CEM SEL İLE YÜZ YÜZE

Geçen hafta Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Derya Özer'in yazdığı Cem Sel'in yönettiği ve Murat Kesim'in "Ziya Gökalp" karakterini yaşar kıldığı "Göğe Yazılmış Bir Alp" adlı oyunu izledikten hemen sonra Cem Sel ile konuştum.
Öncelikle belirteyim; Cem Sel, Süleyman Demirel Üniversitesi Konservatuarı Oyunculuk Bölümü'nden mezun oluşunun ardından Devlet Tiyatrosu bünyesinde çalışmaya başlamış. "Gözlerin Ardındaki Çocuk", "Kun" , "Hicaz", "Doğum" , "Göğe Yazılmış Bir Alp" adlı oyunları yönetmiş, "Esaretin Bedeli" nde yönetmen yardımcılığı, "Tek Kişilik Düet" ve "İhanet" te asistanlık yapmış.
Rol aldığı oyunlara gelince: "Geçmiş Zaman Olur ki", "İhanet", "Tembel Memiş, "Bir İdam Mahkümunun Son Günü", "Misafir", "Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını", "Ocak",
"Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası", "Periferi", "Öteki", "Kılıçarslan"...
Yeni devletin kuruluş sürecinde etkin olmak için Telif ve Tercüme Encümeni Başkanı görevini kabul edip 1923 Nisan’ında Ankara"ya gittim. Kitaplarımı yayımlayıp sistemleşmedeki katkılarını güçlendirdim. Türkçülüğün Esasları kitabında yazılanlar olmadan bir kuruluş olamazdı.
Türk Milleti, Cumhuriyet ile yaşam biçimini değiştirmişti artık.

Artık "Yeni Hayat"a ihtiyacımız vardı. Yeni Hayat dediğim bu mevhumu, ancak ve ancak Türk milletinin halet-i ruhiyesinde bulacağız Yeni çağa uyum sağlaması bu çerçevede vücut bulacaktır. Bunu da atalarından beri iktidar-ı idareye ortak olan Türk Kadını ile yan yana yürüyerek yapabilir. Bir milletin yükselişi, evvela kadınlarının yükselişiyle başlar. Türk yurduna hoş geldin Yeni hayat. Hoşgeldin Cumhuriyet.
Biliyorum artık son dakikalarım. 48 yaşımdayım ve hayallerimin başladığı şehirdeyim. İstanbul’da bu odada son dakikalarımı yaşadığımı hissediyorum.
Çocuklarıma iyi bakın, Türk Medeniyeti kitabımı bastırın. Milletimin geleceği için hayli kıymet taşımaktadır.
Bu iki soruyu hayatımın bittiği an son kez soruyorum kendime: Niçin doğdum? Ne için varım ben? Vatanıma ışık olmak için doğdum. Milletime yiğitlik için vardım ben... Mefkurem milletime emanettir. Milletim çok yaşa.çok yaşa Türkiye Cumhuriyeti..."
Cem Sel "Göğe Yazılmış Bir Alp" i sahneye taşırken, hiç kuşkusuz, yazarın gerçek düşüncesini bulup çıkartmış ve bu düşünceyi hiç hasarsız, sade, abartmasız, incelikli bir teatral biçim çerçevesinde izleyiciye ustalıkla yansıtmış, adeta duygularla, anılarla oluşan bir güldesteye imza atmış. Çarpıcı, kıvrak, etkileyici, nitelikli, çapaksız bir oyun koymuş ortaya.Dahası tek kişilik otobiyografik oyunlarda sık karşımıza çıkan didaktizm engeline takılmamış hiç, sloganlara, alkış avcılığına, ticari ucuzluklara yeltenmeden, göz boyama telaşına kapılmadan, salt oyunculuğu, ışık, kostüm, dekor, müzik tasarımı, koreografisi ( şimdi nasıl unuturum o Zeybek dansını ), estetik bütünlüğüyle tiyatro edebiyatına geçecek, üst düzey bir eser koymuş ortaya.
Ve hemen belirteyim, "Göğe Yazılmış Bir Alp" oyununda yer alan sekiz kişilik koro izleyiciyi öylesine sarıp sarmalıyor ki, bir başka dünyanın içinde yitip gidiyorsunuz...büyü gibi, tılsım gibi, metafizik gibi bir durum bu.

Cem Sel turneden bir kaç saat önce dönmüş olmasına rağmen beni kırmadı ve sorularımı yanıtladı.
- Az önce, teksti, oyunculuğu, rejisi ve her ayrıntısıyla 'iyi oyun ' dedirten bir eseri duygulanarak, notlar alarak seyrettim.Hele sahnenin tavanına düşen yansılar sonsuzluğu çağrıştırıyordu.Bu oyuna başladığında kurduğun hayalin yüzde kaçına eriştin ?
Bir yönetmen olarak hayal ettiğiniz şeyle sahnede hayat bulan şey arasında her zaman bir mesafe vardır. Ancak bu mesafe bazen eksiklikten değil, tiyatronun canlı ve dönüştürücü doğasından kaynaklanır. Ben bu oyuna başlarken yalnızca bir tarihsel kişiliğin yaşamını anlatmayı değil, bir insanın inandığı değerler uğruna verdiği mücadeleyi, kırılmalarını ve yeniden ayağa kalkma çabasını seyirciye hissettirmeyi amaçladım.
Yüzde vermem gerekirse hayalimin yüzde 85-90'ına ulaştığımızı düşünüyorum. Kalan kısmı ise tiyatronun güzel tarafı olarak görüyorum. Çünkü bir oyun hiçbir zaman tamamen bitmez; her temsilinde yeniden doğar, yeni anlamlar kazanır.
Sahne tavanındaki yansımalar da benim için yalnızca görsel bir tercih değildi. Sonsuzluğu, insanın kendisinden sonra bıraktığı izi ve düşüncenin zamana karşı direnişini anlatan bir imgeydi. İnsanın bedeni bir gün bu sahneden çekilir ama fikirleri yaşamaya devam eder. Benim anlatmak istediğim biraz da buydu.
- Savaş yılları, özgürlük mücadelesi, genç bir adamın kırılış ve kendini onarma durumları, duygusal geçişler ve tüm bunları destekleyen koro... Oyunda koroya yer verme fikri nasıl gelişti?
Bu oyunda koroyu kullanma fikri, anlatının yalnızca bireysel bir yaşam hikâyesi olarak kalmasını istemememden doğdu. Ziya Gökalp'in yaşamı elbette kişisel bir hikâyedir ancak aynı zamanda bir toplumun, bir dönemin ve bir düşünce dünyasının hikâyesidir.
Koro benim için yalnızca şarkı söyleyen ya da sahne geçişlerini destekleyen bir topluluk değil. Bazen toplumun sesidir, bazen vicdandır, bazen hafızadır, bazen de karakterin kendi içinde verdiği mücadelenin dışavurumudur.
Özellikle sekiz kişilik siyah koroyu bu anlayışla ele aldım. Koronun zaman zaman bir toplumsal belleğe, zaman zaman da karakterin iç dünyasına dönüşmesini istedim. Böylece Ziya'nın yaşadığı kırılmaları yalnızca sözlerle değil, beden, ritim, hareket ve toplu bir sahne diliyle anlatmaya çalıştım.
Çünkü bazı duygular vardır, kelimelerle anlatıldığında eksik kalır. Tiyatroda bedenin ve müziğin devreye girdiği yer tam da burasıdır.
Bu konuda da korokrafımız Ece'nin katkısı, oyunun sahne üzerindeki anlatımına çok özel bir boyut kazandırdı. Hareketin, bedenin ve ritmin bir anlatım diline dönüşmesinde son derece başarılı bir çalışma ortaya koydu. Koreografi yalnızca oyuncuların hareketlerini düzenlemek değil, sahnedeki duyguyu görünür kılmak, söylenmeyeni beden aracılığıyla anlatabilmektir. Ece bu anlamda oyunun ruhunu çok iyi kavradı. Sanatsal sezgisi, estetik bakışı, disiplini ve yaratıcı yaklaşımıyla oyunun bütününe çok değerli bir katkı sundu. Kendisiyle aynı sahne dünyasını paylaşmaktan büyük mutluluk duydum.
Ziya Gökalp'in hangi yönlerini ön plana çıkarttın?
Ziya Gökalp'i yalnızca fikirleriyle, düşünsel kimliğiyle ya da tarih kitaplarında yer alan yönüyle ele almak istemedim. Öncelikle onun insan tarafına yaklaşmak istedim.
İnanan, sorgulayan, mücadele eden, zaman zaman yalnızlaşan, kırılan ama düşüncelerinden kolay kolay vazgeçmeyen bir insan...
Beni en çok etkileyen tarafı, yaşadığı dönemin bütün çalkantılarına rağmen düşünce üretmekten vazgeçmemesi oldu. Onun fikir dünyasını sahneye taşırken bir biyografi anlatmaktan ziyade, bir insanın düşünceleri uğruna ödediği bedeli görünür kılmaya çalıştım.
Benim için Ziya Gökalp'in en önemli tarafı, yaşadığı dönemin koşullarına teslim olmayan ve geleceğe dair söz söyleme cesareti gösteren bir aydın olmasıydı.
Nasıl bir yönetmensin? Oyuncuyu yaratma sürecinde özgür bırakan yoksa sürekli denetleyen, dediğim dedik, zor beğenen, hep dahası diyen biri mi?
Sanırım bu sorunun cevabı, oyunculuk geçmişimde saklı. Ben aynı zamanda oyuncuyum. Dolayısıyla oyuncunun sahnede yaşadığı kaygıları, arayışları, tıkanmaları ve keşif anlarını biliyorum.
Oyuncuyu özgür bırakırım ama bu özgürlük sınırsız ve başıboş bir özgürlük değildir. Her rejinin bir dünyası, bir matematiği ve anlatmak istediği bir meselesi vardır. Oyuncunun yaratıcılığını bu dünyanın içinde özgürce kullanmasını isterim.
Pek çok oyun yönettin. Prömiyer gecesi oyun yönetmenden çıkar mı? Bir başka ifadeyle o gece oyunla tümüyle vedalaşır mısın, yoksa arada neler olduğunu görmek, kontrol etmek için tiyatroya gelir misin?
Prömiyer, bir yönetmen için vedadan çok, eserin kendi yolculuğuna başlamasıdır. O geceye kadar oyun, yönetmenin dünyasında şekillenir; ancak seyirciyle buluştuğu andan itibaren artık yalnızca yönetmenin değildir. Oyuncuların, seyircinin ve her temsilin kendine özgü koşullarının da katkısıyla yaşamaya başlar.
Ben prömiyerden sonra oyunla ilişkimi kesen bir yönetmen değilim. Elbette oyunculara ve ekibe güvenmek, onlara alan açmak gerekir. Fakat bir oyunun zaman içerisinde nasıl değiştiğini, seyirciyle kurduğu ilişkiyi ve sahnedeki enerjisini takip etmeyi önemsiyorum. Gerektiğinde salona gider, izlerim. Ama bunu her şeye yeniden müdahale etmek için değil, eserin nefesini ve gelişimini görmek için yaparım.
Çünkü yönetmenlik yalnızca bir oyun ortaya çıkarmak değil, ortaya çıkardığınız eserin yaşamaya devam etmesini de önemsemektir.

Aktör Cem Sel mi, Yönetmen Cem Sel mi seni daha çok heyecanlandırıyor?
Aslında birbirinden ayırmakta zorlandığım iki kimlik bunlar. Ama sanırım oyuncu Cem Sel, yönetmen Cem Sel'in ortaya çıkışındaki en önemli kaynak.
Oyunculuk bana insanı, duyguyu, bedeni, suskunluğu ve sahnenin dilini öğretti. Yönetmenlik ise bütün bu öğrendiklerimi daha geniş bir perspektiften değerlendirme imkânı sundu. Oyuncuyken bir karakterin iç dünyasında yolculuk ediyorum; yönetmen olduğumda ise birçok karakterin, oyuncunun ve disiplinin aynı dünyada nasıl buluşacağını düşünüyorum.
Oyunculukta kendimi bir karakterin sınırları içerisinde keşfederken, yönetmenlikte yeni dünyalar kurmanın heyecanını yaşıyorum. İkisi de beni besliyor. Birini diğerinden üstün tutmak yerine, birbirini tamamlayan iki yaratıcı alan olarak görüyorum.
Belki de en güzel tarafı şu: Yönetmen olduğumda oyunculuğumu, oyuncu olduğumda yönetmenliğimi yanıma alıyorum.
Tunç Yalman bir yazısında tiyatroyu gerçek yaşamla düşsel yaşam, kurulu düzenle ideal düzen, olanla olacak arasındaki çatışma olarak tanımlıyor. İonesco bu çatışmayı duygusal ve ruhsal açıdan ele alırken Brecht sınıfsal açıdan ele alıyor. Brecht'e göre tiyatro duyguya değil, akla beslenmelidir. Ne dersin?
Ben tiyatronun tam da bu çatışmanın içerisinde var olduğuna inanıyorum. Tiyatro, insanın kendisiyle, toplumla, yaşadığı dönemle ve hatta kendi çelişkileriyle yüzleştiği bir alan. Sahneye taşınan her hikâyenin arkasında mutlaka bir çatışma vardır. Bazen bu bir insanın kendi iç dünyasındadır, bazen toplumla, düzenle ya da tarihle kurduğu ilişkidedir.
Brecht'in seyirciyi yalnızca duygulandırmak yerine düşündürme çabası elbette çok kıymetli. Çünkü tiyatronun dönüştürücü gücü, seyircinin salondan yalnızca etkilenmiş olarak değil, zihninde yeni sorularla ayrılmasında da saklıdır.
Ancak ben duygu ile aklı birbirinden ayırmıyorum. Duygu, insanı hikâyenin içine çeker; akıl ise o hikâyenin nedenini ve sonuçlarını sorgulatır. Birinin olmadığı yerde diğerinin etkisi eksik kalabilir.
Bence iyi tiyatro, seyircinin hem kalbine hem zihnine dokunabilen tiyatrodur. Seyirciyi ağlatabilir, güldürebilir, öfkelendirebilir ama bütün bunların sonunda ona kendisini ve yaşadığı dünyayı yeniden düşündürebilmelidir.
Hayalinde yer alan rolü ve yönetmek istediğin oyunu sorsam...
Bir oyuncu için hayalindeki rol, belki de hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayan bir yolculuktur. Çünkü insan yaş aldıkça, deneyim kazandıkça ve hayata başka pencerelerden baktıkça aynı karakteri bile farklı yorumlayabilir.
Ben karakterin kolayca çözülemediği, içinde büyük çelişkiler taşıdığı rollere ilgi duyuyorum. İnsanın karanlık tarafıyla, zaaflarıyla, tutkularıyla ve kendiyle hesaplaşmasıyla ilgileniyorum. Oyuncu olarak beni en çok heyecanlandıran şey, bir karakterin görünmeyen taraflarını keşfetmek.
Yönetmenlikte ise beni heyecanlandıran, yalnızca iyi bir metni sahneye taşımak değil; o metnin bugünün insanına ne söylediğini bulabilmek. Klasik ya da çağdaş olması benim için tek başına belirleyici değil. Önemli olan, sahnede yeni bir söz söyleyebilmesi.
Sanırım benim hayalimdeki oyun, seyircinin salondan çıktıktan sonra da zihninde yaşamaya devam eden oyundur. Çünkü perde kapanabilir ama iyi bir tiyatro eserinin seyircide açtığı perde kapanmamalıdır.
Son olarak seni aktör olarak başka bir doruğa taşıyan "Ocak" adlı oyundan konuşsak...
Turgut Özakman'ın "Ocak" oyunu, benim için oyunculuk anlamında çok kıymetli bir deneyim. Fazıl karakterini çalışırken yalnızca bir insanın hikâyesine değil, bir ailenin, bir dönemin ve toplumsal koşulların insan üzerindeki etkilerine de bakma fırsatı buldum.
Fazıl'ı yorumlarken benim için en önemli mesele, karakteri yalnızca söylediği sözlerle değil, söyleyemedikleriyle de var etmekti. Çünkü insanın gerçek hikâyesi çoğu zaman kelimelerin arasında, suskunluklarında ve bastırdığı duygularda saklıdır.
Bir karakteri oynamak, onu haklı çıkarmak değildir. Onu anlamaya çalışmak, çelişkilerini görmek ve seyirciye insan olarak bütün yönleriyle sunabilmektir. Fazıl da bu anlamda beni oyuncu olarak çok besleyen karakterlerden biri oldu.
Her rol oyuncuya bir şey öğretir; bazı roller ise oyuncunun kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirir. "Ocak" benim için böyle bir yerde duruyor. Bu oyunda edindiğim deneyimin, oyunculuk yolculuğumda özel bir karşılığı var.
Turgut Özakman gibi önemli bir yazarın dünyasında yer almak ve Fazıl gibi bir karaktere hayat vermek benim için ayrıca değerli. Bir oyuncunun en büyük mutluluğu, oynadığı karakterin seyircinin hafızasında yaşamaya devam ettiğini bilmektir.
Anahtar Kelimeler: Cem Sel
0 Yorum