MAKALELER

Çaresizliğin, Arada Kalmışlığın Sesi: Çığlık!

2025.07.29 00:00
| | |
31693

Paylaş:
Ağır duygusal ve cinsel sarsıntılar yaşayan, mutsuz, umutsuz, hırçın bir genç adam...

Metehan Budak'ın yazıp, yönettiği ve yaşar kıldığı " Çığlık - Bir Varoluş Dayanağı " adlı oyun, fiziksel tiyatro konusunda hayli başarılı bir örnek olmasının yanı sıra, izleyiciye farklı bir gerçekliği de sorgulatıyor...

Ağır duygusal ve cinsel sarsıntılar yaşayan, mutsuz, umutsuz, hırçın bir genç adam... Üstelik yapayalnız, endişeler içinde.

Farkında olmadan, kendini güvende hissettiği otistik bir dünyaya çekiliyor.Kolunda başlayan uyuşukluk geçici felç durumuna kadar uzanıyor mesela.Tekrarlı hareketlerle yaşadığı karmaşayı azaltmaya çabalıyor.Çığlıklar atıyor bazen.Sonra susuyor, hep susuyor.

Dinmeyen, tükenmeyen,  tırmanan bir acı var içinde...uçurumun kenarında dolaşmaktan yorgun.Dış seslere kulak veriyor arada.Dans ediyor...odaların kapılarını açıp, kapatıyor.Sığınmak istiyor, bir şeye sığınmak...

Oyun sonrası Metehan Budak ile konuştuk.

- Oyun kahramanı kelimenin tam anlamıyla yaralı hayvan konumunda.Neriman Uysal'ın tanımıyla "Çığırından çıkmış bir dünya. Aile içi kavgalar, ölümler. Dışarda savaşlar, doğal felaketler. Odasında yaşamın çelişkilerinden çığlık çığlığa kalmış bir genç adam." Sahi, kim bu adam ? 

- Kahramanımız için eksiklik sözcüğü çok yerinde olur. Zaten kullandığı sandalyenin oturak kısmının boş olması da buna işaret ediyor. Hayatında ‘boşluklar’ mevcut. Doldurmaya çalışıyor fakat yamalı kalıyor. O çağımızdan biri. Dönem çok önemli bu noktada. Kapının ardından gelen sesler o kadar çelişkili ve bir o kadar manidar ki. Gazze savaşından bahseden haberin hemen arkasından absürt bir pop müzik çalıyor. Şans oyunu reklamının ardından ‘haz peşinde’ mottosuyla meşhur reklamın sesini duyuyoruz. Bütün bu kaotik ama kendi içinde çelişkili düzen barındıran akış içinde konudan konuya, oradan oraya savruluyor. Sosyal medya akışını anımsatması gerekir bu durumun. Dönem insanı sürekli maruz kalıyor. Duyarlı olmaya, şehvetiyle kabarmaya, bilgilenmeye, keyif almaya, zaman öldürmeye... Fakat bu arka arkaya maruz kalınan ‘şey’ler kişinin duygusal sürecinde zikzaklar çiziyor. Bu anormal duygu geçiş hızı derinlemesine hissetmeden yüzeysel duygulanım yaşatıyor. Böyle olunca da dönem insanı bu akış içerisinde kayboluyor. Kendini bulamadan, ne’yin peşinde olduğunu bilemeden..

- Edvard Munch'un tablosundan yola çıkma fikri nasıl gelişti ? 

-Sevdiğim bir tablodur. Ara ara sessizlik içinde dakikalarca bakakalırım. Tablonun hikayesi daha farklı tabi. Birden fazla varsayım da mevcut. Benim için önemli olan sürekli bir şeyler olurken buna dur diyememek.. Akış içerisinde pozisyon alamamak.. Kendini akış içerisinde çizgileri belirlenmiş bir imaj haline dönüştürememek.. Ne’ye inanacağını şaşırmak, kimi destekleyeceğini ya da kimi eleştireceğini çözümleyememek. Ve vahşet içinde savaşların olması ya da savaş görüntüsünün hemen arkasından zıpır bir gencin tam anlamıyla saçma anısına şahitlik etmemiz. Tüm bunlar arasında kalın çizgilerle kimliğimizi inşa edemiyoruz. Varlığımızı dış hatları belli, kimliği belli bir imaj halinde sunamıyoruz. Karakterimiz de böyle. Bu sıkışmışlık içinde “bir varoluş dayanağı” olarak bütün yaşantısını bir çığlığa yüklüyor. İstedik ki o çığlık, yaşanan sıkışmışlığın tercümanı olsun. Seyirci o ses içinde dönemin tüm absürt ve çelişkili halini duysun. O çığlığın içindeki titreşimler aslında akışta pozisyon alamayan, kendini doğru şekilde izah edemeyen insanın çaresizliği.

-  Kahramanımız için yanlışlar zinciri ya da bu karabasan nasıl başlamış ?

- Problem şu; insan böylesine hızlı değişen gündemde duygularının ve düşüncelerinin kök oluşturmasına izin veremiyor. Değişen gündem ise öylesine dağınık ki.. Bir şey fazla ciddi; “ağlıyoruz”, bir şey fazla komik ; “kahkaha atıyoruz”, bir şey ise boş, saçma; “es geçiyoruz”, bir şeyler ise sadece zaman öldürmek için; “canımız sıkılıyor.” Biz duygusal süreç içerisinde evrim geçirmiş, başkalaşmış varlıklar gibiyiz. Dün savunduğumuz konudaki ciddiyet bugün kahkahalarımızı süsleyen başka bir konu ile iç içe. Bence bu psikolojik açıdan çok sağlıksız. Oyundaki zincir metaforu çok önemli. Birçok şeyi es geçiyoruz, hızlı tüketip sık ilişki değiştiriyoruz fakat kalıntıları kalıyor. Üstelik bu kalıntılar zincir gibi görünür ve ses çıkaran kalıntılar. Bazen macera aradığımız bir yere kilitliyoruz kendimizi bazen de odamızdaki en güvenli alana...Ama her ne olursa olsun kurtulmak istediğimiz zincirler bileğimizde pranga gibi kalıntı bırakıyor ve peşimizden geliyor. Önemli olan şu; kalıntı kalsa bile ne’ye kapılmalı insan? İnsanın hem zihni hem de bedeni hafıza barındırır. O nedenle kalıntılarının peşimizden geleceğini bile bile, bedel ödemeye hazır olduğumuz ilişkiler tercih etmeliyiz.

- Dışardan gelen sesler ne anlatıyor ?

- Dışarıdan gelen sesler gündemin hızıyla ilgili. Ve tabi bize sosyal medyayı çağrıştırmalı. Yaşça büyük olanlarımız için televizyonu akla getirse de gayet yerinde olur. Tüm bu kitle iletişim araçlarındaki akış öylesine birbiriyle çelişen yayınlar barındırıyor ki.. Yani Gazze’de açlıktan ölen bir çocuğa üzüldükten hemen sonra pornografik bir görüntüyle şehvet duygusuna kapılmamız en net ifadeyle anormal bir zihinsel süreç. Bence bu normal değil. Ve insan doğası açısından tehlikeli. Bu hızlı değişimlere ayak uydurdukça ruhumuz dengesini kaybediyor.

- Yazar ve oyuncu olarak " Sözün Bittiği Yerdeyiz " de yakaladığın başarıyıçı bu defa yazar, yönetmen, oyuncu olarak bir başka noktaya taşımışsın.Fiziksel tiyatro yapmak, tiyatro izleyicisi açısından bakarsak riskli mi ? Üstelik " Çığlık " sözsüz bir oyun...bu konuda ne söylemek istersin ?

- Teşekkür ederim. “Sözün Bittiği Yerdeyiz” oyununa da gelmiş olmanız çok değerli. O oyun özel bir dili olan, dil itibariyle diyaloglara dikkat edilmesi gereken sözlü bir oyundu. “Çığlık” ise tam tersi.. Neredeyse hiç söz yok. Repertuarı genişletmek için iki farklı tarz olmasını istedim. Her ikisi de sıradışı benim için. Sözlü olmasına rağmen “Sözün Bittiği Yerdeyiz” oyunundaki üslup ince eleyip sık dokunarak, her bir kelimenin altının dolu olduğu çok anlamlı ifadeler barındırıyor. Söz olsun ya da olmasın farklı işler yapmak istiyorum. Fiziksel Tiyatro Türkiye’de yaygın değil, evet. Oysa post-modern zaman tiyatro eserlerinde sözle ilgili çok fazla oyunbazlık ve kıvraklık yapıldı. Yapıyı bozmak, parça yapılar kullanmak, absürt söylemler eklemek, metne kesikler atmak, vs.. Avrupa’da sözü ortadan kaldırıp tamamen beden ile bir şeyler anlatma iştahı daha yüksek. 2016 yılında sekiz ay Palermo’da tiyatro faaliyetlerinde bulunmuştum. Orada tanıştığım ekip ve yürütücü Francesca sözsüz tiyatro çalışmaları yapıyordu. Ben de açıkçası YouTube videolarını saymazsak o dönemde tanıştım bu tarz ile. Türkiye’de yaygın olmadığı için riskli olduğunu düşünebiliriz. Ama her neresi olursa olsun orası için farklı ve yeni bir şey deniyorsanız bu risk hep var olacak. Ve ben de yeni bir şeyler denemek istiyorum. Dolayısıyla bu riski göze aldığımı söyleyebilirim.

- İzleyici tepkilerini sorsam....

- Seyirci kaygısıyla hareket etmiyorum açıkçası. Ama kendime duygudaş aradığımı söyleyebilirim. Birilerinin hissedip dile dökemediği duygularını izlemesini isterim. Yorumlar da genel anlamda çok iyi. Yeni ve farklı bir tarz olmasına rağmen, ilk defa böyle bir oyun izleyip çok etkilendiğini söyleyenlerin sayısı çok fazla. Bu mutlu ediyor tabi. Özellikle oyundan birkaç gün sonra “hâlâ etkisi altındayım” diyenler hiç de az değil. Bazen, yeni girişimlere kapalı olan ana akım tiyatro izleyicisinden eleştiriler alabiliyorum. Ama bunu da normal görüyorum. Onların yanı sıra aynı oyunumuzu üç kere izleyenler de var. Çünkü özellikle “Çığlık” oyunumuz zaman içerisinde çok kez değişikliğe uğradı. Ve bu değişiklikleri bazıları merak ediyor. İyi ki de ediyorlar. Yine de izleyici sayısı açısından memnun edici bir seviyede değiliz. İnsanların şans verme motivasyonu çok düşük. Tanınmayan bir yüz, alışık olunmayan bir tarz.. Yoksa gelenlerin çoğu beklentilerinin üzerinde buluyor oyunu. 

- Deneysel tiyatro çalışmalarına devam etmeyi düşünüyor musun ?

- Tiyatro yapıyor olmam yeni girişimler, denemeler yapma amacımı taşıyor. Aksi halde tam anlamıyla sanat yaptığımı düşünemem. Benim için ürettiğim eserlerin incelenip, üzerine kafa yorulup, birilerinin zihnin de kalıcı olmayı başarmış olması gerekir. Bu nedenle denenmiş ve alışkanlık oluşturmuş tarzlar yerine risk alıp yeni girişimlerde bulunmam şart. Fakat gerek maddi şartlar gerek manevi kazanımlar sürdürülebilir şekilde tiyatroyu devam ettirmemi çok zorluyor. Birkaç oyun yapıyoruz sonra hayatın gerçekliği karşısında durmak zorunda kalıyoruz. Bu noktada seyirci desteğine ihtiyaç var tabi. Onlar yalnız bırakmadığı sürece deneysel, avangart, tinsel işler üretmeye devam edeceğiz. Bakalım.. İnşallah çok daha iyi işlere imza atacağız.

Sahne fotoğrafları : Neriman Uysal

 

Anahtar Kelimeler: çığlık, Metehan Budak



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir