
" İhtiyar olmanız yeterli...mesele yalnızlık."
Donald L. Coburn'un yazdığı, Seçkin Selvin'in dilimize kazandırdığı, Nedim Saban'ın uyarlayıp/yönettiği " Konken Partisi" ( " The Gin Game "/1976 ) adlı oyunu, otuz yıl kadar önce, ilk kez Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter'den izlemiştim.Bilirsiniz, insanın içinde tortu bırakan, oyunlar, oyuncular hiç unutulmaz.
Fonsia Dorsey ( Melek Baykal ) ve Weller Martin'in ( Mehmet Atay ) yolları bir huzur evinde kesişmişti.Eğer kusursa, ikisi de biraz fazla yaşamışlardı.Mesele sadece yalnızlıktı.Hep bir şeyleri kaçırıyor, hatta kaçırmış olmanın kaygısı içindeydiler...Doğru, hüzünle akrandılar.Doğru, yüzyıllar yaşamışcasına yorgundular.
Huzurevinde bir gün daha başlıyordu.Her günkü gibi, bir gün.

Fonda Orson Welles'in o şarkısı :
" I know what it is to be young
But you, you don’t know what it is to be old
Someday, you’ll be saying the same thing
Time takes away, so the story is told..."
Bahçeye bir sessizlik çöktü.Bir süre öylece, birbirlerine bakmadan sustular.Suskun, siniktiler.Di'li zamanlarda da, şimdiki zamanlarda da, yalnızlık ve umut köşekapmaca oynamaya devam ediyordu.
Fonsia'nın oğlu Denver'de yaşadığı için mi annesini ziyarete gelemiyordu ? Weller neden hırçındı, ipe attığı ilmek neyin simgesi ya da yardım çığlığıydı ? Gitgide uzaklaşmış anılar, dış dünyada yaşanan şiddet, kısır çekişmeler, aldırışsızlık, özensizlik, yetinmezlik...ve o bitip tükenmek bilmeyen sağırduyarlık.Tıpkı bizim gibi, onlar da bir labirentin çoğalan çıkmazlarındaydılar aslında.
Fonsia ve Weller'in rüzgara söylemiş şarkıları vardı.Diyetini yalnızlıkla ödedikleri bir geçmişleri de.Yaşama sil baştan girişme zamanıydı belki de.Bir el konken...kazanan varsın hep Fonsia olsun.
Verandanın açıldığı bakımsız, neredeyse kıraç bahçede, saksılarda çoktan kurumuş çiçeklerin yeniden hayat bulması, bir umut, bir sevinç olabilir miydi ? Fonsia sevginin, iyi niyetin, güzel duyguların korunması gerektiğine öylesine inanmıştı ki.
Şimdi düşünüyorum da, buruk bir tadı var bu oyunun, gülerken boğazınızda bir yumru oluşuyor, gözlerde ince bir yağmur esintisi...ve kahkahalar yükseliyor salondan.Hüzün ve komedinin farklı bir alaşımı, diyelim.

" Konken Partisi " mi izlerken, nasıl oldu bilmiyorum, Adalet Ağaoğlu'nun sesini duyar gibi oldum :
" Bugünün insanı, kendi gerçeğini tümü kum taneciklerine dönmüş, bunca ufalanmış bir zamanın ortasında nasıl tam kendi gerçeği olarak kavrayabilir ? "
Nedim Saban'ın izleyicinin oyundan bir an olsun kopmasına izin vermeyen enerjik rejisi, Barış Dinçel'in harikulade dekoru, Osman Aktan'ın ışık ve Başak Özdoğan'ın kostüm tasarımları elbette oyuna çok şey katmış, sahnede duyarlık rüzgarı estirmiş.
Her türlü abartıya imkan tanıyabilecek iki karakteri ve onların iç dinamiklerini Melek Baykal ile Mehmet Atay son derece doğal, samimi ve inandırıcı bir biçimde yaşar kılmışlar.Hele o öfke anları...
Tiyatro sanatını önemseyenlerin " Konken Partisi" ni beğeneceklerinden, eminim.
Çünkü " Konken Partisi " gözüpek ruh çözümleri olan, özenli, nitelikli, çok duyarlı, çok içten, çok incelikli, yankılı, daha perde açılmadan önce Fonsia Dorsey'in " Telefonlarınızı bir süreliğine unutmuşsanız, hemen geliyorum " ikazıyla sizi atmosferine katan, bir oyun.Dediğim gibi, komedi ve hüzün öyle güzel alaşımlanmış ki.
Fonsia ve Weller gibi en yağmurlu bir günde bile gökkuşağını aramaktan vazgeçmeyin, olur mu ? Ben henüz başaramadım...
Anahtar Kelimeler: konken partisi, tiyatro kare
0 Yorum