MAKALELER

Evet, Başardım "Maskeyi Sıyırmak"

2026.08.17 00:00
| | |
529

Paylaş:
İnanılmaz bir hayat hikayesini iyi bir anlatıcıdan dinlerken evin duvarlarına sinmiş yaşanmışlığa...

EVET, BAŞARDIM “MASKEYİ SIYIRMAK”

“Ben maskeyi tamamen çıkaramadım;
ama en azından sıyırmayı denedim.”

Söyleşi: R. Onur Duru
Konuk: Pınar Çekirge

MERHABA
Merhaba… En sevdiğim sözcükle başlamak istedim. Çok eğlenceli bir söyleşiyle sizlere ilk kez buradan merhaba demenin mutluluğunu yaşıyorum. Benim ilk konuğum, sevgili dostum, benim gözümde çok değerli bir yazar olan Pınar Çekirge. Onlarca kitabın, sahne metinlerinin ve yüzlerce oyun eleştirisinin yazarı; ama ona sorarsanız hâlâ kendine ‘yazar’ diyemiyor.

Beni çocukluğunun geçtiği evde ağırladı. İnanılmaz bir hayat hikâyesini iyi bir anlatıcıdan dinlerken evin duvarlarına sinmiş yaşanmışlığa; her yanı saran o güzelim oyuncak bebek koleksiyonuna ve başta Filiz Akın olmak üzere sanatın ve sanatçıların bu evde bıraktığı parmak izlerine tanıklık ediyorsunuz.

Ben şanslıyımdır. Pınar da hayatın bana sunduğu şanslardan biri oldu. Pınar Çekirge’yle dostluğumuzun kapısını Dilek Türker açtı. Ben Dilek Türker’in tiyatro müdürlüğünü yürütürken Pınar ve Yavuz Pak bir röportaj için gelmişti. İstanbul’a Ankara’dan yeni taşınmıştım; adını yıllardır duyduğum insanlarla karşılaşmanın heyecanı kadar çekingenliği de vardı üzerimde. Pınar ise aradaki mesafeyi daha ilk anda kaldırıp bana dostluk sundu. Yıllar sonra aynı masada bu kez onun yazdığı, Dilek Türker’in oynayacağı Aynanın İki Yüzü’nü konuşuyoruz. Üstelik “arkadaş kontenjanından” gelen rahatlıkla…

Günü, su gibi akıp giden ve deşifresi yirmi beş sayfayı aşan bir söyleşiyle bitirdik. Uzunluğuna rağmen parçalamamaya karar verdim; çünkü Pınar’ın çocukluğu, tiyatro hafızası, yazıyla kurduğu ilişki ve Aynanın İki Yüzü’nün doğuşu aynı hikâyenin birbirine açılan odalarıydı. Hoş geldiniz.

“Hep başarılı olmalısın, en yüksek notu almalısın…”

 

BEN YAZAR DEĞİLİM, ANLATICIYIM

Maskeler, çocukluk, Filiz Akın, cesur bir akademik çalışma ve “başarı” kelimesinin peşinde…

R. ONUR DURU — Öncelikle nasılsın?

PINAR ÇEKİRGE — Vallahi çok iyiyim. Her şeyi sorabilirsin; ben tabuları olan bir insan değilim. Artık gizlenecek, saklı kalacak bir şey olduğunu sanmıyorum. Kendimi korkusuzca anlatıyorum.

R. ONUR DURU — Tam da oradan başlayayım. Korkusuzca kendini anlatmak nasıl bir şey? İnsan kendi maskesini gerçekten çıkarabiliyor mu?

PINAR ÇEKİRGE — Hepimiz maskelerin arkasındayız. Belki şu anda ben de bir maskenin arkasındayım. Onu gerçekten sıyırmak çok zor; çünkü ödünç hayatlar yaşıyor, ödünç kimlikler sunuyoruz. Olmadığı biri gibi karşımıza çıkan, kendini herkesten üstün ve erişilmez göstermeye çalışan çok insan gördüm. Ben maskeyi tamamen çıkardım mı, bilmiyorum. Ama en azından sıyırmayı denedim.

R. ONUR DURU — Peki maskeyi biraz daha çıkaralım: Pınar Çekirge kimdir?

PINAR ÇEKİRGE — 1960’ta İstanbul’da, tipik bir küçük burjuva ailesinde doğdum. Beş yaşında Şehir Tiyatroları’nda Dans Eden Eşek’i izledim ve apayrı bir dünyayla karşılaştım. Oyundan çıktığımızda bir daha izlemek istediğimi söyledim. Sonra sevdiğim oyunlara tekrar tekrar gitmeye başladım. Tiyatro ve sinema çocukluğumdan itibaren hayatımdaydı. Okumayı öğrendiğim andan itibaren de Kerime Nadir, Reşat Nuri, Güzide Sabri, Muazzez Tahsin, Hüseyin Rahmi… On yaşımda Madam Bovary’yi, Anna Karenina’yı okuyordum. Demek ki o dönemden bir manyaklık varmış!

R. ONUR DURU — Ailende sanatçı ya da edebiyatçı var mıydı?

PINAR ÇEKİRGE — Hiç yoktu. Babamın gençliğinde birkaç tiyatro kursuna katıldığı anlatılırdı; o kadar. Ailenin tek “boyalı kuşu” benim galiba. Ama evde kitap vardı; tiyatroya, operaya, konsere götürülürdüm. Sanat konusunda desteklendim. Öte yandan başarı çok önemsenirdi. Altı yaşımda mandolin öğrenmem için özel hoca tutuldu; olmadı. Hayatımdaki ilk başarısızlıktı ama kurtuldum diye sevinmiştim. Sonra konservatuvarın bale bölümüne girdim; Oya Ölçen’in öğrencisi oldum. Ama solfej olmadı. Evde sınıf birinciliği, okul birinciliği çok önemliydi. “Sen yetersizsin, başarısızsın, hiçbir şey yapamayacaksın,” deniyordu. Konservatuvarı bıraktım. Ardından yatılı okul geldi. Altı yıl boyunca evden uzaktaydım; çok mutsuzdum. Orada tek bir şey vardı: Çok başarılı olmak ve herkesin önünde olmak. Bunu başardım. Çok çalıştım ve okulu birincilikle bitirdim. 1977’de annemi ve anneannemi birkaç gün arayla kaybettim. Ağır travmalardı. O gece yine ders çalıştım; çünkü o kadar şartlanmıştım.

R. ONUR DURU — Başarı, konuşurken ilk not aldığım kelimelerden biri oldu. Önce şunu sorayım: Başarı ne sence?

PINAR ÇEKİRGE — Ben başarıyı tek bir şekilde tanımlamıyorum. Çok mutsuz bir yatılı okulda, dokuz veya on aldığımda çok mutlu oluyordum. Pazartesi evden ayrılmışım, evi özlüyorum; ama yazılıdan aldığım on beni çok mutlu ediyor. Başarı, kendini iyi hissetmek.

R. ONUR DURU — Çocukluktaki başarı biraz da travmatik bir noktaya oturmuş. Kendini iyi hissetmenin yolu olarak derslerinde en iyi seviyeye ulaşmayı, okul birincisi olmayı yerleştirmişsin.

PINAR ÇEKİRGE — Ama bir bağ daha var. 1981’de sekiz buçuk ay psikoterapiden geçtim ve ilk defa kendimle birleşmenin ne olduğunu gördüm. 2001 ile 2004 arasında yeniden psikoterapi gördüm. Bir dönem ölüm düşüncesi hayatımda çok güçlüydü. Psikiyatristim bana “Bugün ölürsen neleri ıskalarsın?” diye sordu. Böyle bir soru beklemiyordum. Filiz Akın üzerine yapmak istediğim kitabı, onunla bir televizyon programına çıkma hayalimi düşündüm. “O zaman bunları göremeyeceksin, yaşamayacaksın,” dedi. O soru kararı benden uzaklaştırdı. Bazen bir dakika, bir saat, bir gün ertelemek bile yaşama içgüdüsünün yeniden öne çıkmasına yetebiliyor.

R. ONUR DURU — Altı yaşından beri hayatında çok özel bir yeri olan Filiz Akın, “ıskalamak istemediğin” en büyük hayallerden biri. Neden Filiz Akın?

PINAR ÇEKİRGE — Altı yaşındayım. Şan Sineması’nın önünde sarışın bir kadının fotoğrafını gördüm. “Kim bu abla?” dedim. “Filiz Akın, zaten onu izleyeceğiz,” dediler. İçeri girdik; perde açıldı ve ben büyülendim. Eve döndüğümüzde artık sürekli Filiz Akın’dan söz ediyordum. Fotoğraflarını, kartpostallarını toplamaya başladım; defterler, ciltler doldu. Bana gökyüzünde, erişilmez bir yıldız gibi geliyordu.

R. ONUR DURU — İlk kez karşı karşıya geldiğiniz anı hâlâ o günkü heyecanla anlatıyorsun.

PINAR ÇEKİRGE — 1974’te Hilton’daki bir mezuniyet yemeğinde yan masamıza geldi. Beni yanına götürdüler. Titriyorum, yüzüne bakamıyorum. Beni kendine çekti, öptü; annem bir fotoğrafımızı çekti. Filiz Hanım “İyi eğlenceler,” dedi. Ne iyi eğlencesi? Dünya durmuş! Yıllar sonra ona yazdığım bir yazı sayesinde telefonda konuştuk, buluştuk ve zamanla dost olduk. Vefatından sekiz ay öncesine kadar telefonla, WhatsApp’la, mektuplarla bağımız sürdü.

R. ONUR DURU — Bir gün ona “Hayatta şans çok önemli,” diyorsun. O ise buna itiraz ediyor.

PINAR ÇEKİRGE — Bana “Hayat mı şanslı, sen mi?” diye sordu. Ben “Tabii ki ben,” dedim. “Hayır,” dedi; “Sen yıllarca çaba gösterdin, arşiv yaptın, yazdın, anlattın. Bu senin başarındı.” Ben hâlâ “Şans olabilir,” diyorum.

R. ONUR DURU — Ben burada Filiz Akın’a katılıyorum. Ama “başarı” kelimesini biraz daha cebimizde tutalım; konuşmanın sonunda ona yeniden döneceğim. Şimdi 1986’ya gidelim. Eşcinselliğin hastalık, sapkınlık ve AIDS’le yan yana anıldığı; Türkiye’de akademik verinin neredeyse bulunmadığı bir dönemde eşcinsellik üzerine tez yazıyorsun. Üstelik 12 Eylül ikliminde… Bu cesareti nereden buldun?

PINAR ÇEKİRGE — Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitim bilimleri alanında yüksek lisans yapıyordum. Herkesin çalıştığı konulardan farklı bir şey yapmak istedim. Konu büyük bir tabuydu; kaynak çok azdı. Selim İleri’nin Her Gece Bodrum’u, Attilâ İlhan’ın Hangi Seks’i gibi birkaç kitap vardı. Yurt dışından kaynak taşıdım; Minnesota Üniversitesi’nden ve Prof. Işık Savaşır’dan destek aldık. Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri’ni eşcinsel ve eşcinsel olmayan erkeklere uygulayarak kişilik profillerini karşılaştırdım. Tez kabul edildi; hemen ardından Uluslararası Psikoloji Kongresi’nde üniversiteyi ve Türkiye’yi temsil etti. Bu benim için çok büyük bir şeydi. Duygu Asena çalışmayla ilgilendi; Kadınca’da konuştuk, Milliyet’te haber oldu. 1991’de Yalnızlık Adasının Erkekleri adıyla kitaplaştı. Belki küçük bir kıpırtıydı ama daha sonra araştırma yapacaklara kaynak ürettiğini düşünüyorum.

R. ONUR DURU — 1991’den bugüne 34 kitap… Üvey anneler, intihar, marjinal kadınlar ve hayatlar; Ajda Pekkan, Ömür Göksel, Filiz Akın, Arusyag Papazyan ve tiyatro yazıları… Buna rağmen “Ben yazar değilim,” diyorsun. Peki nesin?

PINAR ÇEKİRGE — Ben anlatıcıyım. Çünkü Orhan Kemal’in, Kerime Nadir’in, Reşat Nuri’nin, Orhan Pamuk’un, Selim İleri’nin olduğu bir coğrafyada kendime kolayca “yazar” diyemiyorum. Türkiye’de Ajda Pekkan üzerine ilk kitabı ben yazdım: Profili Olmayan Kadın. Ömür Göksel’i, Filiz Akın’ı yazdım. Arusyag Papazyan’ı Burak Süme’yle yazmak hayatımdaki en önemli olaylardan biriydi. Ama yine de kelime çok büyük geliyor.

R. ONUR DURU — Hayır, ben bu cevabı kabul etmiyorum. Otuz dört kitap, otuz beş yıl… İnsan ne zaman yazar olur? Mütevazılık bize öğretilen bir erdem olabilir ama bazen insanın emeğini görünmez de kılıyor. Bence sen artık yazar ol!

SEYİRCİ KOLTUĞUNDA 61. YIL 

Seyirci, eleştirmen —itiraz edeceğini biliyorum—, dost; eski ekolle yeni tiyatro arasında bir Pınar Çekirge…
“Gazanfer Özcan’ı, Yıldız Kenter’i, Haldun Dormen’i, Tevfik Gelenbe’yi; 
o geleneği izleyerek büyüdüm.”

R. ONUR DURU — Bu sezon senin tiyatro seyirciliğinin kaçıncı yılı?

PINAR ÇEKİRGE — Altmış birinci sezonum. Beş yaşında başladım. Üstelik sevdiğim oyunları bir kez izlemekle yetinmedim. İstanbul Efendisi’ni otuz küsur, Bernarda Alba’nın Evi’ni yirmi sekiz, Şark Dişçisi’ni on altı-on yedi kez izlemişimdir. Bir oyunu sevince onun peşini kolay kolay bırakmıyorum.

R. ONUR DURU — Bu kadar büyük bir tiyatro hafızası nimet mi, yük mü? Yeni bir Arzu Tramvayı ya da Bernarda izlediğinde eski oyuncular hemen yan koltuğuna oturuyor mu?

PINAR ÇEKİRGE — Otomatik olarak kıyaslıyorum. Çünkü ben Gazanfer Özcan’ı, Yıldız Kenter’i, Haldun Dormen’i, Tevfik Gelenbe’yi; o geleneği izleyerek büyüdüm. O bilgileri atamıyorum, o elbiseyi hemen değiştiremiyorum. Bazen yeni bir oyuna giderken çok acı çekiyorum; bunu bilmiyorsunuz. Ama beni hayrete düşüren, ayakta alkışladığım genç işler de oldu.

R. ONUR DURU — Alternatif tiyatroyla ilk karşılaşman nasıl oldu?

PINAR ÇEKİRGE — 2010’da Can Şengel beni bir oyuna götürdü. Salona girdik; bildiğim anlamda perde yok, koltuk yok. “Biz nereye geldik?” diye kaldım. Sonra alternatif mekânlar; işte bir gün Bernarda’ya kadar geldim. Ama çok iyi işler izlemiş olsam da hep öbür tarafla kıyaslıyorum. Çünkü ben eski insanım. Sizi izlerken çok acı çekiyorum; bunu bilmiyorsunuz.

R. ONUR DURU — Seni eleştirmen olarak tanımladığımda hemen itiraz ediyorsun.

PINAR ÇEKİRGE — Çünkü ben kendimi eleştirmen olarak görmüyorum. Ben tiyatro yazıları yazıyorum ve yalnızca beğendiğim oyunları yazıyorum.

R. ONUR DURU — Bugün olumsuz eleştirinin daha değerli sayıldığı bir algı var. Hatta “Bu oyunu gömeceğim,” deniyor.

PINAR ÇEKİRGE — En sinirlendiğim şeylerden biri “Daha iyi olabilirdi” cümlesi. Tamam, nasıl daha iyi olabilirdi? Mesela senin yeni oyunun Yerma’da ne olmalıydı; rüzgâr mı çıkmalıydı, yağmur mu yağmalıydı? Bir önerin yoksa niye söylüyorsun? Daha oyun başlamadan “Bu oyun kötü,” diyen var. İzledin mi? Hayır. Bir yerde yazı mı çıktı? Hayır. “İçinde şu oynuyor, belli.” Bir de “gömmek” diye bir sözcük türettiler. Bir oyunu gömmek sana ne kazandıracak? Olumsuz eleştirince daha değerli olduğumuzu sanıyoruz. Oysa olumlu teşvik için hep şunu söylerim: “Ah, ne güzel başarmışsın.” Bu, onu daha iyiye gitmeye yöneltebilir.

R. ONUR DURU — Ben senin bu dilini çok kıymetli buluyorum. Çünkü herkes kötü yazmaya hevesli; iyi olanı anlatmaya hevesli insan az.

PINAR ÇEKİRGE — Biraz da iyi bakalım. Gençlerin desteklenmesi gerekiyor; korkunç şartlarda çok önemli işler yapıyorlar. Ben de değiştim. Dört yıl öncesine göre yeni tiyatroya çok daha açığım. Bazen sırf adına bakıp “Buna gidilmez,” dediğim bir oyundan müthiş bir oyuncu keşfederek çıkıyorum.

R. ONUR DURU — Öte yandan ödenekli tiyatrolara ayrı bir sorumluluk yüklüyorsun.

PINAR ÇEKİRGE — Ödenekli tiyatroyu biraz okul gibi görüyorum. Ben Hamlet’i, Otello’yu, Macbeth’i, Kral Lear’ı önce kendi metinleriyle izledim. Elbette farklı Hamlet’ler, Macbeth’ler de yapılsın. Ama ilk kez Macbeth izleyen seyirci, oyunda karı kocanın sarılıp intihar ettiğini görürse bunu Shakespeare sanabilir. Önce kaynağı bilelim; sonra onunla oynayalım. Şatonun Altında gibi şahane bir şey de yapılsın ama seyirci onun Macbeth’ten yola çıkan başka bir eser olduğunu bilsin.

R. ONUR DURU — Seyircinin de eğitilmesi gerektiğini düşünüyorsun. Altmış bir sezonda seni hâlâ şaşırtabilecek ne kaldı?

PINAR ÇEKİRGE — Çok şey kalmış! Oyunda telefon açılıyor, su içiliyor, yemek yeniyor. Bir prömiyerde yanımda çorba içildi. Evet, bildiğin çorba! Bir başka oyunda en öndeki hanım oyun başlamadan örgü örmeye başladı. Oyunun parçası sandım. Oyun başladı, örgü devam etti; oyun bitince örgüsünü çantasına koyup alkışladı ve gitti. Bunu da gördük. Eğer telefonundan kopamıyor, yarım saat oturamıyorsan tiyatroya gelme. Seyircilik de bir eğitim.

R. ONUR DURU — Bizim tanışmamız da senin Dilek Türker’le röportaj yapmak istemen sayesinde oldu. O günü anlatır mısın?

PINAR ÇEKİRGE — Ben çok utangacımdır. Kimseden randevu alamam; bunları Yavuz halleder. Dilek Hanım’ın Hadi Öldürsene Canikom’unu izledik. “Bu mutlaka konuğumuz olmalı ama yanına bile giremem,” dedim. Yavuz gitti, konuştu. Röportaj günü Dilek Hanım önce biraz mesafeliydi. Sonra “Bazen hoşlanmadığım insanları yirmi dakikada yollarım ama sizden hoşlandım,” dedi; ikramlar geldi. Sen ve bir arkadaş daha vardı, sürekli albümleri çıkarıyorsunuz, ben “Bernarda Alba” diyorum; yanlış albüm geliyor. Dilek Hanım sinirleniyor. Birkaç kez o meşhur bastonu pat diye yere düştü, ben her seferinde irkildim. Böyle tanıştık! (Gülüyor)

R. ONUR DURU — Ben İstanbul’a Ankara’dan yeni gelmiştim. Adını yıllardır duyduğum insanların yanında heyecanlanıyor, biraz da çekiniyordum. Sen ise hiç bekletmeden “Al sana dostluk,” diye sundun. Bunun için sana teşekkür ederim.

PINAR ÇEKİRGE — Sonra sık sık görüştük, aynı jürilerde yer aldık. Senden öğrendiğim ve çok yerde kullandığım bir cümle vardır. Ragıp’ın cenazesinde “Ragıp’ı sahneye emanet ediyoruz,” demiştin. Beni çok etkilemişti.

R. ONUR DURU — Dilek Türker’le röportajdan sonra ilişkiniz nasıl oldu da yol arkadaşlığına dönüştü?

PINAR ÇEKİRGE — 2015’teki röportajdan hemen sonra garip ve güzel biçimde bir dostluğumuz oluştu. Telefonlaştık, görüştük; oyunlarını izlemeye başladım. Bu Bir Efsane Sarah Bernhardt’ı izledim. Yıllar önce Türkan Şoray’la oynadığı filmde canlandırdığı Beyaz Rus prensesi bulup seyrettim. Galiba birbirimizde birbirimizi bulduk. Fakat onun için bir oyun yazacağım aklımın ucundan geçmezdi.

R. ONUR DURU — Ta ki Hakan Altıner seni çağırıp “Bir yazar buldum,” diyene kadar… Kimmiş o yazar?

PINAR ÇEKİRGE — Ben de çok merak ettim. “Tanıyor muyum?” dedim. “Tanıyorsun,” dedi. Sonra yüzüme bakıp “Sensin,” dedi. Benim ilk cevabım tek kelimeydi: “Hayır!”

BİR YAZAR BULDUM: SENSİN!

Hakan Altıner’in bir cümlesiyle başlayan; vapur, selobant, dondurma ve bolca korkuyla büyüyen Aynanın İki Yüzü…
“Denize baktım; “Buradan aşağı atlasam da kurtulsam,” dedim. ”

R. ONUR DURU — Hakan Altıner “Bir yazar buldum, sensin,” diyor. Sen de “Hayır.” diyorsun. Sonra?

PINAR ÇEKİRGE — “Asla, yapamam,” dedim. O da “Yaparsın Canikom,” dedi. “İsterseniz bir şey yazayım, görün; zaten olmayacak,” diye başladım. 28 Temmuz’da ilk parçaları yolladım. Hakan Bey sürekli “Devam, harika,” diyor. Bir de beni alkışlarsa ben dünyayı yıkarım!

R. ONUR DURU — Sonra meşhur Heybeliada vapuru geliyor.

PINAR ÇEKİRGE — Hakan Bey, Dilek Hanım ve ben vapura bindik. Karşımda oturmuş, oyundan ne istediklerini anlatıyorlar. Biri bir şey söylüyor, öteki bir şey… Dehşete kapıldım. İçimden “65 yaşındasın; yapamıyorum dersin, olur biter,” diyorum. Ama konu giderek cazip gelmeye başladı. Adaya iner inmez “Kusura bakmayın, ben döneceğim,” dedim. Herkes dehşetle yüzüme baktı. Hakan Bey “Biz buna ne yaptık; kırıldı, kaçıyor,” diye düşünmüş. Ben aynı vapura binip terasa çıktım. Denize baktım; ‘Buradan aşağı atlasam da kurtulsam,’ dedim. Ama yüzme biliyorum, kolay kolay kurtulamam! (Gülüyor.)

R. ONUR DURU — İyi ki yüzme biliyormuşsun. Oyun da o dönüş vapurunda doğuyor, değil mi?

PINAR ÇEKİRGE — Şaka değil. Oyunu düşünmeye başladım. Kabataş’a indiğimde ne yazacağımı biliyordum. Eve geldim ve iki üç saat yazdım. Önce sonu, sonra ortayı… Parça parça. Metin baştan sona sırayla çıkmadı.

R. ONUR DURU — Hakan Altıner’in elinde selobantla metni birleştirmesi peki?

PINAR ÇEKİRGE — Ben parçaların çıktısını alıp verdim ama bir araya getirmedim. Hakan Bey beni çağırdı; elinde selobant, mesaj numaralarına bakarak sayfaları birbirine yapıştırmış! Adama eziyete bakar mısın? Kutsal metin gibi parça parça… Vahiy geliyor, ben yazıyorum; Hakan Bey yapıştırıyor.

R. ONUR DURU — Metni Dilek Türker okuyunca ne dedi?

PINAR ÇEKİRGE — Beklemek! Dilek Hanım da “Beğenmezsem Pınar’a nasıl söylerim, kırılır mı?” diye kaygılanıyormuş. Metin ona gitti, ses yok. Evde delireceğim; bebekler falan şeytan gibi görünmeye başladı. Bir dondurma yedim, sonra aşağı inip bir tane daha aldım. İki dondurma, şeker on bin; hâlâ cevap yok! Hakan’ı aradım. “Aramadı mı?” dedi. “Yok.” “Arar, arar,” diyor ama sesinde bir şey var; ben daha çok geriliyorum. Sonunda Dilek Hanım aradı. “Dilek Hanımcığım, nasılsınız? Sizi çok özledim,” diye söze girmeye çalışıyorum; “Sus, sus, sus,” dedi. Kendisi için oyun yazan Ataol Behramoğlu, Dinçer Sümer, Aziz Nesin, Rekin Teksoy gibi isimleri saymaya başladı. Ben “Eyvah, şimdi felaket geliyor,” diye düşünüyorum. Sonra “Ve on üçüncüsünü sen yazdın. Bunu oynayacağız,” dedi. O anda Ajda Pekkan’ımı kucakladım. Ne olduğumu hatırlamıyorum. Kendimi iyi hissettim… Yani başarı diyelim.

R. ONUR DURU — Bak, daha önce cebimize koyduğumuz başarı kelimesi yine masaya döndü.

PINAR ÇEKİRGE — Döndü! Ama oyun orada bitmedi. Metni yeniden elden geçirdim; Hakan Bey dramaturgisini yaptı ve birlikte son biçimine götürdük.

R. ONUR DURU — Aynanın İki Yüzü, Marsha Norman’ın İyi Geceler Anne’sinden yola çıkıyor. Bir uyarlama mı bu?

PINAR ÇEKİRGE — Uyarlama diyelim ama tam da uyarlama değil. İyi Geceler Anne’den yola çıktık; fakat onu tamamen İstanbul’da bir eve çevirdik. Aslında yeniden yazıldı.

R. ONUR DURU — Bu iki kadını yazarken kimleri düşündün?

PINAR ÇEKİRGE — Anne karakterini annemle anneannemden yola çıkarak yazdım; diğer kahramanda da kendimi düşündüm. Aslında geç kalmış hesapları, açık kalmış defterleri konuştuk. Bir süre sonra farkında olmadan kahramanla değil, Dilek Hanım’la hesaplaşmaya başladım.

R. ONUR DURU — Tanıtım metninde çok çarpıcı bir cümlen var: “Kızın gözleri yoktu mesela, annenin bakışları.” Ne anlatıyor bu?

PINAR ÇEKİRGE — Senin yerine gören, seni kontrol eden gözleri… Sen bakmaya çalışıyorsun ama onlar senin yerine görüyor; dolayısıyla senin görmeni engelliyorlar. Onu anlatmaya çalışıyordum. Dilek Hanım’ın sahnede bunu, o tahakküm gücüyle çok iyi aksettirebileceğini biliyorum.

R. ONUR DURU — Dilek Türker yaklaşık senin yaşın kadar zamandır sahnede. Böyle bir sanatçıya replik yazmak nasıl bir şey? Ben ona o cesareti gösteremedim.

PINAR ÇEKİRGE — Zaten Hakan Bey’e “Beğenmediyseniz sakın Dilek Hanım’a iletmeyin,” dedim. Ne ben zor durumda kalayım ne Dilek Hanım reddetmek zorunda kalsın. O da “Pınar kırılır mı?” diye kaygılanmış. Burada Hakan Bey’in güveni çok önemliydi. Önce ondan onay geldi ama esas sınavın Dilek Hanım olduğunu biliyordum.

R. ONUR DURU — İlk yazdığın son, bugün üzerinde çalışılan sondan farklı.

PINAR ÇEKİRGE — İlk sonda kız ölüyordu. Bir gün Dilek Hanım’ın evinde toplandık. “Sonu değiştirmek istiyorum,” dedi. Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Hakan Bey hemen “Tamam, değiştiriyoruz,” dedi: Anne kızının öldüğünü sanacak, feryat edecek; sonra kapı açılacak ve kız, kaçtığı annesine dönüşmüş gibi son derece süslü biçimde ortaya çıkacaktı. “Muazzam, müthiş bir şey,” dedim.

R. ONUR DURU — Oyunun adı da o toplantılarda mı bulundu?

PINAR ÇEKİRGE — İlk ismi Dilek Hanım beğenmedi. Hakan bu konularda acayip; hemen bir şey oturtuyor. “Aynanın İki Yüzü,” dedi. Hem Tiyatro Ayna, hem iki kadın, hem aynanın iki yüzü… Sonra bana da soruyorlar. “Bana sormayın ya!” dedim.

R. ONUR DURU — Yazarın cümleleri Dilek Türker, Ebru Saçar ve Hakan Altıner’in ellerinde değişirken Pınar ne yapıyor? “Sözcüğüme dokundurtmam,” mı diyor?

PINAR ÇEKİRGE — Hiç demiyor! Ebru, Dilek Hanım ve Hakan bana “Buraya virgül koy,” deseler koyarım; çünkü bilen onlar. Ben de onlardan öğreniyorum. İstediklerini keser, istediklerini değiştirirler. Dediğim gibi, ben eğitimden geçiyorum.

R. ONUR DURU — Bizim oyunlarda da son haftaya kadar yazmaya devam ederiz. Bir yerden sonra ben Can’a artık “Beni rahat bırakın da yazar olarak öleyim; oyunu çıkaralım, ne istiyorsanız yapın,” noktasına gelirim. Güven biraz da metnin tek sahibinin yazar olmadığını kabul etmekte galiba.

PINAR ÇEKİRGE — Evet. Bu Işıltılı Hayali Ben Seçtim ilk denemeydi. Hakan Bey bunu Filiz Akın’ın ölümünden birkaç gün sonra önerdi. Bir tarafta Filiz’den dolayı büyük bir depresyon yaşıyordum, bir tarafta da böyle bir çalışmanın içinde ne yapacağımı düşünüyordum. O süreç beni dengeledi; bunu bana önerdiği için Hakan Bey’e çok şey borçluyum. Oyunda da Hakan Bey sahnede benim yazmadığım bir anıyı anlattı. “Biz bunu niye kitaba koymadık?” diye kaldım. Sonra o bölümü kitaba da aldık.

R. ONUR DURU — Prömiyer geldiğinde koltukta kim oturacak: Yazar Pınar mı, eleştirmen Pınar mı, seyirci Pınar mı?

PINAR ÇEKİRGE — Ben buna benzer bir şeyi Bu Işıltılı Hayali Ben Seçtim’de yaşadım. En önde oturuyorum ama yalan söylemeyeyim, sahneyi izlemiyorum; yan gözle seyirciye bakıyorum. Gülüyorlar mı, ilgileniyorlar mı? Sonra sahneye çağrıldım. Oraya eleştirmen ya da oyun yazarı olarak değil, Pınar olarak çıktım. Madem bu kadar açık konuşuyoruz: Dünyanın en egomanyak, en narsist ve en sosyal fobik insanı olabilirim. Üçü bir arada! Alkışı da çok severim. O alkışlar beni çok mutlu etti. Ailemin de orada olmasını istedim. Beş yüz kişilik bir sahnedeyim, herkes alkışlıyor… Hani “Başardım,” demek var ya; o iyiydi. Ödüller de biraz böyle.

R. ONUR DURU — Biz o ödülü niye istiyoruz? 

PINAR ÇEKİRGE — Ödül almak önemli. Bir şeyler yapmışım, birileri beni görmüş. Ama o kadar; ödül alınca dünya çapında bir oyun yazarı olmuyorum. O anda hoşuma gidiyor. Ama bağımlılık yaratmamalı.

R. ONUR DURU — Yıllar önce Can Ali Çalışandemir’le yaptığın röportajda “Bernarda’da hayallerinin yüzde kaçını gerçekleştirdin?” diye sormuştun. Şimdi aynı soruyu sana soracağım: Aynanın İki Yüzü’nde, kafanda kurduğun şeyin ne kadarı gerçekleşti?

PINAR ÇEKİRGE — Okuma provasında fark ettim ki kurabileceğim bütün hayallerin ötesinde bir şey yaşıyorum. Başlangıçta benim hayalim o kadar geniş değildi belki. Özellikle ayna kalktığında iki yüzün o aynaya düştüğü an… Metin sahnede benim düşündüğümden daha büyük bir şeye dönüştü. Hayata gelince; çocukluğumdaki bütün hayal kahramanlarımla tanıştım ve onlarla dost olma şansını yakaladım: Filiz Akın, Ediz Hun, Çolpan İlhan, Lale Belkıs, Füsun Önal… İki şeyi çok istiyordum; biri psikolog olmak, biri yazar olmak. Galiba hayallerimin çoğunu gerçekleştirdim. İyi ki de yaşadım ben.
 

R. ONUR DURU — Senin bana yıllar önce sorduğun bir soruyu bu kez “cam” yerine “ayna” diyerek soracağım: Hayatının buğulanmış aynasına ne yazardın?

PINAR ÇEKİRGE — Tek bir şey. Çünkü son derece egomanyak, son derece narsist bir insanım: “Pınar” yazardım.
 

R. ONUR DURU — Sohbetimizin başından beri etrafında dolaştığımız kelimeye artık dönebilirim. Pınar, başardın mı?

PINAR ÇEKİRGE — Evet, başardım.
“Evet, başardım”

Evet, başardı.

Pınar bu sohbet boyunca bir kez daha kalbime dokundu. Güle eğlene konuştuk ama gözlerimiz de sık sık doldu; gözyaşlarımızı yine gülümseyerek sildik. Bu söyleşiyi sizinle paylaşmak beni çok mutlu ediyor. Üstelik sizlerle ilk buluşmamda konuğumun Pınar olması benim için ayrı bir gurur.

Umarım masamızdaki o sıcacık duyguyu size de geçirebilmişizdir.

Sağlıcakla kalın.

 

Anahtar Kelimeler: pınar çekirge



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir