ses bana ninni gibi geliyor. O ara kapı çalınıyor; içeriye Melih Cevdet Anday giriyor. Elinde o günkü Cumhuriyet gazetesi ve bir iki kitap. Çaydanlık fokurdamaya başlıyor, mutfaktan da annemin pişirdiği puf böreğinin kokusu geliyor. Çünkü Orhan Veli birazdan gelecek. Onun puf böreğini sevdiğini annem söylüyor. Puf böreğinin kokusu, çay ve kitap kokusu birbirine karışıyor. Daha bebeklikten kitap kokusunu diğer kokulardan ayırmasını öğreniyorum. Kapı bir daha çalınıyor; Orhan Veli ile Oktay Rıfat kolkola içeriye giriyorlar. Gazete kağıdına sarılmış bir şişe. Bir ara şişeyi Orhan Veli açıyor, kırmızı renkli bir su, ufak bardaklara koyup, arada bir yudumluyorlar, onun kokusunu henüz keşfedemedim… Derken Garip Akımı üzerine bir tartışmadır başlıyor…
 

 


    Ya da, daha doğmadınız; annenizle beraber hastanede doğum odasındasınız. Dışarıdan sesler geliyor kulağınıza:
 
"…… Hanım, şöyle yüksek perdeden bir şey söyleyin de, doğum kolay olsun"
 
deyince, anneniz başlamış Tosca'yı söylemeye. Yani Tosca ile dünyaya geliyorsunuz. Zaten opera müziğine dokuz aydır kulağınız alışmış. Anneniz opera sanatçısı. Size hamile iken bile sahneyi bırakmıyor. Doğumdan önce sadece seslerinden tanıdığınız sanatçıları teker teker bebekliğinizden itibaren tanımaya başlıyorsunuz.
 
„Sanat yaşamım, Tosca ile dünyaya ilk geldiğimden itibaren başladı. Bebekliğim de hep sanat ortamı içinde geçti; sanatın en yoğununu bebeklikten itibaren yaşadım. Annemin özel hayatı olmadığı için, hep sanatı ve sanatla yaşadığı için, ben de onunla beraber sanatın içinde büyüdüm. Onun yakın çevresi müzisyenler, edebiyatçılar, tiyatrocular arasında geçti günlerim. Örneğin Nazım Hikmet'ten ötürü de hep edebiyatçılarla beraberdik. Evimiz, Sanat tarihçileri, felsefeciler ve Darülbedayi sanatçılarının buluşup sohbet ettikleri yerdi. Bu bakımdan ben çocukluğumda, çok nadir yaşanabilecek insanlarla beraber oldum. Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Behzat Butak, Muammer Karaca, Raşit Rıza ve İ. Galip Arcan... gibi değerli sanatçıların sohbetlerinde ben her zaman vardım. Annemi her zaman ziyaret ederlerdi. Kısacası; benim bu sanatçıların arasında "büyümüş te küçülmüş, küçülmüş te büyümüş" bir halim vardı. Onların sohbetlerini hep dinlerdim. Çok dinleyen; dinlemesini bilen bir çocuktum.“ Zeliha Berksoy Söyleşim (Arşivim)…

 


 
    Ya da tiyatro oyuncusu bir babanın oğlu olarak doğup, yine öyle bir çevrede büyümüş olsa idiniz:
 
“Babası tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen REŞİT GÜRZAP. "İsim Babam" dediği ise Çağdaş Türk Tiyatrosu'nun kurucusu MUHSİN ERTUĞRUL...
 
    Bir de etrafındaki sanatçıları sayalım:
 
    Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Kemal Gürmen, Cahide Sonku, Şaziye Moral, Raşit Rıza, Mahmut Moralı, Yaşar Özsoy, Kemal Tözem, Suavi Tedü, Perihan Yenal, Behzat Butak... gibi Türk Tiyatrosu'nun dev sanatçıları!..

 


 
    Eh, baban Reşit Gürzap, "isim baban" Muhsin Ertuğrul olsun, çocuklugun da İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun dev sanatçıları arasında geçsin;
 
ve sen gel başka bir meslek seç!..
Hani derler ya "perşembenin gelişi çarsambadan bellidir"...
Olması gereken de olmuş zaten, ve o da baba mesleğini seçmiş...
İyi ki de seçmiş; başarılı olarak, babasının yüzünü kara çıkarmamış oğul
…!..“ Can Gürzap Söyleşim (Arşivim)
Bu örnekleri çoğaltabiliriz; Halit Akçatepe, Gülriz Sururi, Timur Selçuk, Hazal Selçuk, Naşit Özcan, Behzat-Süheyl Uygur Kardeşler…gibi.
Ve bu listeye eklenecek genç bir sanatçı MEMET ALİ ALABORA…

 
    Genç sanatçımız, 9 -30 Nisan 2010 tarihleri arasında Berlin Kreuzberg Ballhaus Naunystrasse’de Mürtüz Yolcu tarafından düzenlenen 14. Diyalog Tiyatro Festivali ‘nde MUHABİR’i sergiledi.


 
    Kurgu ve yönetmenliğini Övül Avkıran-Mustafa Avkıran çiftinin yaptığı, Mehmet Ali Alabora'nın kişisel hikayesinden hareket edilen oyunda, bireysel olandan toplumsal olana varmayı, kendi haberleri aracılığıyla bellek tazelemeyi, farkındalık oluşturmayı, gerçeğe, olan bitene yeniden bakmayı, değişmeyi ve değiştirmeyi, muhabirlik deneyimi ile sorunlara ve sorulara yanıt bulmayı, haberi bireyin kendi süzgecinden geçirerek yeniden kurgulama gibi temaları ele alııyor.

 


 
    Sanatçı bir ailenin çocuğu olan MEMET ALİ ALABORA’nın da bebekliği ve gençliği aynı yukarıda örnek verdiğim sanatçılarımız gibi geçmiş.
 
    O da yukarıda adlarını saydığım sanatçılar gibi, sahne tozunu kulislerde bebekken yutmuş, bebekliği sanatçıların arasında geçmiş, zaman gelmiş Haldun Dormen tarafından ninnisi söylenmiş. Babasının ve annesine eğitmenlik yapan Yıldız Kenter’in talebesi olmuş.

 


 
Baba MUSTAFA ALABORA,
Anne BETÜL ARIM,
Halası DERYA ALABORA…
Değerli bestekarlarımızdan SELAHHATTİN PINAR babasının dayısı,
Yine değerli ressamlarımızdan ressam İBRAHİM ÇALLI uzaktan akrabası…
Hepsi benim amcalarım, teyzelerimdiler...
 
    1977 İstanbul doğumluyum. Çocukluğum oyuncuların arasında geçti. Ama bu oyuncular sadece aktörlük yapmak açısından oyuncu değillerdi. Aynı zamanda oyun yapmak, hikaye yapmak açısından hikaye anlatıcısıydılar. Dolayısıyla benim annemin ve babamın arkadaşları da benim amcalarım, teyzelerim oldular çocukluğumda. Ve bu amcalar, teyzeler benim tanıdığım bir sürü renkli insanlardan oluşan eğlenceli bir dünya idi. Hepsi çok eğlenceli insanlardı. Hepsi hikaye anlatıcısıydılar. Çocukluğumdan itibaren fıkralar, hikayeler, anektodlarla dolu dolu hayatım oldu. Ben Şehir Tiyatrosu’nda bir buçuk sezon oynadım. O sırada Şehir Tiyatrosu oyuncularının bile bilmedikleri anektodları biliyordum. Ailede anlatılmış, ya da benim çocukluğumda tanık olduğum şeylerdi onlar. Çünkü çocukluğum hep kulislerde geçti. Çoğunlukla kulislerde büyüdüm.
 
     Oyunlar ve hikayeler... diş-çiş-piş...
 
    Etrafımdakilerin oyuncu ve hikaye anlatıcısı oldukları ve sürekli hikayeler anlatılan, sürekli oyun oynanan bir çevre hatırlıyorum. Çevremdekileri isimlendirecek olursam: Örneğin Haldun Dormen; Haldun Abi, beni “diş-çiş-piş” diye yatırırdı küçükken. Yatma saatim geldiğinde “hadi bakalım diş-çiş-piş” derdi. Yani dişlerini temizle, çişini et ve yat anlamında söylerdi bu cümleyi her defasında. Doğumuma ilk gelenler Savaş Dinçel ve Erdal Özyağcılar olmuş. Onlar benim doğumumdan itibaren hep Savaş ve Erdal abilerim oldular. Keza Müjdat Gezen ve Halil Ergün’de aynı şekilde hep amcalarım, abilerim oldular. Aralarında önce amca-abi-teyze dediklerim sonra benim hocalarım oldular. Haldun Dormen hocam oldu. Yıldız Kenter hem babamın hem de annemin hocasıydı. Sonra da benim teyzemken hocam oldu... O kadar çok var ki, hangisini söylesem, ilk aklıma gelenler bunlar; hepsi benim çocukluğumu biliyorlar.
 
     Daha doğmadan sahne tozu...
 
    Benim ilk sahne tecrübem doğmadan; anne karnında iken olmuş. Çünkü annem 1976-77 tiyatro sezonunda “Fıstıkçı” oyununu oynarken, yani sahnede iken ben karnında günlerimi sayıyormuşum. Tabi o günlerde de sahne tozunu yutmaya başlamışım. Sonra ilkokuldan başlayarak, ortaokulda ve lisede hep sahnede idim. Hep tiyatro kolunda idi; tiyatroyu seviyordum ve ciddiye alıyordum. Çok taklit yapar, hikayeler anlatırdım. Tiyatro gösterileri düzenlerdim. Oyuncu olmak arzusu bende hep vardı. Çocukluğumda bana “ne olacaksın?” diye sorulduğunda; ben “ya basketbolcu ya da oyuncu olacağım” derdim. İlk tiyatro deyimim İngilizce oynadığımız Çöpçatan, Damdaki Kemancı ve Batı Yakasının Hikayesi ile oldu. Lise yıllarında “Shakespeare Çeşitlemeler” ve “Biz, Orhan Veli” gibi oyunlarda oynadım. Özel Boğaziçi Lisesi’nin desteği ile 1994 yılında Evren Ergeç ile beraber, okulun dışında oynamak kaydıyla “Boğaziçi Sanat” adlı tiyatroyu kurduk. Bu ekiple iki oyun sahneledik.
 
     ANKARA BİRLİĞİ SAHNESİ...
 
    1969 yılında Halil Ergün, Erdoğan Akduman,Vasıf Öngören ve babam Mustafa Alabora, biraraya gelerek ANKARA BİRLİĞİ SAHNESİ’ni kurmuşlar. 1970 senesinde, onları ülke çapında ünlendiren Vasıf Öngören’nin yazdığı “Asiye Nasıl Kurtulur?” adlı oyunu sergilerler. Onbinlerce seyirci seyretmiştir bu oyunu. Ancak, babam, Halil Abi ve Erdoğan abi de, ANKARA BİRLİĞİ SAHNESİ’nin kuruluş tüzüğüne “Bu tiyatro yerine ileride bir kominist parti kurulacaktır” diye yazdıkları için hapis yatmışlar. Doğrudan tiyatrodan hapis yatmışlardır. Fakat Türk tiyatrosu yazılırken 2 yıllık oluşumların üzerinde pek durulmamıştır. “Asiye Nasıl Kurtulur?” macerası hep Vasıf Öngören üzerinden okunur. O tiyatronun yazarının dışında bir de kurucu kadrosu vardır. 12 Mart Muhtırası (1971) dolayısıyla babam ve arkadaşları gizli örgüt kurma suçlamasıyla (!) 1972’de hapse girdi. 2 buçuk yıl yattı. 1980 yılında çıkması gereken babam, 1974 yılında Ecevit Affı sayesinde özgürlüğüne kavuşmuş. O sene de annemle tanışmışlar; iki yıl flört ettikten sonra, 1976’da evlenmişler. 1977’de de ben doğmuşum. Yani dünyaya gelişimi Ecevit’e borçluyum.
 
     Babam 1402’lik oluyor...
 
    12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra babam da diğer bazı devlet memurları gibi 1402 sayılı yasa gereği çalıştığı Devlet Şehir Tiyatrosu’ndan atılıyor. Yani o da diğerleri gibi 1402’liklerden oluyor. Vasfi Rıza Zobu’nun Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıl, 1980’nin getirmiş olduğu koşullar çerçevesinde, bütün bilinen koministlerle birlikte tiyatrodan atılıyor. 1987 yılına kadar da tiyatrodan uzak tutuluyor. Ben tabii o yıllarda daha pek küçüküm. Babam birkaç sene balıkçılık yaparak geçindirmiş evi. Zaman zaman gider balıkçı arkadaşlarını ziyaret etmeye.
 
     1980’li yıllar... Ülkenin en karanlık günleri!..
 
    Ben çocukluğumdan itibaren darbenin kötü bir şey olduğunu biliyordum. Fakat “MUHABİR” oyununu düşünmeye başladığımız sırada, bir dostumun (Simon) cenazesinde Hasan Şahintürk yaptığı konuşmasına şöyle başlamıştı:
 
“... Ülkenin en karanlık günleriydi. Simon bizim dünyamıza bir güneş gibi doğdu...”
 
    Simon onların hocasıydı. Hasan, ülkenin en karanlık günleriydi deyince; “Ülkenin en karanlık günleri ne demek?..” diye düşündük!.. Ben, bunu biliyordum. Ancak, bunun cenaze töreninde biri tarafından yapılan konuşmada söylenmesi beni bir anda çarptı ve ben bu ülkenin en karanlık günlerinde çocukmuşum dedim. Ve bir şeyi bilmekle farkına varmak farklı şeyler. 1980 Darbesi’nin kötü olduğunu, bu ülkenin birçok sorunlarının bu darbeden kaynaklandığını hep biliyordum. Ancak bunun günbegün farkına varmak beni her seferinde dehşete düşürdü.
 
    1980 Darbesi öyle büyük bir proje olarak uygulanmış ki, önceleri bana normal gelen şeylerin şimdi anormal olduğunun farkına vardım. Düşünün, hergün televizyonun askerlerin komutuyla İstikall Marşıyla açılıp kapanması normal geliyordu herkese. Bunun hiç te normal olmadığını bugün daha iyi anlayabiliyorum.
 
    Büyük bir travma geçirmişiz. Büyük faşizm ve ve dehşetten çıkmış bir ülkede, nasıl böyle hiçbir şey yokmuş gibi bir çocukluk geçirmişiz, çocukluğumuzdan buna dair hiçbir şey hatırlamıyoruz?!.
 
     Muhabir’in oluşum safhaları:
 
    Oyun, Övül Avkıran’ın fikriydi. Ben, muhabirlik yıllarımdan kalma bir hikayemi anlatırken, Övül’ün gözünde bir şey parladı ve “bundan bir proje olur” dedi. Sonra biz bunun bir proje olmasına karar verdikten 6-7 ay sonra çalışmaya başladık. Provalar Rotterdam’da başladı. Bu projenin içinde bizimle çalışanlar arasında dramaturgumuz Lex Bohlmeijer ve Rotterdamse Schouwburg Sanat Yönetmeni Jan Zoet vardı. Onlar beni dinlediler, ben anlattım, onlar sordu, ben anlattım... Benim gibi geveze bir insan için bulunmaz bir fırsattı bu. Anlattıklarım kimi zaman hayatımla, kimi zaman da muhabirliğimle ilgiliydi. Ne hatırlayabildiysem anlattım. O sırada A Tkımı’nın arşivinden de faydalandık. Arşivlerden görüntüleri aldık. Anlattıklarımı yazdık, Övül, Mustafa ve Lex Bohlmeijer’in yaptıkları kurguyu oyunmuş gibi ezberledim. Benim için çok ilginç bir deneyimdi.
 
“Muhabir”in premierini 3 Şubat 2009’da Rotterdam’da yaptık. Belçika ve Tarin’den sonra da İstanbul’da sergiledik. Oyunumuz Anadolu turnesine de çıktı. 21 ilde oynadık. 6 farklı ülkede oynadık. Viyana Festivali’nden sonra ise Berlin’e, Mürtüz Yolcu tarafından düzenlenen Diyalog Tiyatro Festivali’nde de sergilemek için geldik. Yanılmıyorsam bu 57. kez olacak Muhabir’i sergilediğimiz. Oyuna gelen tepkiler her şehirde ve ülkede değişik oluyor. Bu da sürekli oyunu canlı ve yaşar kılan bir şey.
 
     A Takımı...
 
    Liseyi bitirince konservatuara başlayacaktım. O ara bir altı ay kadar boştum. Bir şeyler yapmak istiyordum. Ne yapayım diye düşünürken, daha önce tanıdığım Savaş Abi (Savaş Ay) aklıma geldi. Onu aradım. Yanında stajyerlik yapmak istediğimi söyledim ve başladım. Başlangıçta muhabirlik yapmak gibi bir düşüncem yoktu. 17 buçuk yaşında idim. Beni televizyon seyircisi ilk kez “A Takımı”nda gördü. Birkaç ay staj yaparak bir şeyler öğrenmek isterken 2 buçuk yıl kaldım A Takımı’nda. Bir taraftan konservatuarda oyunculuk okudum, diğer taraftan A Takımı’nda muhabirlik yaptım.
 
     Konservatuar eğitimi...
 
    1995 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’ne başladım. 1999’da da mezun oldum. Bu eğitimimin dışında 2001 – 2004 arasında da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde Yüksek Lisans yaptım. Başlıca hocalarım arasında Yıldız Kenter, Mehmet Birkiye, Suat Özturna, Füsun Alatlı, Tufan Karabulut ve Kemal Sünder gibi değerli eğitmenler vardı.
 
    1998’in başında Tiyatro İstanbul’da “Acaba Hangisi” adlı oyunla paralel olarak ilk sinema filmim Türk-Yunan ortak yapımı “Kayıkçı”da oynadım. Böylece aynı anda hem tiyatroda hem de sinema da profesyonelliğe adım atmış oldum. Kayıkçı filminde Mustafa Avkıran ve Katerina Moutsatsos’la beraber oynadık. Çeşme’deki bir sağır-silsizin hikayesini anlatıyordu. Bu filmde oynadığımda 21 yaşında idim.
 
    Bir süre de (2002-2007 MSM (Müjdat Gezen Sanat Merkezi)’de Sahne Eğitmenliği yaptım.
 
     Oynadığım oyunlar:
 
Lise dönemimdekileri saymazsak; Damdaki Kemancı, Batı Yakasının Hikayesi...gibi,
1998-Çiğdem Talu’ya Selam (İ.Ü.Devlet Konservatuarı),
1998-Acaba Hangisi (Tiyatro İstanbul),
1999-Uzakta Piyano Sesleri (İ.Ü.Devlet Konservatuarı)
2003-Hırçın Kız (İst.Şehir Tiyatroları)
2008-Histanbul (garajistanbul)
2009-Muhabir (garajistanbul)
Garajİstanbul...
 
    Mustafa ile Övül Avkıran kurmuş oldukları “5. Sokak Tiyatrosu”nun 10. yılında konsept değiştirerek bir sanat kooperatifi kumak maksadıyla 2005 yılında Garaj’ı tutmuşlar. 2006 yılında bana bu projeden bahsettiklerinde ben de aralarına katıldım. Garajİstanbul’da hem oyuncu olarak hem de yönetimdeyim. Bir de İletişim Direktörü olarak görev yapmaktayım.
 
    Oynadığım sinema filmleri:
 
    1999 Kayıkçı, 2003 Sır Çocukları, 2004 Hababam Sınıfı Merhaba, 2005 Hababam Sınıfı Askerde, 2005 Ayın Karanlık Yüzü, 2005 Maskeli Beşler İntikam Peşinde, 2006 Hababam Sınıfı 3.5, 2006 Eve Dönüş, 2008 Gölge ve 2009 Yedi Kocalı Hürmüz.
 
    Televizyon dizileri:
 
    1997’de A Takımı’ndan ayrıldıktan sonra Kara Melek adlı televizyon dizisinde oynadım. Bu dizi ilk profesyonel oyunculuğumu yaptığım bir televizyon dizisidir. Bu dizide babam da oynamıştı.
 
    Sırasıyla oynadığım diziler: 1996 Kara Melek, 1999 Yılan Hikayesi, 2003 Canım Kocacım, 2004 Hayalet, 2006 Karınca Yuvası, zaman zaman da seslendirmeler yapıyorum (2001 Eldorado Yolu, 2008 Çevre Bey), 2002-2008 Andante Dergisi Yayın Kurulu Üyeliği ve yazarlığı, 2008 Goldberg Varyasyonları Yolculuüu Tasarım ve Anlatıcısı, 2010 Chopin’in 200. Doğumgünü nedeniyle kalsik Müzik Projesi Tasarım ve Anlatıcı... gibi.
 
    İsim meselesi:
 
    Benim adım MEMET ALİ’dir. Yani MEHMET değil!
 
    Nazım Hikmet’in her iki oğlunun da adı MEMET’tir. Babam Nazım’ı sevdiği için ve de eski koministlerden olduğundan, bu adı bana koymuş. Annem Ali istemiş. Dedem de kavga etmeyin, MEMET ALİ olsun demiş. İlk nüfus, ilk pasaportum ve ilkokul kimliğimde hep MEMET yazar. Ancak 15 yaşında bir kimlik değişikliği sırasında memurun yaptığı hata sonucu MEMET yerine MEHMET yazılmış. 5-6 yıl önce Fatih Nüfus Müdürlüğü’nün arşivine gittim. Benim 1977 yılındaki esas belgeyi bulamadık. Değiştirmek için dava açtım.
 
 
ADEM DURSUN
Mayıs 2010
adem-dursun@versanet.de


 

Anahtar Kelimeler: Memet Ali Alabora



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir