MAKALELER

Levend Yılmaz

2008.11.04 00:00
| | |
4359

Sıraselviler'deyiz; aynı sokakta Çiçek Arif'in yeri var. İçeri girip oradaki kişilerle selamlaşıp Çiçek Arif'i, yani Arif Keskiner'i soruyorum....

 

   Ziverbey Köşkü'nde ve Selimiye Kışlası'nda devlet tarafından konuk (!) edilen tiyatro-sinema-televizyon sanatçısı: LEVEND YILMAZ...

   Tiyatro, sinema ve televizyon sanatçımız Levend Yılmaz'la söyleşi yapmak için Beyoğlu'ndayım. Sağolsun, söyleşilerimde beni hiç yalnız bırakmayan abim Enver Dursun'da yanımda. Her ne kadar İstanbul'da büyümüş olsam da; Berlin'de olduğum çeyrek yüzyıl içinde İstanbul çok değişti; bir yerden bir yere gitmek için zorlanıyorum. İstanbul'da yaptığım 20'ye yakın söyleşi için, İstanbul kazan biz kepçe, beraber dolaştık durduk. Onun elinde bir kırmızı şemsiye eksikti; hani turist gezdiren rehberlerin ellerindeki renkli şemsiyelerden... Evet, biz dönelim Levend Yılmaz'a...

 


 
    Sıraselviler'deyiz; aynı sokakta Çiçek Arif'in yeri var. İçeri girip oradaki kişilerle selamlaşıp Çiçek Arif'i, yani Arif Keskiner'i soruyorum. "Şu anda yok" diyorlar. Selam bırakıp çıkıyoruz. Hemen karşı sırada Levend Yılmaz'ın zilini çalıyoruz. Kapıyı kendisi açıyor. İçeriden taze demlenmiş çay kokusu burnumuza geliyor. Seyirci olarak Levend Yılmaz'ı tanımam 1970'li yıllarının sonlarına rastlar. Sanıyorum "Sabotaj Oyunu" ve "Devrik Süleyman"da seyrettim kendisini. Bunun dışında "Ah Belinda", "Çıplak Vatandaş", "Bir Yudum Sevgi" gibi sinema filmlerinden ve "Çemberimde Gül Oya", "Kurşun Yarası", "Yağmur Zamanı", "Hatırla Sevgili"... gibi televizyon dizilerinden tanıyorum.

 


 
    Bulunduğumuz oda bir arşiv odasını andırıyor; andırıyor değil bir arşiv odası. Her yer tıklım tıklım kitap, dosya, ansiklopedi ve bir sürü notlar... notlar... bir kişinin ancak sığabildiği, fakat iki kişinin zor dönebileceği bir koğuşu andırıyor. Sanki bizler de onu koğuşunda ziyarete gelmiş kişileriz. O ise avluda voltasını yeni atıp, koğuşuna dönmüş te, ısınmak için çağını demlemiş bir tutuklu. Kendisine bu düşüncelerimi söylediğim de;

 


 
"ben 1970'li yıllardan alışıkım böyle koğuş gibi yerde kalmaya !.."
 
diyor; pek anlam veremiyorum. Ancak sohbetimiz sırasında bu söylediği anlam kazanıyor. O da, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu... gibi birçok aydın ve sanatçının, yazar ve çizerin tutuklanıp, Ziverbey Köşkü'nde misafir (!) edilip, ikram (işkence) edildiği 12 Mart Askeri Darbesi kurbanı. Onun anlatıklarına geçmeden önce, aynı köşkte ağırlanan (!) İlhan Selçuk'un "Ziverbey Köşkü" adlı kitabından bazı satırları sizlere sunmak istiyorum:

 


 
"19 Ekim Perşembe 1972. Tarihi belleğime yazıp, duvara bir çentik attım. Biliyordum ki burada bir süre kalacağım. İnsan dünyadan yalıtıldı mı, günlerini şaşırır.
Her güne bir çentik.
Birden korkunç bir haykırış yükseldi. Birisi avaz avaz bağırıyor. Ciğeri sökülen bir insanın ve insanın ciğerini söken bir başka insanın sesleri köşkte yankılanıyor. Eh, bize Mozart, Bethoven ya da Münir Nurettin dinletecek değiller ya!..
Gardiyanım, köşkteki görevlilerin "gözlük" dedikleri şeyi gözlerime geçirdi. Siyah kumaştan yapılmış, içine ışık sızmasın diye pamuk tıkıştırılmış, iki elipsin yan yana gelmesiyle oluşan ve gerçekten gözlüğe benzeyen bu bant takıldığında dünya simsiyah oluyor.
-Geri dön ve yürü!
Gardiyanım ya da nöbetçim beni koridordaki ayak yoluna götürüyordu. Gözetim altında elde ve ayakta zincirlerle yestehlemek doğrusu ya kolay olmuyor. Taharetlenmek -tövbe estağfurullah- zorlaşıyor. Zincirlerin dışkılara dalıp çıkması ayrı bir sorun yaratıyor. Ne var ki bunlar önemli şeyler sayılmasa gerek. İşimi gördükten sonra bant takıldı, yine gözetim altında odama döndüm. Gardiyan gözlerimi açtı. Yatağa yattım. Bulaşık suyu gibi bir çay ve ekmek gelmişti..." İlhan Selçuk / Ziverbey Köşkü
 

    Kimbilir, belki de, İlhan Selçuk'un yukarıda duyduğu Ziverbey Köşkü'nde yankılanan seslerden birisi de Levend Yılmaz'dan gelmişti.
 
    Biz, Levent Yılmaz'ın demlediği, yukarıda İlhan Selçuk'un Ziverbey Köşkü'ndeki içtiği "bulaşık suyu gibi çay" dan farklı olan çay'ını yudumlarken, sohbetimize dönelim. Ziverbey Köşkü'ne tekrar döneceğiz. Şimdilik güzel demlenmiş çay'ın tadını bozmayalım. Çünkü işkence ile ilgili kafamdaki soruyu sormaya cesaret edemeyip; sona saklamayı düşünüyorum.
 
     Mimar olmak istiyordum...
 
    1948 yılında Ankara / Ayaş'da doğmuşum. Babam subay olduğundan dolayı Anadolu'da çok dolaştık. Annem Kırım Türklerindendi. İlk ve orta okulu Anadolu'da, liseyi ise İstanbul'da bitirdim. Mimarlık okumak istedim. Fakat üniversite giriş sınavları beni Orman Fakültesi'ne itti. Bu okulu pek severek okumadım. Bu arada 1968 olayları başlamıştı. Ben de bu olayların içinde idim. Ben Türkiye İşçi Partisi'ne girmiştim. Mehmet Ali Aybar başkan idi. Parti büyük bir sarsıntı içinde idi. Ben birden, adam yokluğunda, Şişli Lisesi'nde Lise Sekreteri oluverdim. O aralar kahve toplantıları oluyor, mitingler yapılıyor, sohbet toplantılarında zaman zaman konuşmak zorunda kalıyordum, fakat beceremiyor, zorlanıyordum. Hep hımm, yani, efendim, falan filan diye kekeleyerek konuşuyordum. Buna çok canım sıkılıyor; konuşmayı öğrenmem lazım!.. diye düşündüğüm günlerin birinde...
 
     Dostlar Tiyatrosu...
 
    Evet, o günlerin birinde, Harbiye'den Taksim'e yürürken, Dostlar Tiyatrosu'nun "Tiyatro Kursları" ilanı gözüme ilişti. Hemen oraya kaydımı yaptırdım. 1969 yılında idi yanılmıyorsam; 21 yaşında idim Dostlar Tiyatrosu'nun kurslarına başladığımda. Benden bir şiir ve parça istediler. O zamana kadar sadece tiyatro seyircisi idim. Elimde onlara sunacak oyun teksti de yoktu. Oturdum Nazım Hikmet'in İnsan Manzaraları'ndan Haydar Paşa Garı ile ilgili bir bölüme hazırlanıp sınava girdim. "Niçin tiyatro?" diye sordukları yazılı soruya verdiğim cevaptan TİP'li olduğumu anlamışlar. Meğer hepsi de TİP'li imişler. Hazırladığım Nazım Hikmet parçası da hoşlarına gidince ben sınavı kazandım. Ve böylece Dostlar Tiyatrosu'nun tiyatro kurslarına başlamış oldum. Jüride başta Genco Erkal, Şevket Altuğ, Arif Erkin, Mehmet Akan gibi değerli tiyatro yönetmen ve oyuncular vardı. O sene zaten Dostlar Tiyatrosu'nun kuruluş yılıydı. Benimle berabe başlayanlar arasında Ulvi Alacakaptan, Yavuzer Çetinkaya, Gülümser Gülhan, Erhan Gümüş, Kutay Köktürk gibi arkadaşlar vardı.
 
    Dostlar Tiyatrosu ufkumu genişletti...
 
   Ben bu tiyatro kurslarına konuşmayı, hitap etmeyi öğrenmek için girmiştim. Ancak bu kurslarla beraber bende müthiş bir tiyatro sevgisi oluşmaya başlamıştı. Ufkum genişlerken dünya görüşüm de oradaki kişilerle uyuşmuştu. Çünkü benim yaptığım mücadeleye yönelik çalışmalar yapıyorlardı. Zaten Dostlar Tiyatrosu kurulurken belli ilkelere sahipti. Anadolu'da tiyatro yapmak istiyorlardı. Bir bölge tiyatrosu oluşturmak isteniyordu. Fakat Anadolu'da bunu yapamayınca İstanbul'da Harbiye'de tiyatro kurmuşlar. Fabrikalarda işçilere tiyatro yaparak işçilerimizi bilinçlendirmek istiyorlardı. Benim de istediğim tam buydu; hem politik yaşamım hem de almak istediğim eğitim. Üç sene ciddi olarak tiyatro kurslarına katıldım. Eğitmenlerimiz arasında Mehmet Akan, Genco Erkal, Günay Akarsu, Birkan Özdemir ve Metin Deniz vardı.
 
     İlk oyun: Alpagut Olayı... 12 Mart...
 
     Dostlar Tiyatrosu'ndaki iki yıl süren bu kursların sonunda, bizden bir oyun sergilememiz istendi. Bir yıl da bu çalışma sürdü. O dönem bizim bağlı olduğumuz politik etüt içinde Emek Dergisi vardı. O dergide Alpagut'ta kömür işletmelerini anlatan bir dizi yazı yayınlanmıştı. Ücretlerini alamayan işçiler fabrikayı işgal ediyorlar, üretime geçip işletmeyi kar ettirmeye başlıyorlar. Bu işyerine bizden daha deneyimli olan Haşmet Zeybek'i gönderdik. Haşmet dönünce yazdığı yazıları ve notları tartıştık; Mehmet Akan bu notları toparladı ve oyunu yazdı. Adını da Alpagut Olayı koyduk. Rahmetli Mehmet Akan'ın çok hakkı vardır bu oyunda. Biz bu oyunu oynadık. Yavuzer Çetinkaya, İdiz Baykal, Erhan Gümüş, Latif Özalp, Gülümser Günhan gibi oyuncular vardı. Fabrikalarda, düğün salonlarında işçilere oynuyorduk. Ve 12 Mart oldu; oyunu oynayamadık.
 
     12 Mart Askeri Darbe; ZİVERBEY KÖŞKÜ...
 
     1960 Anayasası sonucu Türkiye'de yeni bir özgürlük ve aydınlanma hareketi başlamıştı. Bu nedenle insanlar baskılara başkaldırıyorlar, kendi görüşlerini açıkça belirtip mücadele ediyorlardı. Ne yazık ki 12 Mart Askeri Darbesi ile bu özgür ortam yok edildi. Onlara göre Türkiye sol düşünce ile anarşi ortamına sürüklenmektedir, sol düşünce yanlıştır ve Türkiye'yi batağa çekmektedir. Ne kadar sol düşünce içinde insan varsa gözaltına aldılar, işkence yaptılar. Darbeyi yapan komutanlar dünya kamuoyuna yaptıkları darbenin haklı olduğunu göstermek için bir beyaz kitap çıkarmışlardı. Bu kitabın en geniş bölümü ise "Sabotajlar" başlığı altında sunuluyordu. Güya işçiler ve solcular Kültür Merkezi (şimdiki Atatürk Kültür Merkezi) ve Marmara Yolcu Gemisi'ni yakmışlar, Eminönü Arabalı Vapuru'nu batırmışlardı. Bu yolla ülke ekonomisine zarar vermekteydiler. Bir sürek avı daha başlamıştı. Önce iki gemi yanıp ya da batırıldığı için Tersane işçilerine yöneldiler. Devrimci bir sendika olan Tersane-İş Sendikası yöneticilerini ve ardından da bu sendikayla ilgili aydın ve öğrencileri tutukladılar. Ben de Tersane-İş Sendikası'nda seminerler veriyordum. Bu nedenle hiçbir suçum yokken beni de tutkladılar. O dönemde ünlü olan Ziverbey Köşkü'ne götürdüler. Benim payıma Kültür Sarayı'nı yakmak düşmüştü. Daha sonra açılan mahkemede açılan dava sonucu kendimizi aklayıp, özgürlüğümüze kavuştuk. Çünkü bu üç olay da ihmal sonucu ortaya çıkmıştı. Haklarında dava açılan kimse mahkum olmadı. Yani biz suçsuzduk. 12 Mart Darbesi nedeniyle birçok aydın suçlanıp gözaltına alındı. Bu nedenle, bence Türkiye aydınları arasında en önemlisi olan Sabahattin Eyuboğlu bu nedenle kahırdan öldü.
 
 .........................................................................
 
Evet, yukarıda sormak istediğim soruyu sanırım şimdi sorabilirim... - Levend Bey, aslında bu soruyu sorup tekrar size o günleri hatırlatmak istemiyorum. Detaya da pek inmemize gerek yok. Sadece evet veya hayır da diyebilirsiniz. Ziverbey Köşkü'nde işkence gördünüz mü?..
 
Kısa süre bir noktaya baktı...baktı... sanki bir yerlere tekrar gitmiş ve geri gelmiş gibi bana dönüp:
Evet... evet... Ziverbey Köşkü'nde işkence gördüm. Hem de bir ay...
 
dedi.
 

 .........................................................................
 
Bu cümle, içeri girerken taze demlenmiş çay kokusunu ve sohbet sırasında içtiğimiz çay'ın keyfini aldı götürdü benden... İlhan Selçuk'un "bulaşık suyu gibi" dediği çay'ı hatırlattı. Bardağımda kalan çay boğazımdan geçmedi, içemedim. Ve yine kısa bir sessizlikten sonra devam etti anlatmasına:
 
     Ve Selimiye Kışlası...
 
    Ben 1 ay Ziverbey Köşkü'nde işkence gördükten sonra, 14 ay da Selimiye Kışlası'nda hapis yattım. Yaşamımda, en çok deney kazandığım, çok güzel birçok insanla beraber yaşadığım dönemdir. En çok okuduğum, Fransızca öğrendiğim, kendimi geliştirdiğim bir zaman dilimi oldu benim için. Yılmaz Güney'i de orada tanıdım; bir yatak ötede yatıyordu. Sürekli sinema üzerine konuşuyorduk. Yılmaz, dört tane senaryo yazmıştı. O da özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu senaryolardan birini filme çekti. "Arkadaş" idi bu filmi. Oysa ben senaryolarının arasında gizlenen bir devrimcinin bir kadınla olan aşk ilişkisini anlattığı senaryosunu çok sevmiştim.
 
    Ziverbey Köşkü'nden Dostlar Tiyatrosuna dönüş...
 
    Ziverbey Köşkü'nde ve Selimiye Kışlası'nda misafirliğim (!) bittikten sonra, Dostlar Tiyatrosu'na döndüm. Ben tutuklanmadan önce profesyonel kadroda "Soruşturma" adlı oyunda oynamıştım. Ben içerde iken onlar Abdülcanbaz adlı oyunu oynamışlar. Maddi sıkıntıdan dolayı tüm amatör kadroyu bu oyunda oynatmışlar. Ben de kadroya katıldım. Yönetim Kurulu'na seçildim. Üç kişilik Yönetim Kurulu'muz vardı: Genco Erkal, Mehmet Akan ve ben.
 
   Genco Erkal'ın Türk Tiyatrosu'ndaki yeri...
 
    Genco Erkal, Türk Tiyatrosu'nda çok önemli yeri olan bir tiyatro insanıdır. Hem Genç Oyuncular ile başlayan Geleneksel Tiyatro ile Batı Tiyatrosu sentezine başlamış olan ve daha sonra Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter'le çalışmış, bu işi çok iyi bilen insanlardan biridir Genco Erkal. Onun için Genco'yu çok önemsiyorum. Ancak Dostlar Tiyatrosu'nun devamı konusunda çok istekli olmadı. Sanıyorum biraz yoruldu. Sonra o dönemlerde ekonomik zorluklar yaşadı; kadro dağıldı. O dönemde çok politik tiyatro yapıyorduk. Sonuç olarak politik tiyatro kendini yok etmeye başlamıştı. Genco, biraz daha sanatsal işler yapmaya yöneldi. Ve bunları pek tartışmadık, ki biz o dönemlerde Dostlar Tiyatrosu'nda hep beraber karar verirdik. Fakat o, son dönemlerde kendi başına karar vermeye başlamıştı. Örneğin, oturur, herkesin ne ücret alacağı konusunu tartışırdık, birbirimize puanlar verirdik. Puanlara göre de alacağımız ücret hesaplanırdı. Demokratik bir ortam vardı Dostlar Tiyatrosu'nda. İç ve dış işlerimiz vardı. O dönemde abonelik sistemimiz vardı. Abonelerimize tiyatromuz daha ucuzdu. Nisa Serezli'de bilet otuz lira iken bizde iki liraydı. Tabii bu daha sonra bizi maddi zorda kalmamıza sebep oldu.
 
    Genco iyi de etti...
 
    Sonuçta Genco bu sorunları tartışmadan karar aldı ve devam etti; iyi de etti. Yanlış bulmuyorum. Biz de o konuda pek becerikli olamadık. Bir araya gelip bir şeyler yapabilirdik; dağıldık; beceremedik. Genco'nun yaptıkları Türk Tiyatrosu adına olumlu işler. Örneğin, "Bir Delinin Hatıra Defteri" yıllardır Türkiye'de oynanan tek oyundu. Genco ve Mehmet Akan çok önemli işler yaptılar. Nazım Hikmet'in şiirlerinden ilk defa tiyatro yapan Genco'dur. İlk çizgi roman Abdülcanbaz, yani karikatürden tiyatro oyununun mimarı yine Genco'dur. Aziz Nesin'in öykülerinden oyun yapma fikri Genco ve Mehmet Akan'ın fikriydi.
 
    Türk Tiyatrosu'nun mihenk taşları...
 
    Tüm yukarıdaki saydığım bu olumlu işlerin kökeni hep Genç Oyuncular'a dayanır. Mesela Ergun Köknar, Atilla Alpöke gibi kişiler de vardı aralarında. Bunlar Geleneksel Tiyatro ile Batı Tiyatrosu'nu birleştirme noktasını bulup gerçekten özgün bir Türk Tiyatrosu çıkarma çabalarında çok önemli mihenk taşlarıdır bence...
 
    Muhsin Ertuğrul bunu yapmadı!...
 
    Mesela çok ukala bir şey söylemek istiyorum; beni mazur görsünler; Muhsin Ertuğrul'un bunu yapmadığını bütün Türkiye bilir. O, hep Batı Tiyatrosu'nu oynatmıştır. Bu sentezi yapıp, özgün bir Türk Tiyatrosu'nu kurmak istememiştir anladığım kadarıyla!.. Kendisi de bunun farkında idi sanıyorum. Çok değerli çalışmalar yapmıştır Muhsin Ertuğrul. Bu olanağı vardı. Bu işi yapabilecek önemli bir tiyatro adamıydı. Bunun nedenini pek fazla bilmiyorum. Suçlamak istemiyorum, ancak yapmamış olması da canımı sıkıyor açıkçası!..
 
    Mehmet Akan...
 
    Mehmet Akan, Geleneksel tiyatroya çok yakın bir insandı. Hep o alanda kaldı. Batı Tiyatrosu'nu ve Geleneksel Tiyatro'nun çıkış noktasını çok iyi biliyordu. Bir kere Türkiye folklorunu iyi bilirdi. Folklor edebiyatını ve danslarını iyi bilenlerdendi. Bence Analık Davası oyunu üzerine kitaplar yazılmalı. Çünkü Brecht'in yaptığı çok iyi bir şey vardı: Doğu hikayesinden günümüze getirip, Brecht'çe yazmasıydı. Mehmet Akan'da Brecht'in o hikayesini alıp, Doğu perspektifinde alarak, epik öğeleri kullanarak, diyalektik tiyatroyu Türkiye'de , yine ukalaca olacak, ancak söylemek istiyorum, yapan tek insandı. Ondan önce de Vasıf Öngören'in yaptığı da Epik Tiyatro idi. Bu nedenle Mehmet Akan, Geleneksel Türk Tiyatrosu konusunda bu sentezi sağlayan önemli insanlardan biriydi. O da maalesef olanaksızlıklar nedeniyle -maalesef Türkiye kendi değerlerini çok çabuk çöpe atan bir ülke- istediklerini tam yapamadı!..
 
    Dostlar Tiyatrosu'ndaki çalışmalarım... ve hatalarım...
 
    Sabah dokuzdan gece yarılarına kadar Dostlar Tiyatrosu'nda çalışmalarımı sürdürüyordum; her işi yapıyordum; sahne dekorundan organizeye, iç işlerden dış işlere hep Dostlar Tiyatrosu için koşuşturuyordum; başka bir işim yoktu!..
 
    Bu ara büyük bir yanlışlık yaptım: Ben, "Çarşamba günü devrim yapma" hayalinde idim. Bu sosyal işleri çok ciddiye alırken tiyatroyu pek ciddiye almadım!.. Çok daha iyi bir oyuncu olabilirdim. Hiç o konuda çalışmadım. Bana küçük roller, ara roller verirlerdi. Benim daha iyi bir rol alayım diye bir kavgam olmadı. Reji çalışması hiç yapmadım. Nasıl reji yapılır? oyun nasıl yorumlanır? tiyatro akımları nelerdir? ya da epik tiyatroyu daha iyi öğrenebilirdim mesala... bu konularda çalışmalar yapmadığım için gerilerde kaldım. Örneğin Ulvi Alacakaptan iyi bir oyuncu oldu, Yavuzer Çetinkaya yazarlığa soyundu; bir iki oyun yazdı. Benim bu tip çalışmalarım olmadı. Kendimi bu yönden kınıyorum. 1979 kadar Dostlar Tiyatrosu'nun tüm oyunlarında oynadım; yaklaşık 10-12 oyun.
 
Soruşturma,
Şili'de Av,
Büyük Dümen,
Alpagut Olayı,
Düşmanlar,
Ortak,
Ezenler Ezilenler Başkaldıranlar,
Sabotaj Oyunu,
Bitmeyen Kavga,
Gün Dönerken,
Devrik Süleyman... gibi
 
     Askerlik, Dostlar'dan dışlanışım...
 
    Askerlik görevimden sonra Dostlar'a döndüm. Onlar "Tepeşir Dairesi"ni oynuyorlardı. Beni almak istemediler. Mehmet Akan beni çok politik buluyordu. 1980'li yıllarında ben TKP'li idim. O zaman TKP illegal idi. Kimseye söylemezdim TKP'li olduğumu. O ara TİP ile TKP arasında karşılıklı bir uyuşmazlık, bir kavga vardı. Dostlar Tiyatrosu daha çok TİP'li idi. Mehmet Akan aşırı derecede TİP'li idi. Benim yaptığım her çalışmayı "TKP için yapıyorsun!.." görüşü vardı Dostlar Tiyatrosu grubunda. Bu durum onları rahatsız ediyordu. Çok ta haksız değillerdi. Dolayısıyla Dostlar Tiyatrosu'nda oynama olanağı bulamadım.
 
    Bir süre tiyatrodan uzak kaldım...
 
    Yayıncılık çalışmalarım oldu. Dostlar Tiyatrosu'nun broşür ve dergilerini hazırlıyordum. Cem Yayınları'nın çocuk yayınları bölümünü yönettim. Yine sendika çalışmalarım oldu. DİSK'de kültür çalışmaları yaptım. BANKSEN'in danışmanlığını üstlendim. Fakat bu çalışmalarıma da 12 Eylül olunca devam edemedim. Çünkü bu sendikalar da kapatılmıştı. Ansiklopedi çalışmalarına başladım.
 
   Tiyatro Ansiklopedisi çalışmalarım...
 
   Çok geniş bir tiyatro arşivim var. Emekli olunca Ahmet Ümit'le bir reklam ajansı kurmuştuk. O sıralar Ahmet Ümit yazarlığa soyunmuş ben de vakit buldukça bu ansiklopedi çalışmalarımı devam ettiriyordum. Bu konuda maalesef Türkiye'de ciddi bir çalışma yok. A'dan Z'ye bir tiyatro ansiklopedisi hazırlamak istiyorum. En büyük sıkıntım malzeme eksikliği. Metin And'ın 80'lere kadar bir çalışması var. O'nun dışında Özdemir Nutku ve Sevda Şener'in de kitapları var. Kaç oyun, kaç oyuncu?.. Belgeler hep eksik ve dağınık... Elimde 4000'e yakın program dergisi var. Şehir Tiyatrosu'nun çıkarmış olduğu dergilerin yüzde 80'i elimde mevcut. Örneğin Mehmet Akan'a baktığımızda; hangi oyunu, hangi sene, nerede oynadı gibi bilgiler çıkıyor karşımıza. Bu alt yapıyı oluşturmak çok zamanımı aldı. 7-8 senemi aldı. 2000-2500 sayfası yazılmış vaziyette. 15 ciltlik bir ansiklopedi olacak. Kıstasım şu:
 
    Konservatuvar mezunu olacak, ya da en azından on oyunda oynamış olacak. En azından beş sene kesintisiz tiyatro yapmış olması da şart. Bu beş senede iki oyun oynamış olabilir... gibi kıstaslarım var.
 
    Dostlar Tiyatrosu dışında oynadığım tiyatro grupları...

1983 - Orta Oyuncular - Fırıncı Şükrü Deli Vahap ve Ötekiler
1984 - İstanbul Sanat Tiyatrosu - Küçük Adam Ne Oldu Sana
1988 - Petrol İş Sendikası'nda tiyatro eğitimi ve çalışmaları - "Grev 64" adlı oyunu yönettim.
1989 - Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun kuruluş çalışmalarına katıldım; oyuncu ve yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptım - "Zilli Zarife" ve "Mine"
1991 - Gülriz Sururi Tiyatrosu'nda oyuncu ve sahne amiri olarak görev yaptım. "Tiyatrocu", "Sokak Kızı İrma".
1992 - Dormen Tiyatrosu'nda oyuncu olarak "Hastalık Hastası" ve "Nerdeyse Kadın" oyunlarında oynadım.
1993 - Devlet Tiyatrosu'nda konuk oyuncu olarak "Don Juan"da oynadım.
2003 - Tiyatro Pera'da konuk oyuncu olarak "Bir Çöküşün Güldürüsü-Tavşan Tavşan"da oynadım.
 
     Sinema çalışmalarım...
 
    Atıf Yılmaz'la aynı mahallede oturduğumuz dönemde "Bir Yudum Sevgi"yi çekiyordu. Bana da oynamamı teklif etti. Sinema oyunculuğundan çok zevk aldım. Müjde Ar'la "Adı Vasfiye"de oynadım. Bu arada tiyatro oyunculuğuna ara verdim. Oynadığım sinema filmlerinde Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Şahin Kaygun, Ümit Elçi, İrfan Tözüm, Aydın Sayman gibi yönetmenlerle çalıştım. Oynadığım filmlerden bazıları: Bir Yudum Sevgi, Adı Vasfiye, Ah Belinda, Çıplak Vatandaş, Kaçamak, Kupa Kızı, Fotoğraflar, Berdel, Değirmen, Afife Jale, Devlerin Aşkı, Duruşma, Böcek, Namuslu, Gönlümdeki Köşk Olmasa, Janjan, Sis ve Gece, Hayat Var... gibi.
 
    Televizyon çalışmalarım...
 
    Televizyon dizi ve film çalışmalarım 1989 yılında başladı. Bu çalışmalardan örnekler: Yeditepe İstanbul, Babam ve Biz, Karanlıkta Koşanlar, Baba Evi, Çakalların İzinde, Safiyedir Kızın Adı, Gecenin Öteki Yüzü, Oğlum Adam Olacak, Hürrem Sultan, Herşey Aşk İçin, Üzgünüm Leyla, Zalim, Çemberimde Gül Oya, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Kurşun Yarası, Yağmur Zamanı, Bebeğim, Turnalar, Komiser Nevzat-Kanun Namına, Hatırla Sevgili.. gibi. TV Filmi: Cumhuriyet, Kurtuluş, Bahçeli Lokanta ve Muhallebicinin Oğlu... gibi.
 
...................................................................................
 
    Levend Yılmaz'la söyleşim burada bitiyor; ancak ben yine 12 Mart 1971 Askeri Darbesi'nin ünlü Ziverbey Köşkü'ne dönmek istiyorum:
 
Deniz Som, 12 Mart 2001'de Cumhuriyet gazetesinde şöyle yazmış:
 
"... 'Ziverbey Köşkü kötülüğü ve çirkinliği ve acıyı ve sıra dışılığı çağrıştırıyor. 12 Mart'ta işkencelerin yapıldığı yere "Ziverbey Köşkü" denmişti. Fakat "Ziverbey Köşkü" adını taşıdığı, Osmanlı'nın Tırnakçızade Mustafa Ağası'nın torunu ve Sultan Abdülaziz'in mabeyincisi Ziverbey'in köşkü değildi. Darbeciler adına işkencecilerin kullandığı köşk, Ziverbey Köşkü'nün birkaç kilometre ötesinde ve aynı yol üzerindeki "Zihni Paşa Köşkü'ydü..."
 
Bir yerde okuduğum satırlarda ise Ziverbey Köşkü için şöyle yazıyor:
 
"Müjdat Gezen tarafından satın alınıp Sanat Merkezi haline çevrilen yer..."
 
Vikipedi, özgür ansiklopedi ise Müjdat Gezen Sanat Merkezi için şu bilgiyi yazmış:
 
"Müjdat Gezen Sanet Merkezi, kısa adıyla MSM, İstanbul'da yerleşik, Ziverbey mevkiinde bulunan, içeriğinde Şan, tiyatro vb eğitimlerin olduğu bir sanat merkezidir. Tiyatro, klasik Türk Müziği, Hafif Batı Müziği, Klasik Gitar Bölümlerinde 4 yıl süresince ücretsiz olarak eğitim verilmektedir..."
 
Eğer, hakikaten 12 Mart'ta onlarca aydına, sanatçıya, yazar ve çizere işkencelerin yapıldığı yer bugünkü MSM ise, niçin bu konu ile ilgili fazla bilgimiz yok?.. Ya da olan bilgiye ben mi erişemedim?.. MSM'ye telefon ettim, "12 Mart'ta işkencelerin yapıldığı bina sizin şu anda bulunduğunuz bina mı?" diye okulun sekreterine (?) sorduğumda:
 
"EVET, burası imiş..." cevabını aldım. Birkaç sene önce Kadıköy'de Müjdat Gezen'le söyleşi yapmak için MSM'ye gitmiştim. Ancak yatında imiş, söyleşiyi yatında yapmıştım. Bu olayla ılgili nedense soru sormak aklıma gelmemişti. Ben de yukarıdaki Levend Yılmaz'la ilgili söyleşiyi hazırlarken, Müjdat Gezen'e email yoluyla bu soruyu sordum. Bir hafta geçti, yanıt gelmedi. Belki de siz bu söyleşiyi okurken, cevap bana ulaşır, ben de size daha sonra ulaştırırım.
 
    Yukarıda İlhan Selçuk'un kitabında da yazdığı gibi, Ziverbey Köşkü'ne getirilenler zaten gözleri bantlı oldukları için nereye getirildiklerini ve nerede olduklarını bilemezlerdi.
Bu konuda Levend Yılmaz verdiği iki bölümlük cevabında kısaca şunu yazdı bana:
 
Cevap 1 - Tam emin değilim, ama orası diye biliyorum. 
Cevap 2 - Arşive baktım, şimdi eminim. MSM ZİVERBEY KÖŞKÜ'nde...
 
.........................................................................................    

 Eğer, şimdiki MSM, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi'nde işkence görenlerin haykırışlarının yükseldiği bina ise; senelerdir oradan sanat ile uğraşanların acı ve çirkin ızdırap dolu çığlıkları değil de; sanat çığlıklarının yükseldiği bir bina artık orası. Müjdat Gezen'in bu konuda birkaç satır yazmasını arzu ederdim... Umarım, bu konuda daha fazla bilgisi olan(lar) belki bizleri bilgilendirir(ler)...
 

 
ADEM DURSUN
Kasım 2008
adem-dursun@versanet.de

Anahtar Kelimeler: levend yılmaz



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir