NOKTA, farklı kadınların hikayelerini tek bir beden üzerinden anlatırken şiddet, güç ve tahakküm...
ÖZGE ARSLAN’DAN NOKTA OYUNU
“İnsanlar, tek başımıza kaldığımızda yalnız hissetmiyor oluşumuzu hissetsin istedim.”
Özge Arslan
İzmir turnesi kapsamında seyirciyle buluşan NOKTA, farklı kadınların hikâyelerini tek bir beden üzerinden anlatırken şiddet, güç ve tahakküm meselelerini daha geniş bir çerçevede ele alan bir oyun. Özge Arslan’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı yapım, yalnızca kadınların yaşadığı sorunları anlatmakla kalmıyor; insanın, hayvanın ve doğanın üzerinde kurulan güç ilişkilerini de aynı anlatının içine yerleştiriyor. Farklı dönemlerden ve coğrafyalardan gelen hikâyelerin aynı sahnede buluşması, oyunun dünyasını tek bir zamana ya da kişiye bağlı olmaktan çıkarıyor. Oyunun anlatıcısı Karadenizli Nokta, bu farklı hikâyeler arasında dolaşan ve onları birbirine bağlayan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Böylece Nokta, yalnızca bir karakter olmaktan çıkarak anlatılan kadınların ve diğer canlıların ortak hafızasını taşıyan bir anlatıcıya dönüşüyor.
NOKTA, doğrusal bir hikâye anlatmayı tercih etmiyor. Birbirinden farklı karakterler, dönemler ve coğrafyalar arasında sürekli geçişler yapılıyor. Buna rağmen bu parçalı yapı tamamen dağınık bir his yaratmıyor. Özellikle hikâyeler arasındaki geçişlerin başarılı olması, oyunun ritmini koruyor. Özge Arslan bir karakterden diğerine geçerken yalnızca sesini değiştirmiyor; bedenini, yürüyüşünü, konuşma biçimini ve ritmini de değiştiriyor. Bu geçişlere eşlik eden küçük ama etkili bir ayrıntı da ayakkabılar. Her kadının hikâyesinden önce sahnenin soluna bir ayakkabı bırakılıyor. Hikâyeler çoğaldıkça o tarafta ayakkabılar da birikiyor. Başlangıçta basit bir sahne nesnesi gibi görünen bu ayakkabılar, oyun ilerledikçe anlatılan kadınların sahnede bıraktığı izlere dönüşüyor. Her yeni ayakkabı, yeni bir hikâyenin geldiğini haber verirken daha önce anlatılanları da unutturmuyor. Bu açıdan ayakkabılar yalnızca dekoratif bir unsur değil, kadınların varlığını, yokluğunu ve geride bıraktıkları izleri temsil eden bir gösterge olarak işlev görüyor. Oyuncunun bedeninde canlanan karakterler sahneden ayrılırken ayakkabılar kalmaya devam ediyor. Böylece kadınların hikâyeleri sona erse bile yaşadıkları şeylerin izlerinin ortadan kalkmadığı düşüncesi güçleniyor.
Oyunun en önemli meselelerinden biri, kadınların yaşadıkları şiddetin ve baskının yalnızca bireysel olaylar olarak ele alınamayacak olması. Farklı kadınların hikâyeleri bir araya geldikçe birbirinden bağımsız görünen yaşantıların ortak noktaları belirginleşiyor. Kadınların bedenleri, kararları ve yaşamları üzerinde kurulan denetim, farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Oyunun bu hikâyeleri tek bir beden üzerinden anlatması da önemli. Bir oyuncunun birbirinden farklı kadınlara dönüşmesi, kadınların yaşadıklarını yalnızca tek bir kişinin başına gelen olaylar olarak görmemizi engelliyor. Burada asıl mesele, her kadının hikâyesini birbirinden ayıran özelliklerden çok, onları benzer baskılarla karşı karşıya bırakan toplumsal ilişkiler. Bu nedenle NOKTA, kadınların yaşadıklarını görünür kılarken aynı zamanda bu yaşantıları ortaya çıkaran düzeni de sorguluyor.
Oyunun anlatımındaki en başarılı noktalardan biri, bu kadar ağır hikâyenin mizahla birlikte anlatılabilmesi. NOKTA, şiddet, baskı ve suistimal gibi konuları sürekli karanlık bir atmosfer içerisinde sunmuyor. Tam tersine, bazı anlarda seyirciyi güldürüyor, ardından hiç beklemediği bir anda başka bir duygunun içine çekiyor. Buradaki mizah, anlatılanların ağırlığını azaltmıyor. Kahkahanın hemen ardından gelen sessizlik, oyunun duygusal geçişlerini daha görünür hâle getiriyor. Hatta bazı anlarda seyircinin gülmesi, anlatılan durumların ne kadar sıradanlaştırılabildiğini de düşündürüyor. Şiddetin ya da ayrımcılığın gündelik hayatın bir parçası hâline gelmesi, bunların sorgulanmadan kabul edilmesine yol açabiliyor. Oyunun mizahı da bu noktada yalnızca eğlendiren bir unsur olmaktan çıkarak seyircinin kendi tepkilerini sorgulamasına alan açıyor.
Özge Arslan’ın oyunculuğu, oyunun anlatım biçiminin temelini oluşturuyor. Ses, şive, beden, hareket ve ritim sürekli değişiyor. Bir karakterin bedensel tavrı ortadan kalkarken başka bir karakterin hareketi ortaya çıkıyor. Bu kadar farklı karakteri tek bir bedende birbirine karıştırmadan yaşatabilmek ciddi bir oyunculuk hâkimiyeti gerektiriyor. Arslan’ın sahnedeki enerjisi de oyunun temposunu başından sonuna kadar taşıyor. Ancak bu oyunculuk biçiminin dramaturjik açıdan daha önemli bir işlevi de var: Farklı kadınların hikâyeleri tek bir bedende birleşirken bireysel deneyimler ortak bir anlatıya dönüşüyor. Böylece oyuncunun bedeni yalnızca karakterleri canlandıran bir araç değil, toplumsal belleğin taşındığı bir alan hâline geliyor.
Sahne tasarımı da bu anlatım biçimini destekliyor. Yünler, yorganlar, yastıklar ve köy evini çağrıştıran nesneler yalnızca dekor olarak kullanılmıyor; zamanın, belleğin ve anlatılan hikâyelerin taşıyıcısına dönüşüyor. Bir nesnenin farklı bir sahnede başka bir anlam kazanması, oyunun parçalı yapısını güçlendiriyor. Işık, ses, müzik ve hareket de birbirinden kopuk unsurlar gibi değil, aynı sahne dilinin parçaları olarak ilerliyor. Özellikle ayakkabıların sahne boyunca birikmesi, oyunun anlatısında görsel bir devamlılık oluşturuyor. Karakterler ve hikâyeler değişirken sahnede kalan bu nesneler, anlatılanların birbirinden bağımsız olmadığını hatırlatıyor.
Oyunun temel meselesi ise mağdur ve mağdur eden arasındaki sınırların her zaman kesin olmaması üzerinden kuruluyor. Bir karakter bir yerde ezilen konumundayken başka bir canlı üzerinde güç kurabiliyor. Bu durum oyunu yalnızca kadınların yaşadığı şiddet üzerinden okumayı engelliyor. İnsan, hayvan ve doğa arasındaki ilişkiler üzerinden daha geniş bir tahakküm alanı kuruluyor. Oyun, kimin güçlü olduğundan çok gücün nasıl kullanıldığını ve nasıl yeniden üretildiğini düşündürüyor. Böylece baskı yalnızca belirli kişilerin kötü davranışlarıyla açıklanmıyor; güç sahibi olanın diğerinin yaşamı üzerinde söz hakkı kurabildiği bir düzenin parçası olarak ele alınıyor. Bununla birlikte oyunun çok sayıda hikâyeyi aynı yapı içerisinde bir araya getirmesi, zaman zaman anlatının yoğunlaşmasına neden oluyor. Seyircinin her yeni hikâyeyle birlikte yeniden bir bağ kurması gerekiyor. Hikâyelerin art arda gelmesi, bazı karakterlerin yaşadıklarının ayrıntılı biçimde ele alınmasını zorlaştırabiliyor. Özellikle anlatılan olayların gerçekliğini ve bu olaylar arasındaki bağlantıyı sorgulamak, oyunun yapısını değerlendirmek açısından önemli. Çünkü hikâyelerin ortak bir tema etrafında buluşması, her birinin aynı etkiyi yarattığı anlamına gelmiyor. Oyunun parçalı yapısı, tek bir olay örgüsü oluşturmak yerine farklı hayatları yan yana getirerek ortak bir hafıza kurma çabasına dayanıyor.
NOKTA’nın sonunda geriye yalnızca anlatılmış hikâyeler değil, bu hikâyelerin ardında bıraktığı sorular da kalıyor. Kadınların yaşadıkları neden birbirine benziyor? Şiddeti ve baskıyı mümkün kılan toplumsal ilişkiler nasıl devam ediyor? Bir insanın başka bir canlı üzerinde güç kurmasını meşrulaştıran düşünce nereden geliyor? Bu sorular, oyunun kadın hikâyelerinden hareketle daha geniş bir toplumsal eleştiri kurduğunu gösteriyor. Anlatılanlar yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olarak kalmıyor; seyircinin kendi yaşadığı çevreye ve gündelik ilişkilerine bakmasını da sağlıyor.
“Sizce buralarda kadınların neden belleri bu kadar bükük?”
Oyunun bu sorusu, yalnızca kadınların fiziksel duruşuna ilişkin bir soru olarak okunamaz. Bükülen bel, yıllar boyunca taşınan yüklerin, sessiz kalmaya zorlanmanın ve başkalarının kararları altında yaşamaya çalışmanın bir göstergesine dönüşüyor. Bu yükün kaynağı yalnızca bireysel ilişkiler değil, kadınların yaşamlarını şekillendiren toplumsal koşullar. NOKTA, bu soruya kesin bir cevap vermek yerine farklı kadınların hikâyelerini yan yana getirerek seyirciyi düşünmeye çağırıyor. Oyunun sonunda sahnede biriken ayakkabılar da bu düşünceyi tamamlıyor. Her biri başka bir kadına, başka bir yaşantıya işaret ediyor; ancak hepsi aynı sahnede bir arada duruyor. Belki de oyunun asıl başarısı, birbirinden farklı bu hayatları tek bir hikâyeye indirgemeden ortak bir sorunun parçası olarak gösterebilmesinde yatıyor. NOKTA, kadınların neden bellerinin büküldüğünü anlatmakla yetinmiyor bu yükü kimin, hangi koşullarda ve neden taşıdığını da sorgulatıyor.
0 Yorum