MAKALELER

Sanata Adanmış Bir Hayat

2026.07.12 00:00
| | |
929

Paylaş:
Gerçek sanatçıyı yücelten önce iyi insan oluşudur....

Sanata Adanmış Bir Hayat 

"Gerçek sanatçıyı yücelten önce iyi insan oluşudur."


Türk opera sanatının uluslararası alandaki en güçlü temsilcilerinden Hakan Aysev, kırk yıla yaklaşan sanat yolculuğunu, sahneye duyduğu uçsuz bucaksız tutkuyu ve sanata bakışını tüm içtenliğiyle anlattı.

Basketbolcu olma hayali kurarken annesinin bir ricasıyla çıktığı konservatuvar yolculuğu, bugün onu dünyanın saygın opera sahnelerine taşıyan büyük bir serüvene dönüşmüş aslında. Sanatı yalnızca güçlü bir ses değil, aynı zamanda güçlü bir ruhun ifadesi olarak gören Aysev; Luciano Pavarotti ile tanışmasından sanatın toplumsal sorumluluğuna, operanın geleceğinden genç sanatçılara uzanan samimi değerlendirmelerde bulundu.

Opera Sanatçısı 

Hakan Aysev ile gerçekleştirdiğimiz özel söyleşi...

 

- Sanat hayatınıza dönüp baktığınızda, sizi bugünlere taşıyan en önemli dönüm noktası ne oldu?

- Aslında hayatımın başlangıcı oldukça ilginç. Ortaokul yıllarında müzik dersinden kalan bir öğrenciydim. Basketbol oynuyor, hatta geleceğimi basketbolcu olarak hayal ediyordum.

Rahmetli annemin ise içinde yıllarca taşıdığı bir ukde vardı. Çorum'da büyümüş; ilkokul öğretmenleri onu konservatuvara göndermek istemiş ancak dedem buna izin vermemiş. Bir gün bana, "Oğlum, ne olur konservatuvar sınavına gir." dedi.

Açıkçası kendimi müzikle hiç bağdaştırmıyordum. Şarkı söylemişliğim bile yoktu. Sadece annemi kırmamak için sınava girdim. Hayatımın en büyük dönüm noktası da o gün oldu.

- Yani ? 

- Üç yüz elli aday arasından seçilen dokuz kişiden biri oldum. O andan itibaren müzik, insanın kalbini saran bir sevdaya dönüştü. Sanat öyle bir duygu ki insanın içine işliyor; sonra da ondan vazgeçemiyorsunuz. Ben de mesleğime, kelimenin tam anlamıyla aşık oldum.

Bir diğer önemli dönüm noktam ise henüz 21 yaşındayken Viyana'da Luciano Pavarotti ile tanışmamdı. Böylesine büyük bir sanatçının, önce iyi bir insan olmanın önemini bana göstermesi hayatım boyunca unutamayacağım bir ders oldu, diyebilirim.

Sonrasında dünya kariyerim bambaşka bir noktaya ulaştı. Elbette bunda çok çalışmanın, çok istemenin, mesleğine tutkuyla bağlanmanın ve biraz da şansın büyük payı var.

- Opera yalnızca güçlü bir ses değil; aynı zamanda güçlü bir ruh da ister. Sizce sahnede sanatçıyı ayakta tutan ses midir, ruh mu?

- Çok güzel bir soru.

Biz operacılar kendi aramızda bazen şakayla karışık, önemli olan "Dev gibi güçlü bir sesi var ruhu ile sarki söylemek gerekiyor ama bir işe yaramıyor"deriz.

Çünkü opera, sadece yüksek sesle söylemek değildir. Bel canto dediğimiz, "güzel şarkı söyleme sanatı" vardır. İşte bunu mümkün kılan şey de sadece ruhtur.Duygudur.

Bir sanatçı ister opera söylesin, ister pop, ister türkü ya da Türk sanat müziği... Sahneye çıktığında aslında nasıl bir insan olduğunu gizleyemez. İyi mi, kötü mü, hırslı mı, mütevazı mı; ruhunun zenginliği mutlaka sesine yansır.

Bu nedenle bana göre sahnede en önemli unsur ruhtur. Ruhunuzu doğru ifade edebilir, onu sesinizle birleştirip seyirciye ulaştırabilirseniz gerçek, katıksız sanat ortaya çıkar.

- Yıllardır sahnedesiniz. İlk alkışın heyecanıyla bugünkü alkış arasında nasıl bir duygu farkı var?

- Bu yıl meslek hayatımın 38. yılını kutluyorum. Dünyanın ve Türkiye'nin birçok önemli opera sahnesinde konserler verdim.

İlk kez sahneye çıktığımda aldığım alkışı bugün bütün ayrıntılarıyla hatırlamıyorum. Çünkü o günkü heyecan ve konsantrasyon bambaşkaydı.

Yıllar geçtikçe alkışın anlamını daha derinden hissetmeye başladım. Bugün benim için alkış yalnızca bir beğeni göstergesi değil; aynı zamanda büyük bir sorumluluğun da simgesi.

Bu yüzden artık her alkışın karşılığını, seyircime daha büyük bir özveri ve sorumluluk duygusuyla vermeye çalışıyorum.

- Dijitalleşen bir çağda sanatın ve operanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

- Yapay zeka ve dijital teknolojiler aslında uzun yıllardır hayatımızın içinde.

Luciano Pavarotti'nin sesini taklit eden teknolojik çalışmaların yıllar önce denendiğini hatırlıyorum. Bugün yapay zeka çok daha farklı bir noktaya ulaştı.

Ancak opera, tiyatro ve bale gibi sahne sanatlarının en önemli özelliği canlı olmalarıdır. Canlı bir opera temsilini, bir tiyatro oyununu ya da bale gösterisini izlemenin yerini hiçbir dijital deneyim tutamaz.

Bu nedenle görsel sahne sanatlarının dijitalleşmeden büyük zarar göreceğini düşünmüyorum. İnsanla aynı anda aynı duyguyu paylaşmanın yerini teknoloji kolay kolay alamaz.

- Başarınızı tek cümleyle nasıl ifade ederdiniz?

- Tek kelimeyle söyleyecek olursam "sevda." Cümle kuracak olursam ise; kendine, Tanrı'ya ve mesleğine inanmak. Başarının temelinde sevdayla inanmak vardır.

- Yoğun bir konser takviminiz olduğunda, sahne dışında sizi en çok dinlendiren şeyler nelerdir?

- Dost meclisleri... Arkadaşlarımla yaptığım sohbetler, sevdiğim insanlarla ve ailemle geçirdiğim zaman beni en çok dinlendiren şeyler. Yaklaşık on yıldır hayatımda olan köpeğim Bianka da bu yolculuğun önemli ve vazgeçilmez bir parçası. Artık opera provalarına, turnelere, temsillere ve konserlere benimle gelen tüylü yol arkadaşım oldu.
Onun dışında ailemle ve dostlarımla bir araya gelip, işle tamamen ilgisiz konulardan konuşmayı, o gün yaşadığımız güzellikleri paylaşmayı çok seviyorum. Açıkçası son dönemde çok fazla boş zamanım olmuyor. Eski bir sporcu olduğum için yaşıma ve kendime uygun bir spor dalı arıyordum. Bu sıralar padel sporuna başlamayı düşünüyorum. Sanırım kalan boş zamanlarımı da bununla değerlendireceğim.

- Bugüne kadar seslendirdiğiniz eserler arasında, "Bu eser beni değiştirdi." dediğiniz bir yapıt var mı?

- Sahne hayatım boyunca kırka yakın başrol oynadım. Dolayısıyla oyunculuğa yürekten inanıyorum. Shakespeare'in Othello karakterini canlandırmak bambaşka bir deneyim. Bu rolü beş farklı prodüksiyonda oynadım. Ayrıca Faust gibi önemli eserlerde de sahne aldım.
"Beni değiştirdi." demekten ziyade, her karakterin bana yeni bir bakış açısı kazandırdığını söyleyebilirim. Sahnedeyken adeta bir yeniden doğuş yaşandığına inanıyorum. O anı gerçekten hissetmek, karakteri tüm duygularıyla yaşamak ve ardından son alkışla birlikte onu sahnede bırakabilmek çok önemli. Bunu başaramayan sanatçı arkadaşlarım da var. Ben ise karakteri sahnede bırakabilenlerdenim.
Öte yandan oynadığım rollerin büyük bölümü dramatik tenor karakterleri. Othello, son perdede Desdemona'yı öldürür; Don José, Carmen'i öldürerek hikayeyi tamamlar. Aslında kahraman gibi görünen ama oldukça trajik karakterler bunlar. Bu nedenle beni karakter olarak tamamen değiştiren bir role henüz rastlamadım.

- Sanat hayatınız boyunca unutamadığınız bir sahne anınızı paylaşmak ister misiniz?

- Unutamadığım pek çok sahne anısı var ama içlerinden biri hem hayli trajik hem de komikti, diyebilirim.
Almanya'daki Koblenz Operası'nda, Giuseppe Verdi'nin Il Trovatore operasında Manrico rolünü oynuyordum. Birinci perdede annesiyle yaptığı düetin sonunda savaşa gitmek üzere büyük bir coşkuyla sahnenin arkasına doğru koşması gereken bir bölüm vardır. Dekor gereği sahnenin arkasına doğru uzanan uzun bir platform yapılmıştı. Ancak platformun sonunda herhangi bir güvenlik önlemi yoktu. Normalde orada bir ışık ya da çıkışı gösteren bir işaret bulunur.
Ben de rolün heyecanıyla, "Allah Allah!" nidaları eşliğinde koşarken platformun sonunu fark edemedim ve yaklaşık üç metre yükseklikten aşağı düştüm.
Daha oyunun birinci perdesiydi; önümde söylemem gereken iki perde daha vardı. Üstelik eser oldukça zorlu bir operadır. Kuliste hemen futbolcularda kullanılan buz spreyleriyle müdahale ettiler, bacağıma bandaj yaptılar ve devam edip edemeyeceğimi sordular.
Ben ise, "Perde kapanmaz." dedim. Elime bir koltuk değneği verdiler. Sonraki iki perde boyunca savaş sahnelerini, düelloları ve aşk düetlerini tek bacak ve koltuk değneğiyle oynayarak operayı tamamladım. O gece sahneden indiğimde günün kahramanı olmuştum. Seyircinin alkışı gerçekten unutulmazdı.

- Sanatın toplum üzerindeki sorumluluğunu nasıl tanımlarsınız?

- Sanatın toplum üzerindeki sorumluluğu bence çok büyük. Zaman zaman "sanat için sanat" anlayışını savunanlar oluyor. Elbette sanatın yalnızca estetik kaygılarla üretildiği alanlar da vardır; ancak ben sanatın öncelikle toplum için var olduğuna inanıyorum. Bu düşünceyi de hocam Luciano Pavarotti'den öğrendim.

Dünyanın pek çok yerinde insanlar neredeyse oraya sanat da gidiyor. Gerekirse bir marketin önüne sahne kurulur; insanların anlayabileceği dilden eserler seslendirilir, ardından onları daha büyük ve daha nitelikli eserlere taşıyacak bir kültür köprüsü kurulur. Dünyada bunun pek çok örneği var. Ben de Türkiye'de buna benzer birçok projede yer aldım.

Elbette zaman zaman sanat, sanat için de yapılabilir. Ancak insan olmadan sanatın bir anlamı kalmaz. Eğer karşınızda paylaşacağınız bir toplum yoksa, gidip banyoda şarkı söylersiniz, evinizde beste yaparsınız, kedinize köpeğinize konser verirsiniz ya da tiyatrocuysanız kendi kendinize oyun oynarsınız. Sanatı anlamlı kılan insandır. Bu yüzden toplumu anlamak, ona dokunmak ve onu dikkate almak sanatçının en önemli sorumluluklarından biridir.

- Genç, yolun henüz başındaki Hakan Aysev ile bugün karşılaşsaydınız, ona hangi öğüdü verirdiniz?

- Sanırım ona bir öğüt vermekten çok, "Aferin be oğlum..." derdim. "Çok temiz kalplisin, insanları severek bu işi yapıyorsun. Yolundan şaşma." diye seslenirdim. Çünkü dönüp baktığımda meslek hayatım boyunca yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Mesleki açıdan yaptığım her işten memnunum.

- Sanata gönül veren gençlere ve sizi yıllardır sevgiyle takip eden hayranlarınıza vermek istediğiniz mesaj nedir?

- Röportajın başında da söylediğim gibi, bu işin temelinde iki şey var: Kendine inanmak ve yaptığı işe sevdalanmak.

Gençler önce kendilerine inansınlar. İster tiyatrocu olsunlar, ister enstrüman çalsınlar, ister şarkıcı olsunlar; yaptıkları sanatı son derece ciddiye alsınlar. Bugün popüler olma arzusu çok baskın. Herkes kısa yoldan başarıya ulaşmanın peşinde. Oysa opera gibi sanat dalları büyük emek, sabır ve adanmışlık ister.

Ben bugün popüler konserler de veriyorum. Ancak bunu operayı daha geniş kitlelere sevdirebilmek için yapıyorum. Bu noktaya da kariyerimin 25. yılından sonra geldim. Önce kendi mesleğinizde sağlam bir yer edinmeli, kendinizi ispatlamalısınız. Sonrasında ise kendi yolunuzu, kendi hayalleriniz doğrultusunda inşa edebilirsiniz.

 Röportaj boyunca , içtenliği ve sanat birikimiyle bizlere değerli görüşlerini aktaran Hakan Aysev'e teşekkürlerimizi sunuyorum. Bu anlamlı buluşmanın gerçekleşmesine katkı sağlayan Çağrı Özsaatçılar'a da kıymetli destekleri için teşekkür ediyor, sanatın birleştirici gücünün her daim var olup, çoğalmasını diliyoruz.

 

Anahtar Kelimeler: Hakan Aysev



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir