
İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Yalancının Resmi” adlı oyun, Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nden sonra Bornova Bozkurt Kuruç Sahnesi’nde seyirciyle buluştu.
Yakın geçmişte “Devlet Tiyatroları” ve “MaskKara Tiyatrosu” gibi özel tiyatrolarca sahnelenmiş olan oyuna dair yaptığım ön okumalar sonucunda, zihnimde oyun hakkında belli bir çerçeve çizmiştim. İzlediğim oyun, çizdiğim çerçevenin çok da dışına taşmadı. Mehmet Baydur oyunlarının genel atmosferini yansıtan bir örnek daha izlemiş oldum.
Simetrik bir mimariyle yapılmış olan “Bozkurt Kuruç” ve “Necdet Aydın” Sahnelerinin balkon tasarımındaki sıkıntı, bu oyunda da görüldü. Balkonlarda bulunan iki kanadın konumlarından kaynaklanan bu sıkıntı, söz konusu salonlarda seyrettiğim hemen her gösteride kendini göstermeye devam ediyor. Kanatlar sahne üstüne doğru fazlaca uzandığı için sahnenin sağ ve sol arka köşeleri tamamen kör ve sağır noktalar olarak kalıyor.
Balkon kanatlarındaki koltukların konumu için bir düzenleme ya da uyarı bilgilendirmesi yapılmalı. Ayrıca her gösteri öncesi dekor yerleşimi ve sahne planlamasında bu durum göz önüne alınmalı.

Seyirci salonu yine doldurmuştu ama enerji yoğunluğunun seyirci sayısıyla orantılı olduğunu söylemek güçtü. Seyircinin orta düzeydeki enerjisi, oyunun temposuyla uyumlu olarak giderek düştü. Final ve selamlama alkışı daha çok “nezaket alkışı” tonundaydı. Alkış tekrarı (bis alkışı da denebilir) da tersten işledi. Adeta, seyirci oyuncuları değil, oyuncular seyirciyi alkışa teşvik etti. Müzisyenlere yapılan alkış, oyunculara yapılandan daha yoğundu.
Seyirci, bildik İzmir seyircisiydi. Cep telefonu kullanımı, ambalaj hışırtısı gibi olmaması gereken olaylar artık kanıksanmış, olağanlaşmış. Oyun öncesi uyarı anonsları “mevzuat gereği” yapılan bir angarya haline gelmiş.
Dekor, oyunun atmosferine, temasına ve temposuna uygun olarak tasarlanmış. Klasik yapıda, gerçekçi bir oyun için sade bir tasarım. Söz ağırlıklı ve aksiyonu oldukça düşük, temposu da durağan olan oyunda dekorun sadeliği hem oyunun mekanını (park) yeterince yansıtmış hem de sözü perdelemeyerek işlevini yerine getirmiş.
Gövdesine salıncak kurulmuş olan yatık ağaç gövdesinin formu özellikle dikkat çekiciydi. Yere doğru eğilmiş bir zürafayı andıran ağaç gövdesinin bu estetik formu oyunda bir yerlerde anlamlandırılacak ya da göstergesel bir işlev görecek diye oyun bekledim ama hem ağaç gövdesi hem de gövdeye kurulmuş olan salıncakla ilgili beklentim boşa çıktı. Sadece görsel bir estetik unsuru olarak kaldılar. Olmasalar da olurdu.
Sonbahar manzarası oluşturmak için sahne zeminine serpiştirilmiş kuru yaprak ve ağaç kabuklarının, oyun zamanı (mevsimler) değiştiği halde oldukları gibi kalmaları da göze battı. Olmasalar olur muydu? Evet, olurdu.

Kış mevsimi görüntüsü zaten oyun kişilerinin kostümleriyle verilmişken bir de yapay kar yağdırmak, sahne derinliğinde sis makinesi çalıştırmak gibi tercihler de işlevsellik açısından “olmasa daha mı iyi olurdu”, sorusunu akla getirdi. “Madem bu olanaklarımız var, kullanalım öyleyse”, denilmiş sanki.
Kar yağışı devam etseydi ve “Adam” yakası kürklü kalın paltosunun içinde ince bir gömlekle dolaşmasaydı, “Kadın”, oyunun başından beri üç mevsim geçmesine rağmen hiç değişmeyen saçı ve makyajını değiştirseydi ve en azından kar altında parka gelirken başına bir bere, omuzuna bir şal alsaydı, kar yağışının bir anlamı olabilirdi.
Orkestranın sahnede görünür olması sahne değişimleri, zaman atlamalarında boşluk doldurma işlevi gördü. Dramatik anlamdaki katkısı bunun ötesine geçmedi. Fon müzikleri oyunun dokusuna oldukça uygundu. Şarkılar ise oyundan bağımsız olarak ele alınmalı.
Nazım Hikmet ve Orhan Veli’nin şiirlerinin bestelenmiş olması, oyunda da bu şairlerden söz edilmesiyle bağlantılı ve uyumlu. Buna karşın, şarkıları oyundan bağımsız olarak şöyle değerlendirebilirim: Sözsüz olarak, oldukça başarılı besteler.
Hem orkestra hem solist alkışa değer bir performans gösterdi. Besteleri sözlerle birlikte değerlendirdiğimde ise aynı olumlu düşünceleri dile getirmem zor.
Özellikle Nazım Hikmet’in “Bugün Pazar… Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar…” dizeleriyle başlayan sözler birçok kez farklı sanatçılarca bestelendi ve yorumlandı. Sözleri hem oyunun tematik bağlamında hem de atmosferi içinde düşündüğümde müzikle uyumsuzluğu dikkat çekiciydi. Prozodi kusurları, anlamsal ve duygusal ayrıklıklar belirgin olarak kendini gösteriyordu.
Müzik, sözlerden ve oyundan sıyrılmış haliyle övgüye değer ama bu sözler ve bu oyunla uyumsuzluğu gözden kaçmıyor. Hem tiyatro müziğinin hem genel olarak müziğin de bir dramaturgisi olması gerekliliğini ortaya koyan çok sayıda örnekten birini daha dinledik.
Işık tasarımı oldukça uyumlu ve sade idi. Kuş sesi efektleri de yerinde kullanılmıştı ama kar yağışı sahnesine eşlik eden rüzgâr (fırtına) sesi efekti yersizdi. Sakin sakin, romantik bir edayla yağan karda bu rüzgâr neyin nesidir? Ya da böyle bir rüzgâr varsa o kar nasıl bu kadar sakin yağabilir? Oyun kişilerinin kostümleri de bu uyumsuzluğa dahil edilebilir. Parka, tipide kalmış gibi üşüyerek geliyorlar ama kısa süre sonra üzerlerindeki paltoları sadece aksesuar olarak kalıyor. Bahar konforunda oynamaya devam ediyorlar.
Oyun, tek perde ve yaklaşık 85 dakika sürüyor. Tek perde, dört bölüme ayrılmış. Oyunda üç mevsim (ilkbahar, sonbahar ve kış) görülüyor. Geçmişteki başka sahnelemelerin görsellerinden anlaşıldığına göre dört bölüm, dört mevsimde geçiyor. Bu oyunda yaz mevsimi kaldırılmış. Fakat bu tercihin oyuna etkisi sırıtmıyor. Hatta biraz zorlansa üç bölümden ikisi daha birleştirilerek oyun iki bölüme de indirilebilirmiş.

Oyunda ana tema olarak ele alınan “yalnızlık”, “yalan” kavramıyla içe içe işlenmiş. Oyun kişileri (Kadın ve Adam), etkilerini hala hissettikleri darbe döneminin yıkıntılarını tamir etmek için iç dünyalarına sığınmışlardır.
Yazarın, aynı dönemin kendinde bıraktığı izleri oyun kişileri aracılığıyla açığa vuran bir yaklaşımla, “birey olmak” ve “kimlik sorunu” na örtülü fakat derinlemesine değindiği gözleniyor.
Oyunu, üç bölüme ayırırsak; ilk bölümde yalanın, yalnız insanların öncelikle kendilerini kandırarak hayata tutunmaları için ne kadar değerli olduğuna vurgu yapılıyor.
Birinci bölümde serim, çatışma ve merak ögeleri belirgin. Özellikle merak ögesi öne çıkıyor. “Adam”ın anlattıklarının gerçekliğine dair şüpheler oluşturmakla birlikte “Kadın”ın ikircikli tepkisi ve Adamın yöneliminin belirsizliği bu bölümün temposunu da devingenliğini de olumlu etkiliyor.
İkinci bölümden itibaren başlayan tekrarlar, Kadında görülen dönüşüm ve Adamın yöneliminin belirgin hale gelmesi güçlü bir çatışma beklentisi yaratıyor fakat beklenen güçlü çatışma gelmiyor. Kadının Adama yakınlık duyması, mesafeli kalmasını yapaylaştırırken Adamın yalanlarına olan ilgisi hatta bölüm ortalarına doğru Kadının da yalancılığı denemesi, Adamla yer değiştirmesi temanın derinlemesine işleneceği hissi uyandırıyor. Fakat bu beklenti ancak üçüncü bölümde kısmen karşılanıyor.
Bu bölümde Kadının Adamla arasındaki mesafeyi daralttığını, böylece oyunun başındaki yapay tutumlarından uzaklaştığını görüyoruz. Bu durum, oyunu tutarlı hale getiriyor. Tempo bu bölümün ortalarından itibaren düşmeye başlıyor. Adamın anlattığı oğlunun öldürülmesi hikayesi biraz daha açılıyor ve duygusal bir atmosfer doğuruyor.
Kadın, Adamın da kendisine karşı yakınlık hissettiğinden emin olarak onu kıskandıracak küçük oyunlara başlıyor. Yalancılık yer değiştiriyor. Bu noktadan itibaren asal tema “yalnızlık”, daha belirginleşiyor. Her ikisinin de asıl dertlerinin yalnızlık olduğu, bu durumu kendilerine de birbirlerine de itiraf ettikleri noktadan sonra her ikisi de yeni bir denemenin heyecanıyla canlanıyorlar. Bölüm bu canlılıkla bitiyor.
İkinci bölümde iyi kurgulanmış ve iyi anlatılmış yalan hikayelerin, insanların iletişim kurmalarında ve yalnızlıktan kurtulma çabalarındaki katkısı, üçüncü bölümde ise yalnızlıktan kurtulup hayatı paylaşmaya başlayınca yalanın tersine dönen etkisi anlatılıyor.

Belli ölçüde yakınlık kurulup yalnızlığın soğukluğu kırılınca, önceden eğlenceli bulunup hoş görülen yalanlar, güvensizlik ve hayal kırıklığı yaratıyor. Bu noktada alışkanlıklar devreye giriyor.
Adam, yalnız yaşamış, kendi içinde kurduğu yalan dünyaya kendi de inanmıştır. Bir tür “mitomani” hastasıdır. Kadın ise yalansız ve güven temelinde bir hayat yaşamış, kocasını kaybedince düştüğü yalnızlıktan kurtulmak için o da kendini kandırmanın yollarını aramaktadır.
Adamın yalanları onu da bir süre oyalar. Hatta, bu yalanları sevimli bulur. Adama karşı duygusal yakınlık da hisseder. Hayattan kesitler paylaşmaya başladıklarında ise ayaklar yere basar ve alışkanlıklar depreşir. Uzakken ve yalnızken sevimli ve eğlenceli gelen yalanlar, birlikteyken güvensizlik ve endişe yaratmaktadır.
Üçüncü bölümde ise yalnızlıklarını birbirleriyle aşmış olan Adam ve Kadın, bir sonraki adımı, birlikte olup olamayacaklarını test etmeye başlıyorlar. Bu noktada yalan teması tekrar önemli hale geliyor. Güvensizlik ve sorumluluk duygusu, yalancılığı (mitomaniyi) daha ciddi biçimde sorgulamaya itiyor kadını. Adam, anlattıklarının hemen hepsinin yalan olduğunu itiraf edince Kadının yalnızlığına geri dönme kararıyla oyun bitiyor.
Oyunda Adamın oğlunun öldürülmesi hikayesi yalan da olsa toplumsal olaylara, Kadının evinden çıkarılıp kenar mahalleye taşınması sınıf farklılıklarına, Adamın kadının sigara paketine el koyması ve yemek teklifini simit almaya çevirmesi, giyim kuşamının değişmesi ekonomik durumunun zayıfladığının göstergeleri. Bu göstergeler yeterince işlenmeden, ikinci baharını yaşayan olgun aşık romantizminin öne çıkması, oyunun yoğunluğunu azaltmış.

Üçüncü bölümde de devam den tekrarlar tempoyu düşürüp kısırdöngü oluşturuyor. Tempo düşerken oyun sarkıyor, oyun sarktıkça tempo düşüyor.
Oyunda adı geçen insanlar ve onlardan yapılan alıntılar, oyuna belli oranda derinlik kazandırmış. Adamın, yalanlarına dayanak ettiği ünlü kişilerin yalan ve yalnızlık hakkındaki yaklaşımlarına ise yer verilmemiş. Kadının ilgisini çekmekten öteye gitmeyen bir konumda bırakılmış.
Adamın bu yalanları o anda doğaçlama mı ürettiği yoksa öteden beri aynı yalanları söyleyerek kendini de mi inandırdığı oyun sonuna kadar pek anlaşılmıyor.
Oyunun son kısmında, Adamın adlarını yalanlarına alet ettiği ünlü kişilerin fotoğraflarının yan perdelere yansıtılması ve fotoğraf karelerinin sürekli yer değiştirmesi bana göre oyunla anlamsal bir ilişki kurmuyor. Amacın sadece o kişilere bir selam çakmak olduğu kanısındayım. O görsellerin perdede durması odak kaymasına sebep oluyor.
Memet Baydur’un (1951–2001) 1996 yılında yazdığı “Yalancının Resmi” oyununda kişiler, 1980 darbesi sonrası, dönemin yitik ve yalnız insanları olarak seçilmiş. Kişiler için ad belirtilmemiş, “Kadın” ve “Adam” olarak adlandırılmışlar. Kendilerini kalabalıklar içinde yalnız hisseden, silik görünen ama aslında duyarlı ve yaşamı önemseyen kişiler.
Yaşadıklarının etkisiyle kabuklarına çekilmişler, tedirginliği alışkanlık haline getirmişlerdir.
Oyun, toplumsal yapının birey üzerindeki psikolojik etkilerine yer verirken yakın tarihe de göndermeler yapıyor. Adamın oğlu ve kendisiyle ilgili anlattıkları bu tür göndermeler içeriyor. Kadının ölen kocasının piyanosunu satarak kenar mahalleye taşınmak zorunda kalması ve alt sınıftan insanlarla ilgili gözlemleri de dönemin sosyal yapısıyla ilgili tespitler içeriyor.
Oyunda yalan, doğru, gerçek kavramları tartışılırken, Adam’ın anlattıkları içinde sadece Picasso’nun resminin gerçek olduğunu açıklaması oyunun adının gerekçesini veriyor. Yazık ki bu sahne, çabuk geçiştiriliyor ve Kadının tepki göstererek Adamı terk etmesi biraz havada kalıyor.
Adamın gerçek kimliğini ifşa etmesi, mesleği gereği yaptığı işlerden dolayı çektiği vicdan azabını bastırabilmek için sığındığı yalanların onu hasta ettiğinin ortaya çıkmasıyla düğüm çözülüyor.
Oyunun yönetmeni Serkan Budak, yönetmen yardımcısı Şenay Ünsal Dikmen. Dekor tasarımını Hasan Yavuz, kostüm tasarımını F.Duygu Ergüven Soykan, ışık tasarımını Rahmi Özan yapmış. Müzik direktörü Efe Ünal, asistanlar Umut Can Koçmen ve S. Berkan Köse.
Afişteki bilgilere göre orkestra: Solist; Özlem Sağlam, piyano; İlhan Denizhan Kuruoğlu, çello; Emre Deniz, keman; Merve Onkar, Kontrbas; Mete Çalışkan. Fakat sahnede sadece piyanist ve kontrbasçı vardı.
Oyun içindeki müziklerin kayıttan verildiği net olarak anlaşılmakla birlikte sahnedeki müzisyenlerin de playback yapmadıkları özellikle final şarkısında belli oldu.
Müjde Bilir’in sahne amirliğinde sahnelenen oyunda görev alan diğer emekçilerin adlarına da afişte yer verilmiş.
Adam rolünü Fatih Özyiğit, Kadın rolünü ise Güldeniz Türküstün üstlenmiş. Her iki oyuncu da sade, gösterişsiz oyunlarıyla oyunun atmosferiyle uyumluydular. Özellikle fatih Özyiğit’in duygu geçişlerinde, yalan ve gerçek anlatılar arasındaki farkı hissettirmedeki başarısı dikkat çekiciydi. Güldeniz Türküstün’ün oyunu daha teknik ve planlı (matematiksel) hissi verdi. Oyuncuların sahnedeki uyumları, birbirlerini tamamlamaları da olumlu bir unsur olarak öne çıktı.
Oyunun seyirciye tam olarak ulaşması için biraz daha zamana ihtiyacı var. Seyirciyi yakaladığı ve uzaklaştığı anlar analiz edilerek yeniden ele alınırsa seyir zevki ve etkisi daha yüksek bir oyun haline gelebilir. Dönemsellik vurgusunun silikleştiği kısımlar üzerinde de yeniden durmak yararlı olabilir. Dönemsellik daha belirgin işlenirse ya da dönemsellikten tamamen vazgeçilip günümüz insanının yalnızlığına odaklanılırsa seyirci oyunla daha güçlü bir özdeşlik kurabilir.
İsmail YAVUZTEKİN
Anahtar Kelimeler: yalancının resmi, izmir devlet tiyatrosu
0 Yorum