“ÖTEKİ” BİR SEYİRLİK…

Hüseyin Avni Danyal’ın kurduğu Tiyatro Seyirlik, bu sezon, tam bir repertuar tiyatrosu olma yolunda büyük adımlar attı. Geçen sene başlayan David Tristram’ın “Ya Başaramazsak” adlı oyunun yanı sıra bu sene Ppavelkiç’in “Soytarılar”ı ve Leonie Ossowski’nin “Öteki”siyle perdelerini açmaya devam eden Tiyatro Seyirlik şehrin göbeği semtlerinden birinde harika bir yerleşik sahneyi de bizlere armağan ediyor. Geçen sene bir türlü fırsat bulup da mekâna gidememiştim. Bu sezonun oyunu olan “Öteki”nin prömiyerine gidince tek kelimeyle hayran kaldım. Kafe’siyle, gişesiyle, merdiven basamak aralıklarıyla, envai çeşit ürünün bulunduğu mini kantiniyle, ışık ve ses sistemiyle, koltuk aralıkları ve rahatlığıyla, sahne genişliği ve derinliğiyle velhasıl bütün detaylarıyla muazzam bir tiyatro salonu kurulmuş. Ve ne yazık ki tiyatro camiası bu sahnenin altını çizip, hakkını teslim edemiyor diye düşünüyorum. Oyunlar beğenilir, beğenilmez ona bir şey diyemez kimse ama her yönüyle kendini kanıtlamış, belli bir yaşa ulaşmış, hemen hemen her sezon televizyonlarda reyting garantili işler yapan bir sanatçının, ağrısız başını zorla ağrıtmak istercesine emek, alınteri ve zararına sermaye koyarak açtığı bir sahnenin daha fazla görünür kılmasını sağlamak, tiyatro camiasının tamamının mecburiyetidir diye düşünüyorum. Özellikle biz eleştirmenlerin…
Leonie Ossowski’nin kaleme aldığı “Öteki”, 1940’lı yıllardaki ikinci dünya savaşında gerçekleşen Nazi zulmü üzerinden anlatmaya başladığı ötekileştirme gerçeğini, günümüz dünyasında başka ülkelerden kendi vatanlarına gelen sıradan insanlara kadar yansımasının ne olduğunu suratımıza çarpıyor. Esasında yazar günümüz insanının ayan beyan şekilde, hemen hemen her yerde ve her ortamda ıskalamadan yaptığı ötekileştirmeyi anlatmak için 20. yüzyılın başlarına götürmüş bizi. Farklı olanı, bizden olmayanı ezen yapımızın bir yerlerimizde bulunduğunu ve her an hortlayabilecek durumda olduğunu ifade ederek, bizlere ayna tutuyor. Ancak bunu yaparken tamamen pesimist bir tablo çizmiyor. Yazar, bu ayrıştırmanın, tehlikeli olduğunu ve bir yerlerde gizli de olsa bastırılmış şekilde durduğunu anlatsa bile yine de duyarlı ve daha insanî duyguları içlerinde barındıran kişilerin varlığının, umudumuzu diri tutmamızı sağladığının da altını çizmiş.
Oyun içinde oyun…
Bir üniversitede faaliyet gösteren tiyatro kulübündeki gençler, başlarındaki hocalarıyla beraber, ikinci dünya savaşının faşizminin anlatıldığı bir oyun sahnelemeye çalışırlar. Ancak bu oyunun provaları esnasında daha başka bir ötekileştirmeyle yüzleşir herkes. İşte bundan sonra kişilerin kendilerini sorgulama süreci başlar. Bu sorgulamayla birlikte gelişen diğer bir yönlerini keşfeden öğrenciler kendilerini daha başka bir hikâyenin içinde bulurlar.
Oyunun rejisi Gürol Tonbul’a ait… Tonbul her şeyden önce metnin dramaturjisini başarılı bir biçimde yapmış. Oyunun içine yazarın başkaca eserlerinden de bölümler serpiştiren yönetmen, şayet kırpmaları ve uyarlamaları bu kadar sağlam şekilde yapamamış olsaydı, böylesi zor bir metni bu denli iyi kurgulayamayabilir ve sahneye de bu kadar ritmik şekilde koyamayabilirdi. Metni okuyanlar bilir ki aslında sahnelenmesi çok zor olan bir metindir. Çünkü birbirinden kopuk ve ani geçişleri olan, dekor değişiminin dahi tahayyül edilemeyeceği epizotları vardır. Ancak yönetmen bizi oyundan koparmadan, mekân algımızı sarsmadan çok ufak nüanslarla ve değil sahnenin, neredeyse salonun tamamını kullanarak bu zor metnin üstesinden gelebilmiş. Farklı farklı mekânları olan oyunda, oyuncuları bir sahneye hapsetmemiş, salonun tamamını mekânlara dönüştürerek, oyuncularının hem devinimlerini hem teatral yeteneklerini rahatlatmış. Birkaç olumsuz eleştirim de olacak. Keşke seyirci sahneye girerken bizi Nazi askerleri gibi giydirilen oyuncular karşılamasaydı. Çünkü oyunla pek alâkası olmayan bir durumdu. Bu askerlerin eşliğinde içeri giren seyirci oyun başladıktan sonra yanılgıya düştüğünü görür. Seyirciyi şaşırtmak niyetiyle yapılsa doğru bir tutumdur ama burada seyirci şaşırtılmamış aksine yanıltılmış oluyor. Burada biz Nazilerin işlemiş olduğu faşist bir tutumu izlemekten ziyade oradan başlayarak ötekileştirme olgusunun tesirlerini ne olduğunu görüyoruz. Bu saikle, salonun sağından ve solundan ansızın Nazi flamalarının indirilmesinin de pek doğru olduğunu düşünmüyorum. Belki yönetmen, oyundaki Nazi taraftarı babanın çocuğu olan gencin söylemleri üzerinden bunları yaptığını söyleyebilir ancak oyundaki temel dert o çocuğun diyalogları yada düşünceleri değil.
Müzik seçimleri de daha titiz bir şekilde yapılabilirdi. Bar sahnesinde kullanılan müziğin ritmi daha yüksek olursa oyuncuların o sahneye uygun bir moda girmeleri daha kolay ve belirgin olabilir. Ayrıca Muharrem Ertaş türküsünü vermenin de hiç gereği yoktu. Orası biraz lise müsamere kafası gibi olmuş. Çok kör göze parmak olmuş. Biz zaten memleketine dönmeye çalışan gurbetçi babayı her hâlinden ve diyaloglardan görebiliyoruz. Alttan müzikle etki yaratmaya gerek yok. Fakat bu iki olumsuz tespite rağmen seyirciyi bir an bile koparmadan, dinamik bir reji çıkarmış.
Dekor tasarımı Tayfun Çebi’nin… Tasarımda da direkt bir savaştan kalma harabeyi yada karargâhı görür gibi oldum ama buna gerek yoktu. Çünkü orada bir prova alanı var. Ayrıca üniversitedeki bir topluluğun çalışma sahnesi… Yani daha acemi bir ortam. Diyelim ki oyunun içindeki öğretim görevlisi olan yönetmenin aklındaki dekor o olsa bile henüz provaların başındayken dekorun dört dörtlük olması garip olmuş. O yüzden daha minimal bir tasarımla hem Nazi dönemi, hem okul tiyatrolarının prova sahnesi verilebilirdi. Tasarımcı da olayın Nazi zulmünden ibaret olduğu varsayımına kapılmış. Bir kez daha altını çizmekte fayda var; yazarın salt derdi o değil…
Oyunun kostümlerini tasarlayan Funda Çebi, gençlerin provaya gelirkenki kıyafetlerinin yanı sıra oyun içinde kullanacakları kostümlerine kadar hepsini doğru bir bakış açısıyla hazırlamış. Funda Çebi az önce vurgulamaya çalıştığımı çözmüş; bu oyunun içinde başka bir oyun olduğunu ve bu içrek oyunun üniversiteli yarı amatör ve imkânları daha kısıtlı olan gençler tarafından çıkarılmaya çalışıldığı gerçeğini göz ardı etmemiş. Bu anlamda da doğru tasarımlar ortaya koymuş.
Işık tasarımında Emrah Sürücü, daha loş ışıklarla doğal bir çalışma ortaya çıkarmış. Sofitalardaki ışıkların yanı sıra dekora ve salona yerleştirdiği ışıklar oyuncuların mimiklerinin ve yönetmenin vurgulamaya çalıştığı simgelerin belirgin şekilde verilmesini sağlamış. Oyun salonun tamamına yayılmış bir rejiyle sunulmuş. Sürücü, sahnede dönen asal diyalogun dışında kalan salondaki devinime çok düşük bir ışık vererek ilginin olması gereken yere yoğunlaşmasını sağlamış.
Doğal oyunculuk örnekleri…
Hüseyin Avni Danyal’ın doğal oyunculuğu hepimizin malûmu… Bu oyunda da ekip olarak herkeste aynı doğal oyunculuğu görüyoruz. Sert bir oyunun provasını aldıklarının idrakinde olan gençleri canlandıran oyuncular, hem üniversite gençliğinin kanı deli akan hallerini hem de bir yanıyla sert vurguları olan oyunun agresyonunu doğru taşıyorlar. Kimilerine göre oyunda sertlik çok ön plândaymış gibi algılanabilir ancak oyundaki yüzleştirmenin de ancak bu şekilde mümkün olabileceğini düşünüyorum. Oyunda, Danyal’la beraber, Hakan Elmasoğlu, Derya Artemel, Birgen Engin, Atilla Can Çelebi, Can Baykan, Yarkın Ünsal, Tunç Efe rol alıyor.
Tiyatro Seyirlik Kadıköy Bahariye Caddesi üzerindeki Sakızgülü Sokak’ta bulunan yerleşik sahnelerinde üç ayrı oyunla tüm tiyatro severleri bekliyor. Bu tarz cesur ve özverili girişimleri desteklemek lâzım. Aksi takdirde sürekli sızlanarak dillendirdiğimiz “tiyatrolarımıza saldırı var” cümlelerini daha çok söylemeye devam ederiz.
Anahtar Kelimeler: tiyatro seyirlik
0 Yorum