ERMAN SABAN İLE ÜSKÜP TİYATROSU

Erman Saban ile Balkanlar’daki ‘’Üsküp Türk Tiyatrosu’’nu konuştuk.
• Tiyatro’ya olan ilginiz ne zaman başladı? Çocukluğunuzdan bu yana hayalini kurduğunuz ve rol aldığınız bir tiyatro oyunu oldu mu?
- Tiyatroya ilgi alakam daha lise yıllarında başlamıştı, 16-17 yaşlarından itibaren ufak ufak amatörce sahneye çıkmaya başlamıştım. 18 yaşımda da Üsküp Türk Tiyatrosu’nda profesyonel tiyatro oyununda oynama şansı buldum. Pandomim dans performansı yapmıştık birkaç arkadaşımla birlikte. Üsküp Türk Tiyatrosu’nun büyülü sahnesinin eski tozunu ilk defa orada ciğerimde, bedenimde hissetmiştim diyebilirim. O dönemleri düşünüyorum da unutulmaz hatıralar olmuş, tabii sahne sevdası olan bir genç olarak ilk bebek adımlarım onlar. Güzel günler…
Çocukluğumda hayalini kurduğum bir tiyatro oyunu şudur diyemem ama Turhan Oflazoğlu’nun Deli İbrahim oyununu Üsküp Türk Tiyatrosu sahnelemişti, onu kaç kere izledim sayısını bilmem, çok severdim. 2-3 saat süren oyunun neredeyse bütününü ezberlemiştim, eve gidip karakterlerin hepsini kendi kendime oynamaya çalışıyordum, aileme gösteri yapıyordum evde. Bu pek çok sevdiğim tiyatro oyununu yıllar sonra, mezun olduğum akademimizde ders sınavı olarak oynamış oldum, bir nevi çocukken hayalini kurduğum, kendi kendime oynadığım oyunu akademik bir biçimde sergilemiş oldum, hayalimi gerçekleştirdim bir yerde aslında…
• Balkanlar’da Üsküp Türk Tiyatrosu, sanatı icra etmenin ve Türk kimliğini koruyan en önemli simgelerden biri. Üsküp sahnelerinde yetişmek size nasıl bir sorumluluk duygusu veriyor?
- Tabii ki her şeyden önce, gurur verici, 76 senelik köklü bir devlet kurumunun üyesi olmak ayrıcalıklı hissettiriyor. Bunun için şanslıyım gerçekten. Bizler memleketimizde, Kuzey Makedonya’da Milli Kurum Türk Tiyatrosu’nda Türkçe icra ediyoruz sanatımızı. Bu baştan başa büyük bir sorumluluk zaten. Ben şahsen, naçizane, hep bu sorumluluğun bilincinde olarak, her oyunda kendimin maksimumunu vermeye gayret göstererek elimden gelen en iyisini yapmakla mükellef olduğumu hatırlar, bu sorumluluğun en iyi şekilde üstesinden gelmeye çalışırım, bu şekilde de devam edecek. Nasıl ki ustalarımız, büyüklerimiz, aramızda olan olmayan öncülerimiz sanatlarını tüm zorluklara rağmen bu günlere getirip icra ettilerse, ben ve arkadaşlarım da bu bayrağı elimizden geldiğince taşımaya, bu yolda en düzgün ve iyi şekilde ilerlemeye devam edeceğiz…

• Üsküp’te kapalı gişe tiyatro yaptıktan sonra Türkiye’de kamera karşısına geçtiğinizde tiyatro seyirci’nin birebir büyülü alkışlarını aradınız mı?
- Tiyatroya olan hayranlığım kadar en az kamera önü oyunculuğunu da severim. Tiyatro oyunundan sonraki seyirciyle buluşmamız, birebir o anda yoğun duyguları yaşamamız, alkışı duymamız, güzel tepkiler almamız, çok çok başka bir duygu seli yaşamamıza neden olan anlar. Bunu kamera önünde oynayarak alamıyoruz tabii, film veya dizi çekimimiz tamamlandıktan sonra gelen tepkilerle hazzımızı yaşıyoruz. Yalan olmasın, oyuncu alkışı sever, ben tapanlardan değilim ama “olsa fena olmaz” diyenlerdenim… Yaptığımız meşakkatli bir iş tabii, takdir görmeyi bilinçaltından her oyuncu, yönetmen, senarist ister.
• Balkanlar’da tiyatro oynamak, kısıtlı imkanlarla sağlanıyor diye biliyorum. Tiyatro’da muazzamda bir yaratıcılıkta gerekiyor. Üsküp’te tiyatro sahnesine çıktığınızda herşeyi unuttuğunuz bir oyun veya prömiyer anınız oldu mu?
- Şartlar ne olursa olsun, ki çoğu zaman zorlandığımız da oluyor, lakin mütevazı davranmayacağım, Üsküp Türk Tiyatrosu’nun oyuncuları, teknik ekibi, herkes bütün imkânsızlıklara rağmen oyunumuzu, projemizi en üst düzeyde gerçekleştirmekten yanayızdır. Zorluklara göğüs germek biraz bizim eski ustalarımızdan el aldığımız yöntemler, var olsunlar…
Unutamadığım oyuna gelirsek, akademinin birinci yılındaydık. Hocamız Türk Tiyatrosu’nda yeni bir oyunun hazırlığına başladığını ve bizim de Türk sınıfı olarak hepimizin o oyuna dahil olacağını söylediği an hep aklımdadır, sınıf arkadaşlarımızla yaşadığımız o anı ve heyecanı unutmuyorum hiç. Oyuna başladık, Üsküp’te prömiyeri yaptık, her şey çok güzeldi. Unutamayacağımız anılardan sadece başlangıcıydı. Gel zaman git zaman, İstanbul’a davet edildi oyun. Atatürk Kültür Merkezi’nde oynayacağımız söylendi, salon, yanılmıyorsam, 2 bin kişiye yakındı… O an… Muhteşemdi.

• Birgün Üsküp Türk Tiyatrosu sahnelerine yönetmen olarak geri dönecek olursanız genç oyunculara sahneye koyacağınız ilk oyun hangisi olurdu?
-Kendimi tiyatro yönetmeni olarak pek görmüyorum ama tabii zaman neyi gösterir bilemem, öyle bir durumda şu anki duygumdan söyleyecek olursam muhtemelen George Orwell’in Hayvan Çiftliği olurdu.
• Üsküp Türk Tiyatrosu denilince akla Lütfü Seyfullah ve Salaettin Bilal gibi dev isimler geliyor. O Ustalardan sahne arkasında, veyahut kuliste aldığınız bir nasihat oldu mu?
- Bu isimler gerçekten Üsküp Türk Tiyatrosu tarihinin önemli isimleri. Rahmetli Lolo Lütfü Seyfullah ile sahneye çıkma şerefine nail olamadım maalesef. Selahttin Bilal ustamla ise birçok projede yer aldım. Hatta 2005 yılında kendisiyle bir seyahat etmişliğim ve bir sürü güzel anılar biriktirmişliğim var. Beraber benim de Türkiye’de ilk uzun metraj filmim olan Takva’da rol almıştık… Salko-Selahattin Bilal ustamdan aldığım nasihat çok var ama aklımda kalanlardan şu var: “Oyunculuk yaparken, oynarken gerçek hayattaki gibi olayları görmeye ve ona göre reaksiyon vermeye çalış, karakter üzerinden,” derdi… Onu yapmaya çalışıyorum uzun uzun yıllardır, umarım layık olurum nasihatine ustamın.
• Üsküp’teki tiyatro eğitimi tarzı, genellikle Stanislavski metodu ile Balkanlardaki hırçın ruhu birleştirir. Türkiye’ye geldikten sonra buradaki set ve tiyatro disiplininde, Üsküp ekolünden kalma alışkanlıklarınıza devam ettiniz mi?
- Disiplin yaptığımız işin olmazsa olmazı. Disiplini severim, özel hayatımda da iş hayatımda da uygulamaya çalışırım her koşulda. Türkiye film ve dizi sektörüne başladığımdan beri de hiç ödün vermemeye çalıştım yaptığım her projede. Tiyatro veya film/dizi fark etmiyor, oyunculuğa adanmışlık varsa serde, tüm zorluklara göğüs gererek, özverili bir biçimde inanarak girmeniz gerekiyor her projeye, bu da disiplin olmadan çok zor olacak şey. Özel hayatımda belirli alışkanlıklarım mevcut, bunu iş hayatıma da yansıtmaktayım çalışmalarımda, hem Türkiye’deki projelerimde hem de Üsküp Türk Tiyatrosu dâhilinde…
• Bir dönem (Elveda Rumeli, Muhteşem Yüzyıl, Aşk ve Taht) gibi tarihi dizilerde kavuk ve kaftan giydiniz bir zamanlarda ise kaymakam karakterini oynadınız. En zorlandığınız rol ve sahne hangisiydi? ‘’Elveda Rumeli’’ dizisindeki Sütçü Ramiz rolündeki Erdal Özyağcılar’ın size amcasının kaymakamı diye hitap etmesi rahatsız etti mi? ????
- Bahsi geçen diziler tarihi dönem dizileri olduğundan mütevellit, zor tarafları vardı. Kılıç kalkan çalışmaları, dört nala at sürmek, eski çağlardaki hâl tavır çalışmaları, tarihçilerle geçen dersler, bunlar işin güzel ve birazcık zor tarafları. Açıkçası böbürlenmek gibi algılanmasın lütfen ama çok zorlandığımı söylesem yalan olur. Biraz önce de dile getirdiğim üzere, kendi içinde proje dâhilinde olan teknik zorluklar elbette mevcut ama işimizi gerçekten severek yaptığımız zaman zorluklar her türlü aşılıyor. Her rolün kendi içinde zorluğu ve kolaylığı oluyor. ... Bize sadece karakterin üzerine çalışmak ve düşünmek kalıyor... Karakterinin kostümünü, zırhını, elbisesini giyip sahneye çıkmak işin sadece karşıdan görünen tarafı, asıl zor olan o kostüm içindeki gerçeğe yakın insanı ortaya çıkarabilmektir diye düşünüyorum.
• Balkanlar’da çok kültürlü yapılar var. Oyunlarınızı yalnızlıca Türkler değil, Arnavutlar ve Makedonlarda izlemeye gelmekte. Tek bir dili aşan ve sahnede devleşen‘’tiyatro dili’ne ait gücü hangi oyunda fark ettiniz?
- Bizim topraklarda doğmuş, büyümüş herkes birçok dille haşır neşir olur, ben de onlardan biriyim. Bu hem özel hayatımıza hem de mesleğimize yansıyan tarafları zaman zaman baskın oluyor. Pozitif anlamda tabii ki… Bu pozitif durumları işimize, mesleğimize yansıtıyoruz, belki de “Balkan oyunculuğu” dediğimiz tarz ortaya çıkıyordur.
Sorunuza cevaben spesifik bir oyun veremem, bunu tek bir oyuna bağlayamıyorum, çünkü buralarda büyümüş, burada tiyatro yapan biri için çok kültürlülük zaten hayatın doğal bir parçası. Sahnede genel olarak oyunlarımızda Türkçe konuşuyoruz ama karşınızda sizi farklı bir dil konuşarak büyümüş insanlar seyrediyor. Buna rağmen gülüyorlar, ağlıyorlar bizlerle birlikte. İşte o zaman tiyatronun asıl dilinin kelimeler olmadığını anlıyorsunuz…

• Abiniz Ertan Saban ile birlikte tiyatro oyununda oynadınız mı?
- Biraderim ile, ben ona UstAbim diye hitap ederim, daha öncesinde oyun yapmıştık ama genelde dizi ve filmlerde buluşmuşluğumuz var.
• Genç oyuncu adaylarına hangi tavsiyelerde bulunmak isterdiniz?
-Bugün oyunculuk algısına ben naçizane ecnebi tabir ile fast food diyorum. Biraz fazla hızlı tüketilen bir şey hâline geldi, diğer birçok şey gibi maalesef. Oyunculuk çok çok eski bir meslek fakat hâlâ değişmeyen bazı temel kuralları var. Çalışmak, okumak, gözlemlemek, sahnede olmak için çabalamak ve beklemeyi, sabrı bilmek.
Genç kardeşlerime, imkânları varsa eğitim, yoksa da tiyatro yapmalarını tavsiye edebilirim naçizane, çünkü tiyatro oyuncuya sağlam bir temel verir, özgüven aşılar, bazı tabularınızı yıkmanızı sağlar ki mesleğe adım atarsanız birçok tabuyu yıkmanız gerekecektir. Seyirci canlı kanlı karşınızdayken bahaneniz yoktur, gözünüzün içine bakar ve sizi teslim alır. Bu büyük bir haz ve adrenalindir, genç kardeşlerimin bu anları yaşamalarını isterim, kesinlikle tavsiye ederim.
Başkalarına benzemeye çalışmasınlar, zaman içinde kendi seslerini, kendi duygularını bulsunlar. Tiyatro sahnesinde sizi var edecek olan şey, kopyalarınız olmayacaktır.
• Son soruya geldim bende balkan asıllı bir aileden geliyorum. Türkiye’ye geldiğinizde zorluk çektiniz mi?
-- Mesleki anlamda zorluk illaki çekmişimdir tabii ki, en başta ama ben bir Rumeli çocuğuyum, bizim topraklarda yaşayan her bir bireyin ailesinin yarısı memleketinde, yarısı anavatan Türkiye’de yaşıyor, zorluk vatan hasreti olabilir en fazla. Sevdiklerimizin, ailemizin yarısı uzakta olduğundan dolayı…
Mesleğimle ilgili zorluk kısmını çekmişimdir, o da tecrübesizlikten kaynaklı olmuştur herhâlde. “Yabancı bir oyuncu” olarak başka ülkede kendinize yer açmak, yol bulmak kolay olmuyor tabii ki. Hele ki tiyatrodan gelip film ve dizi sektöründe boy göstermek, bu işlerin içine girmek size yeni bir düzen öğretiyor.Bir yerde kendinizi kanıtlamak gerekebiliyor, yeniden başlamış oluyorsunuz aslında. Belki de Balkan insanının güzel bir tarafı bu durumlarda ortaya çıkıyor; biz biraz inatçıyızdır, zorlamayı severiz.
Bugün geriye dönüp baktığımda, iyi ki o zorlukları, çileleri çekmişim diyorum. Hem özel hayatımda hem mesleki hayatımda olgunlaşmamı sağladı. Geldiğim yeri unutmadan bana oyunculuk dışında hayatı da öğretti...
Son olarak da şunları söleyeyim...Bizler hep buralarda var olduk, buralarda varlığmızı sürdürmeye devam edeceğiz... Sizlere ve okuyucularımza mahsus selam ederim Eyvallah...
Anahtar Kelimeler: erman saban, Üsküp Türk Tiyatrosu
0 Yorum