MAKALELER

Arif Keskiner

2010.09.04 00:00
| | |
12384

Paylaş:
Bu ara 28 Ekim - 9 Kasım tarihleri arasında İstanbul'da yapacağım "Söyleşi Turu"mun hazırlıkları ile meşgulüm...



 

     Yönetmen, gazeteci, prodüktör, yazar ve işletmeci, Türkiye'nin "Çiçek Arif"i ARİF KESKİNER...
 
     “Ey Sanat! Seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem, yuf olsun!!!”
 
    Bu ara 28 Ekim - 9 Kasım tarihleri arasında İstanbul'da yapacağım "Söyleşi Turu"mun hazırlıkları ile meşgulüm. Daha önceki Söyleşi Turlarında yaptığım gibi, "İstanbul kazan ben kepçe" oyundan oyuna, söyleşiden söyleşiye koşuşturup duracağım. Söyleşi listemin adları aşağı yukarı belli oldu. Söyleşi yapacağım sanatçılarımız yine "Yaşamlarını Tiyatroya Adayanlar"dan. Bildiğiniz gibi "Yaşamlarını Tiyatroya Adayanlar" adlı 39 söyleşinin yer aldığı kitabım, yaklaşık altı aydır kitap piyasasında yerini aldı. Gördüğü ilgiden cesaret alarak ikincisinin hazırlıklarına da yavaş yavaş başladım.
 
    Gelin hep beraber, Berlin'deki Nar-Bar'a bir kaç saatliğine de olsa demir atan anılar denizinin kaptanı Arif Keskiner’in peşine takılıp onunla birlikte anılar denizine açılalım.
 
    Tiyatro sahnelerinden ve ‘SAHNE TOZU’undan biraz uzaklaşsak ta, SANAT’tan uzaklaşmayalım...
 
    Geçenlerde (17. 09. 2010) Cumhuriyet gazetesinde, Zeynep Oral, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 35. Ölüm Yıldönümünde yazmış olduğu yazıyı severek okudum. İşte sizlere birkaç satır:

 


 
“Ey Sanat! Seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem, yuf olsun!!!”
 
    Bu sözleri kendimi bildim bileli benimsedim. Öylesine benimsedim ki, mesleğe başladığım günden beri en büyük çabam bu oldu: Sanatı, sizlere de musallat etmek!
 
    Siz de sanatı başkalarına musallat edin ki, yeryüzünü ve ülkemizi biraz daha yaşanabilir kılalım...
 
    Bu sözlerin sahibi, ben değilim. Bunu söyleyen Bedri Rahmi Eyüboğlu... (1911- 21 Eylül 1975) Renklerin ustası, sözün ustası, şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu..."
 
    İstanbul sanat camiasının buluşma adreslerinden biri olan "Çiçek Bar"ın sahibi yönetmen, yazar, film yapımcısı ve işletmeci Arif Keskiner, "Diyalog Edebiyat Günleri"nin misafiri olarak sevenleriyle Berlin'deki Nar-Bar'da buluştu.
 
    Al Yazmalım Selvi Boylum, Otobüs, Kapıcılar Kralı, Maden, Köşeyi Dönen Adam, Piano Piano Bacaksız, Hazal gibi filmlerin yapımcısı olan Arif Keskiner, Aydemir Akbaş'ın Hüsnü Tiplemesi'ni de sinemaya kazandırmış, "Bay Alkolü Takdimimdir" adlı televizyon dizisini de TRT için çekmiş.
 
    Okumak için geldiği İstanbul'da 17 yaşlarında iken birdenbire şair ve sanatçıların arasına katılmış, daha sonra ise Yılmaz Güney, Abidin Dino, Yasar Kemal, Orhan Kemal ve Demirtaş Ceyhun gibi Adanalı sanatçılarla tanıştıktan sonra Yeşilçam'ın film yapımcıları arasına girmiş.
 
    Uzun süre Yılmaz Güney'in menajerliğini de yapmış olan Arif Keskiner, 1938 Adana Osmaniye doğumlu. Gazetecilik, bulaşıkçılık, fotoromancılık ve film yapımcılığı gibi işlerle uğraşan Arif Keskiner, belgesel film yapımcılığı sırasında iflas edince, bürosunu bara çevirip "Çiçek Bar" adını verip "Çiçek Arif" ismini almış.
 
    Son yıllarda da anılarını yazmakla meşgul olan Arif Keskiner'in ilk kitabı "Çiçek Gibi" idi.
 
    Bu kitap için onun beraber çalıştığı sanatçı dostlarının yazdıklarını beraber okuyalım:
 
"Arif kirvemin bu anıları, kesinlikle anı değil salt, aynı zamanda da aydınımızın 1950'lerde başlamış bohem yaşamının tarihi, hiç kuşkunuz olmasın. Üstelik, olağanüstü yalınlıkta, ustaca yazılmış. Okudukça tadına varacaksınız ve doyamayacaksınız. Eminim..." - Demirtaş Ceyhun.
 
"Yakın geçmişimizin Beyoğlu ağırlıklı Türkiye'sinde paylaşılan bir yaşamı çekincesizce gözler önüne serdiği için Arif'in eline sağlık." - Cengiz Alpman.
 
" Çiçek Gibi Arif'in ne zaman keyiflense ettiği kelamdır. Kitap da öylesine keyifli..." - Birol Kudatgu.
 
"Kitabı kapattığımda bir süre kaldım öylece. Tadı tamağımda değil, belleğimde kalmıştı..." - Tunç Başaran.


"Arif Keskiner'in anılarını okurken zaman zaman gözlerim doldu, zaman zaman da gülümsedim. Anıları okuduktan sonra da Arif'e, "Bu malzemeden bir roman yazabilirdin" dedim. Çiçek Gibi gerçekten de bir Orhan Kemal, hatta bir Dickens romanının zengin malzemesini taşıyor." - Atıf Yılmaz.
 
    Birinci kitabını takip eden "Yine mi Çiçek" adlı ikinci kitabında da, sinema, basın, sahne, edebiyat dünyasının ünlüleriyle ilgili olayları ve figüranlıktan yapımcılığa, senaryo yazımından oyuncu keşfine, fotoroman yöneticiliğinden sinema yönetmenliği günlerini tam bir dürüstlükle anlatıyor.

 


 
    Anılarında Aydemir Akbaş'ın Nükhet Duru'ya olan aşkından, Türkan Şoray'ın bir kameramanla yaşadığı aşkı ve Yılmaz Güney'in "Umut" filmini nasıl yurtdışına kaçırdığını, Kadir İnanır, Sinan Çetin, Kemal Sunal, Yaşar Kemal gibi sanatçılarla yaşadığı anıları kendine has diliyle anlatmış.
 
    Ve son kitabı "Elbette Çiçek"e ise, Rusya'dan başlamış anlatmaya Çiçek Arif.
 
    Evliliği bile baştan sona renkli bir serüven. "Selvi Boylum Al Yazmalım" filminin çekim ve ödül öyküleri. 12 Eylül Darbesi'nin açtığı, sarılması güç yaralar. Ünlü gazeteci Halit Çapın'ın kendini anlattığı ve Engin Cezzar tarafından oynanan, "Bay Alkolü Takdimimdir"in maceraları ve Arif Keskiner'in yaşamının olmazsa olmazlarından dünü, bugünüyle Bodrum. Kadir İnanır, Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Duygu Asena, ya da Erkan Mumcu, Mesut Yılmaz, Ahmet Priştina gibi yüzlerce ismin de yer aldığı bir anılar denizi...

 


 
    Berlin'deki Nar-Bar'a bir kaç saatliğine de olsa demir atan anılar denizinin kaptanı Arif Keskiner, biraz soluklandıktan sonra, bizleri de yanına alarak tekrar anılar denizine açıldı.
 
    Sohbette anlattıkları, yazmış olduğu üç kitabın özeti sayılabilir. Ses alma cihazımdaki anlattıklarını kağıda döktükten sonra her üç kitabında bazı bölümlerini tekrar okudum. Bazı bölümlerde ufak tefek zararsız değişiklikler var. Fakat ben anlattıklarına hiç dokunmadan, olduğu gibi sizlere aktarmayı uygun buldum. Sadece benim Berlin'de çekmiş olduğum renkli fotoğrafların dışında, söz konusu olan bazı sanatçı arkadaşlarının siyah beyaz fotoğraflarını "Çiçek Gibi" adlı kitabından aldım. Yılmaz Güney, Demirtaş Ceyhun, Yaşar Kemal, Senih ve Sayra Orkan, Kadir İnanır, Yaman Okay... gibi.
 
     Kafama balyoz gibi vuran anılar...
 
    Etrafımdaki arkadaşlarım hep anılarımı yazmamı söylediler. Fakat ben devamlı kaytardım. Çünkü anı yazmak ciddi ve sorumluluk isteyen bir iş. Yazdıktan sonra da bana şunu sordular:
 
"Yahu sen bu anıları yazarken not mu aldın, günce mi tuttun?.."
 
    Hayır, ben ne günce tuttum, ne de aldığım notlar vardı. Ancak biz farkında olmadan, sözlü olarak bazı şeyleri kendi hayatımızdaki yaşadığımız ilginç olayları sürekli sohbetlerimizde dile getiririz. Ancak bu anlatılanlar zaman zaman tekrarlanır durur bu sohbetlerde. Üç sene beş sene sonra yine benzer bir sohbette yine aynı anıyı veya anıları anlatırsınız. Bunu sanki sizin belleğinizde yeni baştan yazılıyormuş gibi görürsünüz. Bende de böyle oldu. Demek ki bu anıları zaman zaman çeşitli yerlerde anlattım ki, çoğu belleğimde kalmış. Anı yazmanın toplumsal ve tarihsel sorumluluğunu gördüğüm için hep erteledim. Zaman geldiğinde bu anıların toplamı kafanıza balyoz gibi vurup sizi yazmaya zorluyorlar...
 
     İlk anı yazmaya başladığım an...
 
    Yıllar önce -on yıl önce filan- Strasburg'taki bir film haftasına davet edilmiştim. "Bir şartla gelirim; üç gün önce!.." dedim. "Niçin" diye sorduklarında: "Yaşar Kemal'e Strasburg Üniversitesi profösörlük ünvanı veriyor. Ben de o törende bulunmak isterim" cevabını vermiştim. Yaşar ağabeyimin mutluluğunu paylaşmak istemiştim. Ve gittim. Server Tanilli de oradaydı. Onlarla birlikte olmak çok keyifliydi. Yaşar Kemal'e törenle verilen profösörlük ünvanı bizleri çok duygulandırmıştı. Bu anı yazma fikri de orada geldi aklıma. Oturdum yazmaya başladım. Akşama kadar odamdan çıkmadan çalakalem birşeyler yazmaya yazdım, kenara koydum. Türkiye'ye döndüğümde valizimi açtım; o yazmaya başladığım anılarım da ortaya çıktı. Yine kenara koydum. Birkaç gün sonra okudum ve gördüm ki, dehşet bir şey yazmışım.
 
     Edebiyat yapmışım; yırtıp attım...
 
    Hani deriz ya "edebiyat yapma, bırak Allahaşkına!.." Ben de edebiyat yapar bir halde buldum kendimi. Dilim başka, sözüm başka, sözcüklerim başka...
 
    Kendi kendime "Arif, sen bu işi beceremiyeceksin!.. şunları yırt at!.." dedim ve yırtıp attım. Fakat bir kere kurt içime girmişti; "Ben bunu yazarım, ama nasıl?" diye başladım düşünmeye. Çünkü belli kurallara göre yazmak gerekiyordu. Bir kere yalansız yazmam gerekiyordu. Yaşamadığım şeyleri yazmayacaktım. Eğer tanık olmadığım bir olay varsa, tanık olan kişinin ağzından yazacağım, anlatacağım. Sorumlu olmak durumunda idim, bütün yaşayan arkadaşlarıma, dostlarıma, tarihe. Yoksa yüzüme vururlar; "hayır, o olay böyle değil de; şöyle olmuştu derlerse hapı yuttum demektir!..
 
      Üslup bulmam gerekiyordu...
 
    Yazacaklarımı bir üslupla yazmam gerektiğini düşündüm. Bir üslup bulmam gerekiyordu. O üslup ne olmalı? diye düşünürken; birden sözlü halk edebiyatının kaybolmakta olduğu aklıma geldi. Çocukluğumda dinlediğim masal anlatıları gibi bir anlatım üslubuyla anlatmayı denemek istedim. Sonra da oturdum yazmaya koyuldum. Tabiki bunun bir sistemi daha vardı; onun da kolayına kaçtım; doğrusunu söylemek gerekirse; dedim ki, ben kronolojik sırayla yazmalıyım yazacaklarımı. Yazdıklarım beğenildi. Demek ki bu işi başarmışım.
 
      Sürmeli Emine...
 
    1938'de Adana'nın Osmaniye ilçesinde doğmuşum. 5-6 yaşlarında Osmaniye'de otururken, tabi o zaman ne radyo ne de televizyon var, amcamlara çok güzel bir kadın gelirdi. Otuz yaşlarında, kara gözlü, siyah saçlı, ince yüzlü. Adına da Sürmeli Emine derlerdi. Sürmeli Emine geldiğinde, bizim aile toplanır -80-100 kişi- üst üste oturur Sürmeli Emine'nin anlattıkları Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin hikayelerini dinlerdik. İşte ben anılarımı yazmaya başladığımda Sürmeli Emine'nin üslubunu hatırladım.
 
     Kuduz olayı ve "Çocuklar Çiçektir" filmi...
 
    7 yaşında idim. Birinci sınıfa gidiyordum. O zaman annem, babam, ben, benim küçüğüm ve babaannem, hepimiz bir göz odada yatıp kalkardık. Elektirik filan nerede; yok. Sokakta oynarken, benden büyük bir çocuk koşarak geldi, "Arif, Yılmazların evi nerede?" diye sordu. "ileride, solda. Ne var?" diye sordum. "Bizim bir köpeğimiz var. Yılmaz'ı ısırmış. Köpek kuduzmuş" dedi. Der demez, ben eve koştum. Çünkü aynı köpek bir gün önce bahçeye su arkını açmak için gittiğimizde beni ısırmıştı, ben ciddiye almamıştım. Sabaha kadar beni uyutmadılar. Belediyeden duyuru yaptılar "köpeğin ısırdığı başka kimse varsa sabah belediyenin önünde toplansın" diye. Sabahleyin babaannem elimden tutup beni belediyenin önüne götürdü. 17 çocuktuk. Belediyenin sağlık memuru köpeğin ısırdığı bütün çocukları alıp Adana'ya götüreleğeceğini söyledi. Biz, işin tehlikesinden habersiz 17 çocuk Adana'ya gideceğimiz için seviniyorduk. Babaannem "Ben torunumu göndermem!.." dedi. Belediye sorumlusu "Tamam hanım, sen de onlarla gideceksin" dedi. Babaannem ve 17 çocuk hepimizi tirene bindirip Adana'ya yolcu ettiler. İlk defa trene binmiştik. 1945 seneleri idi. Adana'da bizi karşıladılar. Çorba ikram ettiler. Kahvaltıda çay içtik. Biz köyde böyle şeylere alışık değildik. Derken hastaneye götürüldük. İğneleri görünce korktuk. Korkudan kaçanlar oldu. Babaannem kaçanları şikayet etti. Kaçanlar yakalandı. Babaannem tekrar kaçmasınlar diye hepsini birbirine bir iple bağlayıp, ipin ucunu da kendisine bağladı. O resmi hiç unutamıyorum; Adana'nın Taş Köprüsü üzerinden geçen 17 çocuk ve 80 yaşında babaannem...Hala o fotoğraf gözümün önünde. Çok uzun zaman sonra kardeşimin isteği üzerine ben bu hikayeyi "Çocuklar Çiçektir" adı altında filme çektim. Tarık Akan, Necla Nazır ve Tuncer Necmioğlu oynamışlardı.
 
     İlk işim nalbant asistanlığı idi...
 
    Babam ailenin en küçüğü idi. Dedem 11 kadınla evlenmiş. Babam nalbant idi. Ben de onun yanında ona "asistanlık" yapardım. Ailenin çiftliği de var. Fakat babam çiftlikle ilgilenmezdi, çiftliği diğer kardeşleri işletirlerdi. Babamın payına yılda bir at arabası yüklü 8 çuval buğday düşerdi. Bu da ailemizin senelik ekmek ihtiyacını karşılardı. İlkokuldan sonra ortaokula başlayacağım. Elbise lazım, fakat alacak para yok. Annem okul için bir kazak örmüştü, okula ilk gün onu giyip gitmiştim. O zamanlar köy enstitüleri vardı. Ancak şehirlileri almıyorlardı. Biz Osmaniyeli idik. Osmaniye'yi de şehirden sayıyorlar. Onun için ortaokula gitmek zorunda idim. 29 Ekim günü okula gittim. Benimle beraber üç dört kişi daha elbisesizdi. Bütün okulun öğrencileri elbiseli. Öğretmen bizi bir kenara ayırdı, bize "utanmıyor musunuz bu kıyafetle okula gelmeye?" dedi. Bizler ağlayarak evlerimize gittik. Fakat 29 Ekim törenini diğer okul çocuklarına çaktırmadan halkın arasından hüzünle seyretmiştik. Ortaokulu hiç kalmadan bitirdim. Fakat bu kez liseye gitmek sırası gelmişti. Babam sürekli "Oğlum, nalbantlık altın bir zanaattır. Bu bileziği koluna takıp, baba mesleğini devam ettireceksin!.." derdi. Benim kafamda ise okumak vardı. Yüksek okulda okumak istiyordum. Babamsa "okutamam, param yok!.." diyordu. Bu arada okullar açılalı iki ay olmuştu.
 
     Aile olarak Halk Partili idik...
 
    Ailece Halk Partisi'ni tutardık. Sadece Muharrem amcam Demokrat Partili idi. Okul konusunda kendisine yalvarıp, yardım istedim. Beni Adana'ya okumaya götürdü. Beraberce Adana'daki Demokrat Parti binasına gittik. Rahmetli İsmet Uslu, genç bir parti başkanı, lise müdürünü aradı. Lise müdürü "okullar açılalı iki ay oldu, bu çocuk yetişmez, yer yok, olmaz!.." deyince; ticaret lisesini teklif etti bana. Ben de Adanaya gelmişken geri gitmeyip, ne olursa olsun bir yerde okula başlamak istiyordum. Kabul ettim. Oradaki jimnastik hocası ortaokuldan öğretmenimdi. Benim velim oldu ve ben onun kefaletiyle okula başladım. Bir arkadaşımla, bir sene zeytin ekmekle bir kışı geçirdik; sınıfımızı da geçtik. İkinci sınıfa başlamadan arkadaşım Mersin'e ablasının yanına gidince yalnız kaldım.
 
      ... Ve İstanbul düşü...
 
    Okul arkadaşlarımın bazıları tatilde İstanbul'a giderlerdi. Gelince de hep İstanbul'u anlatırlardı. Ben de hep İstanbul'a gitmeyi düşlerdim. İstanbul'a gider, iş bulur, okurum diye düşünüyordum. Ve İstanbul'a gitmeye karar verdim... Bize verilen 8 çuval buğdayın bir çuvalını ikiye bölüp, çünkü ağırdı, götürdüm sattım, 24 lirayı alıp Adana'ya gittim. Velim olan jimnastik hocasına gözyaşı dökerek yalvardım. Trene binerek İstanbul'a geldim. 15 gün bir otelin merdiven altında kaldım. İş aradım. Cağaloğlu'nda yazıhanesi olmayan bir avukatın yanında 40 lira aylıkla işe başladım. İki ay sonra aldığım para 30 liraya düştü. O ara babamdan bir telgraf geldi: "Hastanedeyim, bana 50 lira gönder!.." Sultanahmet Ticaret Lisesi'ne de yazılırken de, "kimsem yok" diyerek, okul müdürünü veli yapmıştım. Hemen müdüre çıkıp telgrafı gösterdim, "bana 50 lira lazım" dedim. Bir mektup yazarak beni İş Bankası'na gönderdi. Ancak askerliğimi yapmadığım için beni bankaya almadılar. Oradan da Sansaryan Hanı karşısındaki bir nakliyat ambarı'na gönderdiler. Oradaki kişinin de adı Arif idi. Bana babama göndermem için 50 lira verdi. Ve böylece 60 lira aylıkla Uşak Nakliyat Ambarı'nda işe başladım. O kadar çok çalıştım ki, aylığım 6 ay içinde 100 liraya yükseldi.
 
     İstanbul'u tanımaya başlarken...
 
    Masraflarım artmaya başlamıştı. Çünkü İstanbul ilk geldiğim günkü gibi değildi; İstanbul'u tanımaya başlamıştım. Bu arada Adana aksanını unutmaya başlamıştım. Konuştuğum dili kimse anlamıyordu. Sınıfta çok çalıştığım halde öğretmen bebi bir türlü anlamıyordu. Sınıfta rezil oluyordum. Ticaret Lisesi'nden sonra ise Yüksek Ticaret okudum.
 
     Polis misin lan?..
 
    1956-57 yıllarıydı sanırım, İstanbul'da gezerken, birden Senih Orkan'ı gördüm. Senih'i görünce sanki akrabamı görmüş gibi sevinmiştim. Senih Orkan o zaman sinema ve tiyatroda oynuyordu. Onu uzaktan takip etmeye başladım. Bir yolunu bulup, onunla tanışıp, sohbet etmek istiyordum. Onu takip ettiğimi anlamış olacak ki, hızlandı. Ben de hızlandım,köşeyi dönünce, ben de döndüm. Baktım Senih durmuş bana bakıyor: "Polis misin lan?" dedi. "Yok ağabey, ne polisi, Sayra'nın (Senih Orkan'ın kardeşi Sayra Orkan) arkadaşıyım" dedim. "A, öyle mi" dedi ve sohbet etmeye başladık. Bana "Sanata bulaşıklığın var mı?" diye sordu. Ben de şiir yazdığımı söyledim. Osmaniye'de iken yazdığım birkaç şiir ve öykü çarşamba günleri çıkan bir gazete de yayınlanmıştı. Kendisine bunları anlattım. Bana içki içip içmediğimi sordu, "içerim ağabey" dedim. "Paran var mı?", "var" dedim. "Hadi gel benimle" dedi ve beraber Harbiye'den Tünel'e geldik...
 
     Meyhanede sanatçılarla tanışıyorum...
 
    Senih Orkan'la beraber Tünel'de Bacı adlı bir meyhaneye girdik. İçerde büyük bir yuvarlak masanın çevresinde Salih Tozan, Muazzez Akçay, Kemal Ergüvenç oturuyorlar. Beni göstererek "şair arkadaşım Arif" diyerek beni tanıştırdı. Ben kıpkırmızı olmuştum. İçeride başka çok kalabalık olan bir bölüme girdik. Uzun bir masaya oturduk. Beni onlara da "Adanalı genç şair arkadaşım Arif" diye tanıştırdı. Masada Adanalı Demirtaş Ceyhun, Edip Cansever, Fikret Hakan, Yüksel Arslan, Şükran Yurdakul var. Şükran Yurdakul, "Delikanlı, oku bakalım bir şiirini" diyerek bir şiir okumamı istedi; okudum. "çok kötü bir şiir, bir tane daha oku" dedi, yine okudum. Edip Cansever "Ne gidiyorsun çocuğun üstüne lan!.. Bırak çocuğu, yaza yaza öğrenir nasılsa..." deyince, ben yerin dibine girdim.
 
"Bu Osmaniyeliler eşkiya olurlar"
 
    Masadaki yerim Demirtaş Ceyhun'un yanında idi. Kendisini yazılarından biliyordum. Bana "Ben de Adanalıyım gardaş, içinden misin?" diye sordu. "Osmaniyeliyim." dedim. Ve masadakilere anlatmaya başladı:
 
"Bunlar, Kanlı Geçit'i tutarla, ellerinde mavzerler, geleni geçeni soyarlar" dedi. Ben tabii içimden Demirtaş'a küfürler ediyorum. Ve devam etti anlatmaya:
 
    "Bunlar mavzeri yastık yapıp yatarlar, sabahleyin kalkar, gerinerek, "Allahım, ya uğurlu bir kısmet gönder, yoksa iki kulunu temizlerim, diyerek Allah ile pazarlık yaparlar" dedi. Ertesi günü tekrar oraya gidiyorum. Ancak tek başıma içeri girmeye cesaret edemiyordum. O anda Yüksel Arslan'a rastladım. "Vay Arifim, haydi meyhaneye gidelim" dedi. Gidiş o gidiş... bir daha da oradan çıkamadım. Bacı meyhanesi ve daha sonra Baylan Pastanesi, arkasından Lefter'in meyhanesi derken, bütün bu mekanlar hayatımda birer üniversite oldular.
 
      O zamanlar Geyik Muhabbetleri değil, sanat konuşulurdu...
 
    Meyhane öncesi Baylan Pastanesi'ne gidildiğini sonradan öğrendim. Bütün sanat çevresi meyhane öncesi burada buluşurdu. O zamanlar şimdiki geyik muhabbetleri değil de, şiir, film konuşulurdu. O hafta örneğin Varlık Dergisi'nde kimin şiiri çıkmış, kimin üzerine yorum yapılmış. O şiir üzerine konuşulur, tartışılırdı. Metin Erksan'ın son çektiği film üzerine konuşulurdu. Konumuz hep sanattı. Nazım'ın şiirleri okunur, tartışılırdı. Ben hep böyle öğrendim.
 
     Yaşar Kemal'i ilk tanıyışım...
 
    Sultanahmet'te kaldığım yıllarda, aynı mahalleden komşum, İstanbul Erkek Lisesi'nde okuyan Ergin Günçe diye bir arkadaşım vardı. Ben o ara şiirin yanında bir de roman yazmaya başlamışım. Ergin'e zaman zaman onları okuyorum. Ergin'de şiir yazıyor. Onun yazdıkları benimkilerden daha güzel. İlk defa Ergin'den -Allah rahmet eylesin; çok genç yaşta uçak kazasında ölmüştü- bir Nazım şiiri duydum. Bir gün sonra bana "ya, sen Osmaniyelisin değil mi?" diye sordu. "Sen Yaşar Kemal'i tanıyor musun?"... ve beni Yaşar Kemal'le tanıştırdı. Beraber Cumhuriyet gazetesine geldik. Yurt Haberler Servisi yazan bir kapıyı çalıp içeri girdik. Birden karşı masadan iri yarı bir adam kalktı ayağa; bir gözü biraz sakat gibiydi. "Vay Erginciğim!.." diye bağırdı. Ergin beni Yaşar Kemal'e göstererek "Yaşar Ağbi, bak sana hemşerini getirdim" dedi. Yaşar Kemal "Kimlerdensin lan?" diye sordu. "Hösemağalardan" dedim... “... "Hay senin sülaleni!.." dedi... "Kimin oğlusun?"... "Nalbant Hasan'ın"... "Haa, o zaman başka" dedi. Yandaki masadakilere beni göstererek "Hemşerim çocuklar, ben onların çiftliklerinde çok pamuk topladım" dedi. Babamı sordu, çay içip sohbet ettik. Dışarı çıkarken Yaşar Kemal'in oğlu olarak çıktım odadan. Ondan sonra da Yaşar Kemal benim hayatımda çok önemli bir yer işgal etti. Bir baba-oğul gibi hala ilişkimiz sürer.
 
      İlk filmim Cilalı İbo ile...
 
    Aralarına girdiğim sinemacı ve edebiyatçı grubuyla, Bacı Meyhanesi, Lefter'in Meyhanesi ve Baylan Pastanesi'nde devamlı buluşuyoruz. Bir gün meyhanede içiyoruz; "Nuri ağbi, film nasıl çekiliyor? ben hiç görmedim" diye sorunca.. "Yarın Cilalı İbo Perili Köşkte filmini çekiyorum, yarın gel gör" dedi. Cilalı İbo rolünde Feridun Karakaya oynuyor. Koca bir hangarda film çekiliyor. Nuri ağbi beni görünce "hemen hemen" diye bana seslendi. Nubar Terziyan'ı çağırdı. "Şu Arif'e bir postacı elbisesi giydiriver" dedi. Ben tabii itiraz ettim. "Ya, ben anlamam, oynayamam" dedimse de, beni giydirip rolümü tarif ettiler. Film çekildi. "Ben gidiyorum" deyince de"Hayır yemek yiyeceğiz" deyip kalmamı istedi. Talaş Kebabı'nı ilk defa orada yedim. Cebime de elli lira koydu. Nuri ağbi "akşama kaybolma, içkiler senden" dedi. O akşam elli liranın yirmi lirasını içkiye yatırdım. Bu arada ilk defa sinemaya da adım atmış oldum. Nuri bana biraz kıyak olsun, biraz da dalga geçerek, jeneriğe adımı yazmış. Film bütün Türkiye'de oynadığı gibi, Osmaniye'de de oynuyor. Filmi seyredip, ismimi okuyan Osmaniye'deki mahalle arkadaşlarım "Haydi Hasan Emmi'ye gidelim, oğlunu özlemiştir, gelsin de filmi görsün" diyorlar ve babamı sinemaya götürüyorlar. Babam hayatında hiç sinemaya gitmemiş. Filmi seyrederken, tam benim sahnem gelince "Bak, Hasan Emmi şimdi oğlun Arif geliyor" diyorlar. Babam seyrederken bir küfür sallıyor: "Ulan, bir de bizi kandırıyor İstanbul'da okuyorum diye; gitmiş orada postacı olmuş! Suyu mu çıktı Osmaniye'nin... mademki postacılık yapacaktın niye İstanbul'a gittin!" diyor. Babam sonraları anlatıp anlatıp gülüşürdük.
 
     Yılmaz Güney...
 
    Yılmaz'la ilgili bilgileri bana o'nun liseden sınıf arkadaşı Hülagü Tunç anlatmıştı. Yılmaz hasta bir sinema meraklısıydı. Sinema Yılmaz'ın her şeyiydi; aşıktı sinemaya. Sinemayla ilk defa Dar Film'de çalışarak tanıştı. Gecesi gündüzü hep sinemaydı. Önce Ankara'da hukuk öğrenimine, sonra İstanbul'da iktisat okumaya başladı. Ben o tarihlerde, 1958 olsa gerek, tanıştım Yılmaz Güney'le.Yılmaz ilk önce Atıf Yılmaz, arkasından Orhan Kemal ve Yaşar Kemal ile tanışıyor. Onlar da o yıllarda Yeşilçam'a senaryo yazmaktalar. İlk defa ise Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Bu Vatanın Çocukları"nda küçük bir rol oynadı. Yılmaz Güney'de o aralar dergilerde hikayeler yazıyor. Daha sonra Yaşar Kemal'in yazdığı "Alageyik" filminde başrol oynadı. Atf Yılmaz'la beraber senaryo yazmaya başlıyor; onda yatıp kalkıyor. Bu arada paraya ihtiyacım olduğu için ben de Tatlı Bela filminde Orhan Günşiray ve Neriman Köksal ile beraber oynayıp okul masrafını kazanıyorum.
 
     Boynu Bükük Öldüler...

    Yılmaz, yazdığı "Üç bilinmiyenli denklem" adlı öyküsünden dolayı yargılandı; bir sene altı ay sürgüne gönderildi. Paşa Kapısı Cezaevi'nde yattı. Daha sonra Nevşehir Hapisanesi'ne gönderildi. Oradan bana haber gönderip bir daktilo istedi, alıp gönderdim. Ve orada ilk romanı "Boynu Bükük Öldüler"i yazdı. Sonra da Konya'ya sürgüne gönderildi.
 
     "Ben artist olacağım"...
 
    Konya'dan geldiğinde, bir akşam sohbet ederken "Bana beş takım elbise diktirin, ben artist olacağım!.." dedi. Bense ona, iyi bir rejisör olduğunu, artistliği unutmasını söyledim. Ertesi gün beş takım elbise siparişi verdik. Yılmaz yeni elbisesini giyip sokağa çıktı ve artist gibi yürümeye başladı... ve dediğini de yaptı; Adana'da "İkisi de Cesurdu" filmini hem yönetti hem de oynadı...
 

 
ADEM DURSUN
Ekim 2010
[email protected]

Anahtar Kelimeler: Arif Keskiner



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir