MAKALELER

Decollage Art Space -Lucy

2026.07.25 00:00
| | |
458

Paylaş:
Son zamanlarda sahnelerde görmeye başladığımız bazı oyunlar, insanın kendi türüne ilişkin kurduğu üstünlük anlatısını parçalıyor.

DECOLLAGE ART SPACE – LUCY 

Son zamanlarda sahnelerde görmeye başladığımız bazı oyunlar, insanın kendi türüne ilişkin kurduğu üstünlük anlatısını parçalıyor; medeniyetin üzerine bina edildiği kimi kabulleri tartışmaya açıyor ve insan ile “öteki” arasında çizildiği varsayılan sınırların ne kadar geçirgen olduğunu göstermeye uğraşıyor. Decollage Art Space’in Lucy çalışması da tam olarak bu eksenden hareket ediyor. Aslı Ceren Bozatlı’nın performans metni ve dramaturjisi, gerçek yaşam öyküsünden hareketle Lucy isimli bir şempanzenin trajedisi üzerinden, insanın kendi egosuyla kurduğu ilişkinin de hatlarını açığa çıkarmaya yöneliyor.

1964 yılında Florida’da doğan ve henüz birkaç günlükken Maurice ve Jane Temerlin tarafından bir insan gibi yetiştirilmek üzere alınan Lucy’nin hikâyesi, başlı başına sosyolojik ve psikolojik bir kırılma alanı oluşturuyor. Zira burada temel mesele bir hayvana insan davranışları öğretmekten ibaret değil; daha derinlerde, insanın doğayı dönüştürme arzusunun sınır tanımayan tarafı belirginleşiyor. Modern çağın bilimsel ilerleme söylemi çoğu zaman etik sorunları görünmez kılıyor. Lucy de bunun dramatik örneklerinden birine dönüşüyor. Kendisine çatal bıçak kullanması öğretiliyor, sandalyede oturması sağlanıyor, işaret diliyle iletişim kurması teşvik ediliyor fakat bütün bu süreçte temel soru havada asılı kalıyor: Bir canlıya yeni davranışlar kazandırmak, ona yeni bir hayat vermek mi oluyor, yoksa kendi türünden uzaklaştırılmış bir yalnızlık yaratmak mı?

Metin ve Dramaturji
Aslı Ceren Bozatlı’nın kaleme aldığı eser, önemli bir meseleye temas ediyor. Özellikle insan merkezli düşünce biçiminin eleştirisi bakımından dikkate değer bir çıkış noktası yakalıyor ama piyes ilerledikçe düşünsel yoğunluk ile söylev üretme arzusu arasındaki denge zaman zaman kayboluyor. Özellikle laboratuvar bölümü, ritmi ciddi ölçüde sekteye uğratıyor. Anlatı burada dramatik çatışmayı ilerletmek yerine uzun uzun açıklamalara yaslanıyor. Kurulan cümlelerin bir kısmı, karakterlerin içsel gerekliliklerinden doğmuyor, daha çok fikirleri doğrudan seyir alanına ulaştırmak isteyen bir anlatıcının diktesine dönüşüyor. Öte yandan bu bölümde duyulan çoğu ifade de günümüz tartışmaları açısından eskiyen bir fikirsel dilin etrafında dolanıyor. Dahası, bunlar artık yeni bir düşünce alanı açmaktan çok, önceden duyulmuş yargıların tekrarına dönüşüyor. Bir dönem güçlü etki yaratmış slogan niteliğindeki söylemler bugün aynı kuvveti üretemez zaten. Bundan sebep, tartışmanın ekseni de oyuna yakışmayacak kadar şaşırtıcı biçimde sığlaşıyor. Kurulan münakaşa hattı, karmaşıklığı açmak yerine, lise münazara kulüplerinde bile artık aşılmış bir düzlemde ilerliyor. İnsan-doğa ilişkisi, etik sınırlar, deney kültürü, türcülük gibi çok katmanlı meseleler daha nitelikli ve derinlikli analizler talep ederken tartışma yüzeyde dolaşan karşıtlıklara sıkışıyor. Bu nedenle eserin kimi anlarında karakterler konuşmuyor da adeta bir kürsüden sesleniyorlar hissi oluşuyor. Hasılı metin anlatmak yerine yer yer öğretmeye, düşündürmek yerine ikna etmeye çalışıyor. Oysa tiyatro kesin cevaplardan değil; boşluklardan, sessizliklerden ve çelişkilerden besleniyor. Buradaysa kimi sahneler soru sormak yerine hüküm vermeye yöneliyor. Ayrıca sözde “oylama” epizodu da kavramsal açıdan yeterince berraklaşmıyor. Salondaki birçok kişi bu kısmı anlamlandırmakta zorlanıyor, herkes birbirine soruyor ve lüzumsuz bir rabarba oluşuyor. 

Reji
Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem’in rejisi, biçimsel olarak çeşitli denemeler yapıyor. Özellikle mekânsal kırılmalar üzerinden atmosfer çeşitliliği yaratmaya uğraşıyor. Binanın katları arasında gerçekleştirilen geçişler, ilk bakışta bağlam değişikliği üretme niyeti taşıyor gibi görünüyor ve muhtemelen fiziksel yer değişiminin aynı zamanda zihinsel bir dönüşüm yaratması hedefleniyor ancak bu tercih dramatik gereklilik duygusunu üretemiyor.
Mekânsal geçişler, anlatının doğal ihtiyaçlarından doğduğunda çarpıcı bir araç hâline gelir lâkin burada zaman zaman pek de gerekli olmayan bir gösteriye dönüşüyor. Farklılık yaratma arzusu, anlatının doğal akışının önüne geçiyor. Amaçlanan dramatik nüfuz daha kompakt bir düzlemde kurabilirdi oysa... 
Yönetim anlayışının oyuncularla kurduğu ilişki, başarılı bir düzeyde ilerliyor. Performansların doğallığında ciddi bir kolektif çalışma hissediliyor. Oyuncuların bedenleriyle, ritimleriyle ve sahne enerjileriyle kurdukları ilişki bunu resmediyor.

Oyunculuklar
Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem; temsilin en güçlü ayağını oluşturuyorlar. Üç oyuncunun ortak tarafı, kurdukları evrene inanıyor olmaları... Teknik yeterlilikten daha önemli olan nokta da burada açığa çıkıyor: Oyunculukta beceri, tek başına yeterli olmaz; inanç izleyiciye aktarılmadığında yapı mekanikleşmeye başlar. Burada, kadronun metinle kurduğu sağlam ilişki, piyes boyunca sürüyor. Repliklerin arkasında ideatik bir ağırlık hissediliyor. Beden kullanımları, duygu geçişleri ve partner etkileşimleri sahici seyrediyor.

Metnin zaman zaman didaktikleşen tarafı icracılar sayesinde daha geçirgen hâle gelebiliyor. Oyuncular, metnin ağırlaşan bölümlerini enerjiyle taşımayı başarıyor. Yapının ayakta kalmasını sağlayan temel unsurlardan biri de bu performatif güç oluyor.
Sanatsal Tasarımlar: Mekân, Kukla, Işık, Ses ve Hareket Dili

Hilal Polat’ın kukla, kostüm ve mekân tasarımı, çalışmanın en dikkat çekici alanlarından birini oluşturuyor. Özellikle kukla tasarımındaki başarı, sıradan bir aksesuar kullanımının çok ötesine geçiyor. Kukla, kendi başına bir varlık alanı kuruyor. Dekor düzenlemesi de aynı ölçüde etkili oluyor ve anlatının havasına katkı sağlıyor. Nesnelerin kullanımında gereksiz gösterişten kaçınılıyor ve görsel kompozisyon düşünsel çerçeveyle uyumlu ilerliyor.
Utku Kara’nın ışık tasarımı ise oyunun en kuvvetli bileşeni... Işık, bütün duyguların açığa çıkmasını sağladığı gibi, psikolojik gerilimleri de görünür kılıyor ve tüm mekânları zihnimizde şekillendiriyor. 

Yalın Deniz Özcan’ın ses düzenlemesi de benzer bir başarı ortaya koyuyor ve salondakileri oyun evreninin içine çekmesini biliyor. Ses; mekân hissini kuruyor, ambiyansı derinleştiriyor ve duygusal katmanlar yaratıyor.

Salih Usta’nın hareket tasarımı, ne yazık ki belirgin bir tesir üretemiyor. Fizikî aksiyonların önemli kısmı yeni bir tabaka eklemek yerine fazlalık hissi bırakıyor. 

Sonuç
Lucy, son derece kıymetli bir meseleye temas ediyor. İnsan ile hayvan arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede sona erdiğini tartışmaya açması bakımından önemli bir çalışma niteliği taşıyor lâkin böyle mühim bir çıkış noktası, daha rafine bir reji ve kurgu ile çok daha etkileyici bir karşılığa ulaşabilir. Yine de bütün eksiklerine rağmen insanın kendi türüne ve doğaya bakışını sorgulatan bir alan açıyor. Salondan çıktıktan sonra akılda Lucy’nin hikâyesinden çok şu soru kalıyor: İnsan, başka bir canlıyı kendisine benzetmeye çalışırken aslında en çok kendi yabancılığını mı büyütüyor?

Anahtar Kelimeler: lucy, Decollage Art Space



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir