MAKALELER

Hülya Karakaş

2011.07.19 00:00
| | |
6147

Tiyatro müdürünün sıcak karşılaması ve çaylar eşliğinde tiyatro üzerine sohbetimiz, üç saat süren Berlin-İstanbul uçak yolcuğundan sonra,..


    İ.B.B.Şehir Tiyatroları’nın  “DULLAR”ından yönetmen ve oyuncu  HÜLYA  KARAKAŞ..


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın DULLAR’ıyla söyleşi yapmak için, Kadıköy Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan Fatih’e, Fatih Reşat Nuri Sahnesi’ne geldim.

2010 İstanbul Söyleşi Turu’mun ilk durağı Fatih Reşat Nuri Sahnesi idi.

Tiyatro müdürünün sıcak karşılaması ve çaylar eşliğinde tiyatro üzerine sohbetimiz, üç saat süren Berlin-İstanbul uçak yolcuğundan sonra, yaklaşık iki saat süren Kadıköy–Taksim ve Taksim-Fatih yolcuğunun yorgunluğunu üstümden attı. Bu arada yanımıza gelen bir görevli DULLAR’dan HÜLYA KARAKAŞ’ın geldiğini bildirdi.

Evet, gelelim DULLAR’a:

 

 


DULLAR...

“DULLAR”, tüm hüznü ve neşesiyle dulluk durumunu ele alan, farklı yaşlarda dul kalan kadınlar hakkında komik ve groteks, ama aynı zamanda trajik sahnelerle dolu bir revü. Alman yazar Fitzgerald Kusz’un 2004 yılında kaleme aldığı oyun, yüzyıllardır dramatik biçimde ele alınan dulluk durumunu, farklı bir açıdan mizahi bir bakışla sahneye taşıyor. Gencinden yaşlısına kocasını yitiren kadınların yeni bir hayat kurma mücadelesindeki farklı tutumlarını hüzünlü ve komik biçimde sunuyor. Kocasının ölümünden bir yıl geçtikten sonra bile gardırobu açamayan, yakışıklı komşusunu gözetleyen, köpeğini hayatının merkezine koyan, gazetede kendi ölüm ilanını gören, ölen kocasını kahraman ya da düşman ilan eden dul portreleri oyun boyunca adeta geçit yapıyor. Tramvay beklerken, mezarlıkta, bekleme odasında, cafe ya da restoranda, birbirinden oldukça farklı kadınların günlük yaşamından kesitler sunan gösteride, acı, öfke, hüzün, pişmanlık, yas ve nefret de eksik olmuyor tabii. Konularını hep günlük yaşamdan alan Fitzgerald  Kusz, erkeksiz bir hayata mahkum edilen kadın ruhunun karmaşıklığını çarpıcı diyaloglarla, kimi zaman absürd, kimi zaman erotik, kimi zaman hüzünlü, ama aynı zamanda komik bir biçimde göz önüne seriyor. Ölüm üzerine bir oyun değil DULLAR, daha çok her şeye rağmen yitirilmeyen yaşam sevinci üzerine bir oyun. Günlük yaşamın tüm enerjisi, anektod gibi sıcacık sahneler ve skeçlerle, zekice kotarılmış esprili diyaloglarla, tek ortak noktası eşlerini kaybetmek olan kadınların eğlenceli ve dokunaklı öyküleriyle karşımıza çıkıyor.

Oyunu yöneten Hülya Karakaş. Oyunun DULLAR’ı ise: Güzin Özyağcılar, Hale Akınlı, Süeda Çil, Neslihan Ayşe Öztürk ve Hülya Karakaş. Oyunu Almancadan Türkçeye çeviren Sibel Arslan Yeşilçay, oyunun oluşumunu şöyle özetliyor:

 

 

"Dullar" oyununu önce garajistanbul’da okuma tiyatrosu formunda sergilemiştim. O çalışmada Hülya Karakaş oyuncu ekibinde yer alıyordu. Çok eğlenceli ve güzel bir çalışma olmuştu, bütün ekip metni çok sevmişti. Hatta okuma tiyatrosu için Türkiye’ye gelen oyunun yazarı Fitzgerald Kusz izlediği gösteriden çok etkilenmişti ve umarım bu ekiple sahnelenir oyunum, demişti. Daha sonra İstabul Şehir Tiyatroları’nda Dullar’ın sahnelenmesi gündeme geldi ve Hülya Karakaş üstlendi rejiyi, aynı zamanda oyuncu olarak da yer aldı. İBŞT versiyonu için Hülya Karakaş ile yeniden bir dramaturji çalışması yaptık, metnin komedisinin altını çizen bir konsept oluşturduk.  Metinle epeyce haşır-neşir olduğumuz ve yazarını da tanıma fırsatını bulduğumuz için rahat bir çalışma süreci geçirdik. Hülya’yla zaten daha önce de çalışmıştık, verimli ve yaratıcı bir prova süreci sonunda herkesin içine sinen bir iş çıktığına inanıyorum. Bütün Dullar ekibine teşekkür ediyorum."

DULLAR’dan HÜLYA KARAKAŞ...

Kocaya verilen değerin söze dönüşmüş hali... Peki ya kadınların bu kocalardan sonraki halleri... Yıllarca kendine eziyet eden kocası öldükten sonra bir kadın ne hisseder, ya yetmiş yaşında dul bir kadın aşık olursa... Beş kadının kocaları öldükten sonra buluştukları bir terapi merkezindeki halleri nasıldır acaba, ne söylerler birbirlerine? Hastalıklarından bile keyif alan bu dul kadınlar sosyalleşmek için nerelere giderler? Sağlam bir gerçekçilikle, ama mizahla, sevgiyle, öfkeyle kurulmuş “Dulluk” hikayeleri... Dulluğu meslek edinen kadınların ayakta kalma stratejilerini içtenlikle anlatan bir oyun DULLAR...

Hayal dünyası geniş olan bir kuşak...

1963 Artvin doğumluyum. Anadolu kökenli biriyim. Ama taşralı (Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi. Şehirli olmayan, şehir dışından gelen. A.D.) olduğum söylenemez. Tırnak içinde taşralı olduğum söylenebilir. Okuma yazması olan, okumanın yazmanın değerli olduğu, değer verildiği, gazete ve kitap okunan bir ailede büyüdüm. Benim kuşağım, hayal dünyası geniş olan bir kuşaktı. Yapacak başka bir şeyimiz yoktu, internetimiz yoktu. İletişim araçlarımız şimdiki gibi değildi. Sadece okuyarak ve ailelerimizin, öğretmenlerimizin -çok iyi ve sağlam öğretmenlerimiz vardı- yönlendirmesiyle hayat yolumuzu buluyor, mesleklerimizi seçiyorduk. Ben hep şu espriyi yaparım: Bizim kuşağı Kemalettin Tuğcu hikayeleri ve radyo tiyatroları mahvetti. Radyo tiyatroları dinleyerek tiyatro yapmayı hayal ederdim. Oradaki (radyodaki) insanları nasıl gerçekleştirdiklerinin hayalini kurardım. Bir de çok özel öğretmenim vardı: Enver Karagöz. Çok değerli biriydi. Maalesef 1980 sonrası yaşadığı koşullar nedeniyle kanserden vefat etti. Bendeki tiyatro cevherini keşfeden insandı o. Benim tiyatrocu olmam konusunda beni motive etti. Bunu kafama soktuktan sonra tiyatrocu olmaya karar vermiştim.

Niçin tiyatro?..

Lise çağlarında janjanlı bir şeyler yapmak istiyordum. Tiyatro yaparsam, bütün erkekler benimle arkadaşlık yapmak isteyecek, daha popüler olacaktım. Çok içine kapanıktım. Edebiyat öğretmenimin yönlendirmesiyle oyunda oynadım. Şiirler okurdum. Edebiyatla bağımı hiç koparmadım. Sürekli yazardım. Piyesler yazıp, mahallede ve okulda oynardık. Asosyalliğimi sosyal gözükerek yenmeye çalışırdım.Tiyatro böyle girdi benim hayatıma.

Orman Mühendisliği...

Tiyatrocu olmak istiyordum. Ancak yolumu nasıl seçeceğimi bilmiyordum. Ailem de pek onaylamıyordu bu durumu. Hatta hiç onaylamamışlardı. Onlar, benim bir mesleğimin olmasını, bunun yanısıra da tiyatroyu da hobi olarak yapmamı istiyorlardı. Ben bambaşka bir eğitim alıp –İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Yüksek Bölümü- tiyatroya hiç ara vermeden, amatör tiyatrolarla başlayıp, üniversite tiyatrolarında sürdürdüm tiyatro çalışmalarımı.

Daha sonra ise Norveç’e gittim. Orada, Norveç – Oslo Üniversitesi’nin oyunculuk ve yönetmenlik kurslarına katıldım. Ancak tiyatro eğitimi almadım. Türkiye’ye dönünce de tiyatro çalışmalarıma devam ettim.

Oyunculuk ve yönetmenlik...

Ben, her seferinde müthiş heyecanla sahneye çıktım; tiyatro çalışmaları beni hep heyecanladırıyordu. Ancak benim daha fazlasını isteyen bir kişiliğim var. Oyunculuk evet, yaptım. Ancak tat vermemeye başlamıştı. Asıl dünyamın oyunculukta olduğunu görmemeye başladım. Oyunculuktan hala zevk alıyorum. Sahneye çıkmak benim için ibadet gibidir; çok değer veririm yaptığım işe. Yaratıcılığımın orada değil, yönetmenlikte olduğunu düşünmeye başladım. Bir şeyi yapıyorsam, o benim elimden çıkmalı diyenlerdenim ben. Bir dünya oluşturmak her zaman daha kıymetli bir şey. ‘O dünyayı ben oluşturmalıyım’ diyerek kafamı oraya yormaya başladım. Zaten hayallerimin çatısını kuran bir çocukluktan sonra buraya geldim.

Türk tiyatrosunda kadın yönetmen...

Türk tiyatrosuna baktığımda, pek fazla kadın yönetmen olmadığını gördüm. Yönetmenliği seçmem de daha çok buna bir tepkiydi. Oyunculuğu bilinçsiz olarak seçtim. Yönetmenliği ise bilinçli olarak seçtim. O bir iktidar alanıydı. O iktidar alanına tırnaklarımı geçirmem gerekiyordu. Hatta geçirmek üzere olduğumu hissedenlerin, nasıl birdenbire beni alaşağı etmek istediklerini gördüm. Bunlar da bilinçli değil aslında, alışılmış bir şey. Çünkü Türk tiyatrosu bunun üzerine kurulmuş. Dünyada da böyle. Erkek egemenliğine karşı çıkmak için yönetmenlik alanına geçtim. Niye iktidar alanı olarak görülüyor; o bir sanat alanı.

Kadın oyuncularımız daha fazla...

Türk tiyatrosunu ayakta tutan kadın oyuncularımızdır. Çünkü kadın oyuncularımız daha fazladır. Türk tiyatrosunun seyircisi de kadınlardan oluşuyor. Aslında televizyon seyircisi de kadınlardan oluşmakta. Kadınlar sanatı ve kültürü ayakta tutan en önemli ögelerdir. Kadınlar sanata daha başka bakabilirler. Oyunun okunmasını bir kadın oyuncu daha farklı okuyabilir. Bir metne kadın daha farklı yaklaşabilir. Onun beyni, algılaması daha farklı çalışıyor.

Yönetmenlik mi oyunculuk mu?

Bir dünya oluşturmanın ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu gördüm. Şimdi geldiğim bu noktada, yönetmenlik mi oyunculuk mu? dedikleri zaman, kuşkusuz yönetmenlik... Ancak oyunculuğu hiç bırakmadan yönetmenlik yapıyorum. Çünkü oyunculuk ta beni ruhsal açıdan tatmin eden bir şey. Ben bu mesleği vitrinde olmak için seçtim. Vitrinden çekilmeği hiç düşünmüyorum. Gücüm yettiğince, sağlığım elverdiğince, kendi istediğim projelerde sahnede kalmayı tercih ediyorum.

Yazmak...

Yazmaktan da keyif alıyorum. Edebiyatla hiç bağlarımı koparmadım. Oyunlar yazıyorum. Yazdığım radyo oyunları yayınlandılar, canlandırıldılar. Çocukken hayal ettiklerimi hep gerçekleştirdim. Benim yazdığım karakterleri, benim gözümde ilah olan usta oyuncular oynadılar. Olağanüstü bir şey bu benim için. Hala da yazıyorum. İlk defa bu sene Nezihe Meriç hikayelerini oyunlaştırdım. Tabi ki Nezihe Meriç’in güzel kaleminden çıktı. Fakat ben kurdum o  dünyayı oyunlaştırırken. Yazaraktan da tiyatro sahnesinde var olduğumu hissediyorum. 

Hedeflerim...

Benim hedeflerim hem çok küçük, hem çok büyük. Kendimle yarışan biri olduğum için, önüme zor modelleri koymamaya çalışıyorum. Onları gizlice takip etmeği, meslektaşlarımı gizlice sevmeyi, gizlice takip etmeyi tercih ediyorum. Zor modeller beni bir gün yanıltabilirler ve çok kırılabilirim diye düşünüyorum. Bu yüzden Hülya Karakaş’la yarışıyorum. Doğal olarak ta kimseyi kırmıyorum, kırılmamaya özen gösteriyorum. Belki de kendi gardımı alıyorum; böylece kendi savunma mekanizmamı hazırlıyorum. O yüzden de hedeflerim küçük, ama aynı zamanda yaptığım oyunların çok insana ulaşmasına çalışıyorum. Bazen popüler kişilerle yaparak, bazen de alt metnini çok iyi biçip, işleyerek ulaşıyorum hedefime. O nedenle de doğru yolda olduğumu hissediyorum. Meşakkatli ama başarılmayacak bir yol değil. Hedef kitleni belirlemek zorundasınız bu yolda ilerlerken. Sanat öyle bir şey. Hedef kitleni belirlersen, o hedef kitlesine ulaşman çok daha kolay olur. Onlar zaten, iyi iş yaptığın sürece seni takip etmeye başlarlar ve sen de o vasatın altına düşmemeye çalışırsın. Ben o hedef kitlemin içine çok fazla insan sığdırmaya çalışıyorum. Çok okuyorum, çok öğrenmeye çalışıyorum. Öğrenmeye açık biriyim. Dünya tiyatrosunu takip etmeye çalışıyorum. Paramın ve gücümün yettiğince, olanaklarım ölçüsünde, dünyanın her yerinde oyunlar seyrediyorum. Bir şehirden bir şehire mutlaka bir şey seyretmek için giderim. Yani o bir amaçtır benim için.

Cesurluk ve cahil cesareti...

Yönetmenliğe başladığımda otuz yaşlarındaydım. Çok az kadın yönetmen vardı. Burnum epeyce sürtünmüştü başlangıçta. Tecrübesiz ve deyimsizdim. Buna rağmen ilgi görmüştü yönettiğim oyunlar. Çünkü farklı oyunlardı yaptıklarım. Cesurdum, cahil cesareti vardı bende. Farklı mekanlar, farklı işler; bu güne kadar yapılan işlere benzemiyorlardı. Onları kimler yapıyor dünyada, özellikle kadınlardan yola çıkarak, takip ederek, onların işlerini görerek, bazen yanılarak, bazen çok severek. Tabii kadın erkek ayırmadan, sadece sanatçı gözüyle bakarak inceliyorum yapılan işleri. Vizyonu olan, başaran herkesi takip ediyorum. Yurtdışında isem, her seferinde üzgün dönüyorum Türkiye’ye. Ama daha bilenmiş olarak dönüyorum. Hani daha iyisi de yapılabilir diye düşünüyorum. Onlar yapıyor; bizim hiçbir eksiğimiz yok, biz de yapabiliriz.

Kadın yönetmenler üzerine... ilkelerim...

Ben, Türkiye’de yönetmenlik yapan bütün kadın meslektaşlarımı çok seviyorum. Kendi deneyimlerime dayanarak, çok zor bir şeyi hallettiklerini bildiğim için, onlar benim gözümde ulaşılmaz. Dünyada da bu böyle. Erkeklerin iktidar alanına el attıkları için benim gözümde saygıyı hak ediyorlar. Kadınların, klişe bir tabirle, daha detaycı,daha irdeleyen, daha akıl yürüten, ama duygusallığa aklı da katabilen; bir metne bundan daha iyi nasıl yaklaşırsın diye düşünüyorum. Kadınlar tiyatro alanında hep ikinci planda kalmışlar, kadın rolleri uzun bir süre yazılmamış, yazılan roller, fettan, şeytan kötü kadın; hala dizilerde aynı durum devam etmekte... Hiç düzgün karakter oluşturabilecek kadın rolleri yok. Olanlar da çok az. Shakespeare bile kadınları ikinci derecede yazmıştır. Onları da erkekler oynamıştır. Kadınlar uzun bir süre mücadele vermişler tiyatro dalında. Kadının aşağılandığı ve küçümsendiği hiçbir teksde oynamam. Hiç kimse beni o teksde oynatamaz. Bana teklif geldiğinde, kadının nasıl göründüğünü, nasıl bakıldığını incelerim. Birçok teklifi geri çevirdiğim oldu. Bu yüzden birçok dizide de oynamadım. Çünkü akılcı yazılmıyor o roller. Bir süzgeçten geçirilmiyor. Yıllardır geleneksel olarak devam eden anlayışın devamı gibi. Oysa, değişmeli artık bazı kalemler; aynı şeyleri tekrar etmeyi bırakmalılar!..

Sinema...

Ben sinemadan kaçtım. Çok güzel gidiyordu sinema maceram. Genç yaşta çok cesurca işler yaptım; çabuk yol katetmek için. Çünkü birileri, eğitim alanlar, senden bir sıfır galip başlıyorlar bu mesleğe. Oysa ki oyunculuk, tiyatro uzun bir eğitimdir. Yani mesleğe başladığınızdan ölene kadar, her gün yeni bir şey öğreniyorsunuz. Tabii daha sonra anladım; şimdi anladım bunu. O zaman, o meslekdaşlarımla aynı kulvarda yürüyebilmek için her şeyi deniyordum. İyi ki denemişim. O dönemler, birçoğuna göre cesur gelen, ama benim, oturup yeniden sorguladığımda çok açıklarım olduğunu görüyorum. Ancak çok iyi niyetle ve masumca yapılmış şeylerdi onlar. Beni Hülya Karakaş yapan işlerdi onlar. İyi ki yapmışım diyorum. O dönem cesurca yaptıklarım ilginç geliyordu; sanat camiasından ve entellektüel kesim benimle ilgilenmeye başlamışlardı. Sinema teklifleri gelmeye başlamıştı. Çok önemli yönetmenlerle çalıştım. Ama kaçından mutlu oldunuz diye sorarsanız; ben şanssız bir dönemdeydim. Bugün, o hevesim de kaçtı ya, piyasa da da çok görünmediğim için belki de teklif gelmiyordur; gelenlerin de çoğunu inceledikten sonra pek kabul etmeyip, yanaşmıyorum. Daha az iş yapıyorum, daha mutlu oluyorum.

Şehir Tiyatroları’ndaki zor günlerim...

Ben zor dönemlerden geçtim, kavgalı olduğum günlerim oldu, kurumun dışında kaldım. Ben buna rağmen o kurumda kendimi var etmeğe çalıştım. Bu kuruma çok şeyler borçluyum. Çok özel işlerimi burada gerçekleştirebilme şansına eriştim. Gencay Gürün döneminde çok genç ve deneyimsizdim. Şimdi Gencay Gürün’ün değerini anlıyorum. Ne kadar özel işler yaptığını ve tiyatro sanatının gelişmesine ne kadar katkı sunduğunu çok sonraları anladım. Ben hep bu kurumun başında kadın bir genel sanat yönetmeni olmasını hayal ettim, hep bunu dile getirdim. Her yerde bunun mücadelesini verdim. Ve sonunda biri beni duydu galiba; Ayşenil Şamlıoğlu genel sanat yönetmenliğine getirildi. Benim için o gün “milat”tı. Yeni bir başlangıç yaptım Şehir Tiyatrolarıyla. Dullar oyunu da benim ikinci virajım oldu. Çok fazla kitleyle buluştum bu oyunla. Dullar oyununda sokak dilimi geliştirdim. Kadınların o sokak dilini çok iyi bilirim. O dili sahnede kullandım. Yazar da çok züppece yazmış oyunu. Bitirim bir dil kullanmış. Fakat bitirim ve bıçkın tarafı da var. Bu bıçkınlığı Türk seyircisiyle buluşturduk. İşte orada sokak diline de ihtiyaç vardı. Yoksa bildik teksti kullansaydık, 15 oyundan sonra Türk seyircisiyle buluşmazdı oyun. Şamlıoğlu bu oyunu yönetmemi istedi. Ancak bu oyunla bir gönül bağı kurduğum içindir ki, hem yönettim hem de oynadım.

Türk tiyatrosu...

Türk tiyatrosunda oyunculuk anlamında müthiş bir erozyonun olduğunu görüyorum. Buna çok net tanıklık eden biriyim. Tiyatro, arada derede yapılan, hani şunu da yapalım da o da bir anlamda aradan çıksın diye yapılan bir iş. Oysa, tiyatro, tam tersi, ciddi ve özen gösterilmesi gereken bir sanat dalıdır. Acilen, tez elden, nasıl bir revizyon yapılacak, nasıl bir bakış açısıyla değiştirilecek; ama bunun değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani, oyunculuk erezyonu olduğunu düşünüyorum. Ne önerebilirim? Bir reçetem yok aslında... Sadece işe çok anlam yüklemeden sevgiyle, özenle ve saygıyla yapılması gereken bir iş olduğunu düşünüyorum.

Oyuncuların dostluğu...

Özel hayatımızda çok arkadaş, çok dost olmak zorundayız. Çünkü oyuncuların dostluğuna inanmam ben. Böyle bir gerçek yok zaten. Biz işimizi sahne üstünde yaparız. Dostluk sahne üzerindedir. Orada her türlü paylaşım vardır. Seyirciden şikayet etmeyelim. Onlara saygı göstermemiz gerekir. Biz seyirciden alkış almak için yapıyoruz bu işi. Bu bakar basit aslında. Bunun için de işimizi özenle yapmalıyız. Tiyatroyu her gün yeni bir hevesle yapıyorum; severek yaptığım bir hobim tiyatro. Okumak, kendini geliştirmek, meslektaşlarını takip etmek, çağdaş ritimler, çağdaş oyunlar yapabilmek için çaba göstermek; meslek böyle gelişir.

Diziler ve tiyatro...

Diziler, o dizilerde oynayan tiyatro sanatçıları için iyi oluyor. Dizilerden kazandıklarını tiyatro sanatına yatırıyorlar. Örneğin Haluk Bilginer. Meslektaş olarak saygıyı hak eden bir sanatçımız. Oradan kazandığını çok uygar ve medeni koşullarda meslektaşlarına tiyatro yapabilecek bir mekan yarattı. Ben, o tiyatroya her gittiğimde, oyunları büyük bir keyifle seyrediyorum ve içimden teşekkür edip çıkıyorum. O da tiyatro yapıyor, aynı zamanda da televizyon dizilerinde oynuyor. Şimdi onu “tu kaka” mı yapalım. Hayır!.. Oradan kazandıklarını çok değerli bir şekilde kendi tiyatrosunda değerlendiriyor..  Keşke hep böyle sanatçılarımız milyarlar kazansalar da yine yatırımlarını sanat için kullansalar. Ancak tiyatro yapmıyorsa o onun sorunudur diye bakarım. Tiyatro güzel bir sanat. Her gün canlı biri olmak zorundasın, kendine iyi bakmak zorundasın, sesin iyi çıkmak zorunda; zor işler bunlar! Herkesin kolayca yapabileceği işler değil. Tiyatro santçıları senelerce dizilerde çalışıp ta, tiyatro sahnesine dönmüyorlarsa, o onların sorunudur. Ama yapanlarında bu mesleği edebiyle yapmalarını beklerim!..

Birazcık özen, birazcık edep!..


Rol aldığım bazı oyunlar...

Dullar, Bu Da Benim Ailem, Geçmişten Gelen Kadın, Yağmur Sıkıntısı, Çın Sabahta ve Şen Makas...gibi

Yönettiğim oyunlar...

Dullar, Vasati Dört Kişi ve Kozalar...gibi

Filmler...

Yara, Tiyatro Belgeseli, Yara, Ağır Roman, Mum Kokulu Kadınlar, Türk Tutkusu, Babam Askerde, Çıplak, Zeynep Öğretmen, Şehnaz Tango, Baharın Bittiği Yer ve Bir Tren Yolculuğu...

 

Sanat yönetmenliği yaptığım filmler...

Halk Düşmanı, Ölümsüz Aşk...

Anahtar Kelimeler: Hülya Karakaş



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir