
Sanatı kepçeleyen buldozerlerin gürültüsü eşliğinde TARIK PAPUÇÇUOĞLU ile yapılan bir söyleşi...
Son yıllarda televizyon dizilerini saymak imkansız hale geldi. Bazen yeni bir dizi başlıyor; dizide rol alan sanatçıların içinde severek izlediğiniz sanatçıları görüyorsunuz. Ancak birkaç haftadan sonra; dizinin günü ve saati geldiğinde, televizyonun karşısına geçiyor, bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz... maalesef dizi programda yok... Yani kaldırılmış. Üzülüyorsunuz. Kaldırılmayan dizilerden bazıları birkaç yıl sürüyor;

"İkinci Bahar", "Hayat Bilgisi", "Yabancı Damat", "Bizimkiler", "Zerda", "Yazlıkçılar", "Avrupa Yakası", "Yazlıkçılar" ve çok tutan son günlerin dizisi "Yaprak Dökümü"... gibi.
Örneğin "İkinci Bahar" ve "Hayat Bilgisi" severek izlediğim uzun soluklu diziler idi.
İşte sizlere sunacağım bu söyleşimdeki sanatçımız da bu her iki dizide oynamış olan
TARIK PAPUÇÇUOĞLU.

"İkinci Bahar"da başarıyla canlandırdığı Kebapçı Vakkas,
"Hayat Bilgisi"nde ise Amil Bey, yani okulun müdürü.
Kendisini 3 Mart 2008'de İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda galası yapılan "Kibarlık Budalası" adlı oyunda seyrettim.
Oyundan önce kuliste Haldun Dormen ve Tarık Papuççuoğlu ile sohbet ettim.

Her ikisi de heyecanlıydılar.
Haldun Dormen, 8 yıl aradan sonra oyuncu olarak tekrar sahneye çıkmanın heyecanını yaşarken, Tarık Papuççuoğlu'da, Haldun Dormen gibi, aynı şekilde birkaç yıl ara verdiği tiyatro sahnesine dönmenin heyecanını yaşıyordu. Tarık Papuççuoğlu'nun heyecanı biraz daha farklı idi. Çünkü uzun yıllar Haldun Dormen ile aynı sahneyi paylaşmak istemiş, ancak bir türlü kısmet olmamış. Bunun hazzını ve heyecanını yaşıyordu o gün...
Oyunda, Mösyö Jourdain'in (Haldun Dormen) saflığından faydalanıp, onun parasına göz diken Kont rolünü oynayan Tarık Papuççuoğlu ile yaptığım söyleşime geçmeden, sizlere biraz "Kibarlık Budalası" adlı oyundan bahsedeyim:
Kibarlık Budalası...
İstanbul Metropolitan Sanat ve Kültür Platformu ile Tiyatro Kedi'nin ortak yapımı olan Moliere'in ölümsüz eseri KİBARLIK BUDALASI'nda, Türkiye'de ilk kez yepyeni bir uyarlama yapılmış. Oyunda yer alan eserleri Şef Oğuzhan Balcı yönetiminde, 15 kişilik İstanbul Metropolitan Oda Orkestrası, "Barok Dönem"in dev bestecileri Vivaldi, Bach, Albinoni ve Boccherini'nin eserleri ile Lully'nin bu oyun için yaptığı özel besteleri seslendiriyor.
Türk Tiyatrosu'nun büyük ustası Haldun Dormen'in, sekiz yıl aradan sonra yeniden sahneye döndüğü KİBARLIK BUDALASI'nın uyarlamasını İpek Kadılar Altıner yapmış. Hakan Altıner'in sahneye koyduğu oyunun Müzik Direktörü ise Arda Aydoğan.
17. yüzyıl Fransa'sında geçen oyunda, cahil, saf fakat çok zengin bir adam olan Mösyö Jourdain'in (Haldun Dormen) bir tek amacı vardır: Asilzade olmak, soylu sınıfa girebilmek. Onun saflığından faydalanmaya çalışan Kont (Tarık Papuççuoğlu) ise bu saflıktan yararlanıp onu devamlı sömürür. Oyunda oynayan diğer sanatçılar ise: Ebru Cündübeyoğlu, Özlem Çakar, Abdül Süsler, Elif Çakman, Dilek Aba, Oral Özer ve Erez Ergin Köse.
Tiyatro kelimesini hep duyardım...
1949 İstanbul doğumluyum.Tiyatro, ortaokul dönemime kadar bilmediğim bir şeydi... Duyardım tiyatro kelimesini, ancak nedense hep sinemaya giderdik. Liseyi Beyoğlu'nun ortasındaki Galatasaray Lisesi'nde okudum. O dönemin tiyatroları Pera'da, yani Beyoğlu'nda idi; Şehir Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Küçük Sahne... gibi. Çarşamba günleri, öğleden sonra hep boştu. Dışarı çıkar, Beyoğlu'nu gezer, akşam tekrar dönerdik.
Ve tiyatro ile tanıştığım gün...
İşte, yine bir çarşamba günkü öğleden sonra Beyoğlu'na yaptığımız gezilerimizden birinde,
"Yahu, bu tiyatro denen şey nasıl acaba?"
diye merek ettik ve ilk rastladığımız bir tiyatroya girip bilet alıp, içeri girdik.
Girdiğimiz tiyatro Şehir Tiyatroları'nın "Yeni Komedi Sahnesi" idi. Emek Sineması'nın bitişiği olan bu yer şimdi bir konfeksiyon mağazasının deposu olarak kullanılıyor. Biletimi alıp, sinemaya girdiğim gibi içeri girip, koltuğa oturdum. Işıklar söndü, perde açıldı. Birden sahneye canlı canlı insanlar dolmaya başladı. Tabii sinemaya alışık olduğum için tuhafıma gitti; sahnede insanları görünce çok şaşırdım; çok hoşuma gitti; büyülendim adeta. Sanıyorum 1963 veya 1964 idi. O gün oynayan oyun ise, ne tesadüftür ki, Moliere'den idi. Oynayanların arasında Şehir Tiyatrosu'nun en eskilerinden Vasfi Rıza Zobu ve Kemal Bekir gibi usta oyuncular vardı. İnanılmaz bir güldürüydü. Kostümler, şiveler ve jestler beni büyülemişti.
Bende tiyatro sevgisi oluşmaya başladı...
İlk seyrettim bu oyunla beraber bende bir tiyatro sevdası oluştu. Okulda bir müsamere hazırlanacaktı.
"Oynamak isteyen var mı?
diye sorulunca, parmak kaldırıp oyuna katılacağımı söyledim.Kendimi denemek istemiştim. Galatasaray Lisesi'nin Tevfik Fikret Konferans Salonu'nda sahneye çıkınca da daha keyiflendim. Yani ilk sahneye çıkışım o meşhur salonda oldu. Cahit Atay'ın "Pusuda" adlı oyunuydu ilk oynadığım oyun. Bu oyunun arkası geldi ve daha ciddi eserleri sahneledik bu salonda.
Dönem arkadaşlarım...
Ferhan Şensoy, Engin Ardıç ve Metin Gürsel dönem arkadaşlarımızdılar. Hepsi kendi branşlarında bugün çalışmaktalar. Kimi köşe yazarı, kimi tiyatrocu olarak devam ediyorlar. Liseden sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nü okudum. Paralel olarak ta Devekuşu Kabare'ye başladım. İlk profesyonel oyunum "Devekuşu Kabare"de 1971 yılında "Ha Bu Diyar"la oldu. O ara Ergun Köknar "Üsküdar Oyuncuları"nı kurmuştu. Orada da oynadım. Daha sonra ise de Ferhan Şensoy'un kurduğu "Ortaoyuncular"a katıldım. 1987'de Ferhan Şensoy ve grubu ile olay yaratan "Muzır Müzikal"da oynadım. Bu oyun yasaklandı. Bu arada tiyatro da yandı. Daha sonra yine aynı grupta "Fişne Pahçesu"nda oynadım. Mimarlık diplomamı aldım, ancak hiç mimarlık yapmadım. Baba mesleği olan tekstilciliği 30 yıl sürdürdüm.
Doktor ol, mühendis ol; tiyatrocu olma!..
Tiyatroya ilgi duyduğumda ve yapmak istediğimde, ailemden hiç itiraz gelmedi, zorlukla karşılaşmadım. Bu yönden, diğer arkadaşlarıma göre ben şanslı sayılırım. Oysa diğer dönem arkadaşlarım bu konuda dertliydiler. Çoğunun ailesi karşıydılar tiyatro yapmalarına. 1960'lı yıllarda
"Doktor ol, mühendis ol; fakat tiyatrocu olma!.."
anlayışı vardı, çoğu anne baba karşı çıkıyorlardı çocuklarının tiyatro sanatını seçmelerine. Benim böyle bir durumum olmadı.
Çünkü ben, tiyatroyu birinci mesleğim olarak ne gördüm, ne yaşadım, ne de öyle bir vaktim olmadı. Hep kendi işim vardı; kendi işimin yanında bir hobi gibi, ancak profesyonal bir hobi gibi 40 yıldır sürdürdüm tiyatro çalışmalarımı... Ailemin herhangi bir engeli veya katkısı olmadı. İşimi yapıyordum. Bunun yanında da profesyonel olarak tiyatro ile uğraşıyordum. Profesyonel olduktan iki yıl sonra da evlendim. Çoluk çocuk, hep bir arada, hem geçimimi sağladım hem de tiyatroyla uğraştım.
Kızım da tiyatroyu seçti; yönlendirmedim...
Kızım Zeynep, küçük yaşta tiyatroya merak sarmıştı; o da tiyatroyu seçti. Bir yönlendirme yapmadım. Tabiki çevresi tiyatrocu arkadaşlarımla doluydu; onların ellerinde büyüdü. Yani küçükken tiyatro camiasının içine girdi. Liseyi bitirdi, üniversiteyi İngiltere'de İş İdaresi Bölümü okudu. Fakat sonunda "Ben tiyatrocu olacağım" dedi. Ben de engel olmadım.
İlk televizyon çalışmam...
Tiyatronun yanısıra, sinema ve televizyon çalışmalarım da oldu. İlk televizyon çalışmam 1984 yılında TRT için "Köşe Dönücü" adlı dizi ile oldu. 1984'de Ankara'da Ferhan Şensoy ile "Şahları da Vururlar" oyununun turnesi için Ankara'da idik. TRT'den bu dizi teklifi gelmişti. Ferhan Şensoy'un yazmış olduğu bu dizide Ferhan Şensoy ve arkadaşları ile beraber oynadık; çok tutmuştu.
Televizyon çalışmalarımdan örnekler...
Aman Annem Görmesin, Cesaretin Var mı Aşka, Oyun Bitti, Kısmetim Otel, Sinekli Bakkal, Hayat Bilgisi, Yıldız Karayel, Bizim Otel, Koltuk Sevdası, Evimiz Olacak mı?, İkinci Bahar, Varsayalım İsmail, Şen Dullar, Köşe Dönücü... gibi.
Sinema çalışmam...
İlk filmim Atıf Yılmaz ile oldu. İşlerimin yoğunluğundan bir süre tiyatrodan ayrılmak zorunda kalmıştım. Sadece tiyatrodan geçimimi sağladığımı düşünen Atıf Abi çok üzülmüş tiyatrodan ayrıldığıma. Tabii o benim tiyatronun dışında başka bir işim olduğundan haberi yokmuş. O da o sırada "Ah Belinda" filmini çekiyor. O filmde bana güzel bir rol vermişti.
Sinema, tiyatro, televizyon çok farklı şeyler...
Bilhassa televizyon, tam bir tüketim aracı. Çünkü yapıp, bitirip teslim ettikten on dakika sonra tüketilip çöpe atılıyor; hiç izi kalmıyor. Tiyatro ise oynandıktan sonra geriye kalan bir tek program dergisi oluyor. Sinema ise bu konuda çok ilginç. Sinema filmi bir yerde arşivleniyor; tarihe not düşülüyor. Televizyon dizileri de yapmaya mecburuz. Çünkü tiyatroya gösterilen ilgi azaldı. Sinema da seyircisini azalttı. İşte televizyon dizileri bize maddi desteği tamamlıyor. Yani dizilerden aldıklarını sinemaya ve tiyatroya yatıran arkadaşlar mevcut; iyi ki diziler var.
Haldun Dormen kadar ben de heyecanlıyım...
Haldun Dormen'le daha önce çalışmadım. Kendisi 8 yıl aradan sonra oyuncu olarak sahneye çıkacak. Onun heyecanını hepimiz yaşıyoruz. İlginçtir ki, ben de birkaç yıldır tiyatro yapamadığım için tekrar sahneye döneceğim için heyecanlıyım. Uzak kalmamın sebebi de seyirci sıkıntısıdır. Ekonomik olarak kalabalık kadrolu oyun sergileyemiyorsunuz. Çünkü 10 kişilik bir oyun sergilerseniz batarsınız. Şimdiki oyunlar genellikle 2-3, bilemediniz dört kişilik. Kalabalık grupla oyun sergilemenin keyfi bambaşka. Ancak seyirci açısından kalabalık bir grupla olmuyor, imkansız. Dolayısıyla ben, uzun zamandır tiyatro yapmadım. Hem Haldun Abimin 8 yıl aradan sonra, hem de benim, kısa bir aradan sonra sahneye çıkmamın heyecanı var. Bir de ben senelerdir hep istemişimdir Haldun Dormen'le aynı sahneyi paylaşmayı. Moliere'de uzun zamandır Türkiye'de oynanmıyor. Yani hepsi bir araya geldi.
Kibarlık Budalası Oda Orkestrası ile buluşuyor...
Hakan Altıner'de oyunu bir Oda Orkestrası ile sergiledi. Bunlar hiç yapılmamış işler. İçinde Bach var, Vivaldi, Albinoni ve Boccherini var. Onların verdiği konsere klasik bir oyunla katılıyoruz. Bu ilk defa olan bir şey. Oyun çok komik bir oyun. Biz oyuncular da oynarken çok eğleniyoruz. Seyircinin de beyeneceğini umuyorum. Bugün ilk gün çok heyecanlıyım...
Bu söyleşi sırasında, dışarıdan yıkım yapan buldozerlerin gürültüsü geliyordu. Bu yıkımla ilgili yazımı da söyleşi arasına almayı uygun buldum:
"Ben oradaydım!..
3 Mart günü Tiyatro Kedi prodüksiyonu olan Kibarlık Budalası oyunu için Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda idim. Oyundaki sanatçılarla söyleşi yapacağım için erken gittim. Bir de ne göreyim; binanın önü toz duman içinde. Dozerler büyük bir gürültü yaparak çalışmaktalar. Girişteki Sevgi ve Barış heykelini yerinden sökmeye çalışıyorlar. Benden başka gazeteci var mı diye sağıma soluma bakındım; maalesef, sadece ben varım... Oradakilere ne yapıldığını sorduğumda heykelin yerinin değişeceğini söylediler... yutmadım. İçim burkuldu, ezildi...
O sırada oradan geçen bir bayan beni görevli sanıp bana ne olduğunu sordu... benden cevap alamayınca da öfkeli bir şekilde
"herhalde yeni bir cami yapacaklar!.." dedi.
Sanata vurulmuş her darbeyi ben vucudumda hissediyorum, canım yanıyor..."
Tarık Papuççuoğlu'na dışarıda yıkım yapan buldozerlerden rahatsız olup olmadığını sordum...
Buldozerler bizim artık hayatımızın bir parçası olmaya başladı.. Çok büyük buldozerler var bu ülkede... Nedense de o çelik kepçeler sanatın filizlendiği yerlerin üzerinde gezmeye başladı. Bu gidişin hiç iyi olduğunu düşünmüyorum; inşallah iyi olur; İNŞALLAH!..
ADEM DURSUN
Ekim 2008
[email protected]
Anahtar Kelimeler: tarık papuççuoğlu
0 Yorum