MAKALELER

Savaş Ve Kadın - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2005.12.19 00:00
| | |
2375

"Savaş ve Kadın"ı, hiç çekinmeden kusursuz diyebileceğim biçimde Zeynep Avcı Türkçe'ye çevirmiş.

 
TARİHİN KAPI ARALIĞINDAN SICAK, YAKICI VE GÜNCEL BİR OYUN: "KADIN VE SAVAŞ"...

"Savaş ve Kadın” ya da özgün adıyla “Du Sexe de la Femme Comme Champ de Bataille Dans la Guerre en Bosnie / Bosna Savaşında Muharebe Alanı Olarak Kadın Seksi', “Küçük Bir İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor”dan anımsayabileceğimiz Romen asıllı 1956 doğumlu Fransız yazar Matéi Visniec'in bir oyunu. Bosna'daki etnik çatışmanın ve Yugoslavya'nın dağılma sürecinin tamamlandığı 1996 yılında yazılmış. Bosna'daki etnik çatışmalarda tecavüze uğrayan Bosnalı bir kadın ve onunla terapi yapan Amerikalı bir psikologun ilişkisini konu almakta.
 
KONUMUZ SAVAŞ

Birinin ya da birilerinin psikolojik durumlarında bir bozukluk olursa, ona gereken terapi yardımını vermek için ekipte bulunan Amerikalı psikolog Kate (Gülen Kahraman), Bosna'ya, Srebrenica ve Prijedor'daki toplu mezarları açmaya gelmiş ekiplerden birinde görev yapmaktadır. Freud üzerine yedi yüz yetmiş sayfalık bir doçentlik tezi vardır; Harvard mezunudur; evli, iki kız çocuk annesidir. Görevi sırasında, giderek kendi psikolojik durumu bozulur psikologun. Toplu mezar açma sürecinde bir travma yaşar. Kendi geçmişiyle, tarihi ile, bugünkü dünyada Amerikalı olma haliyle hesaplaşır. Travma sonrası, daha geri bir görevde, bir yardım merkezinde gönüllü olarak çalışmaya başlatırlar onu. Oysa Kate, savaş alanından geri dönemez, kopamaz. Orada kalmayı yeğler.


 
Bosnalı kadın Dorra (Aslı İçözü) ise, bir grup asker tarafından toplu tecavüze uğramıştır. Kendisine tecavüz edenler Boşnak mıdır, Sırp mıdır, Hırvat mıdır bilemez ve bilemediğini ısrarla yineler. Der ki: “Bizim ülkemizde, herkes aynı dili konuşur”. Bence, oyunun seyircinin bamteline bastığı en önemli tablo da bu tablodur.
 
DAĞILMANIN KARŞISINDA TARAFSIZ BİR YAZAR 

Esasen, yazar herhangi bir etnik grubun tarafını tutmaz. Etnik grupları çok, çok kültürlü bir ülkenin nasıl darmadağın edildiğini irdelemek istemektedir, hepsi o kadar. Emperyalist müdahalelere çok güncel, çok zarif bir biçimde değinir. Baksanıza, halkların bir arada yaşama kültürü, şıpınişi, en ilkel kabile kültürüne dönüşüvermiştir, esas olan, anlatılacak olan da zaten budur. Olanı biteni kadın bakış açısı aralığından araştırır, inceler. Hiçbir yana suç “isnat” etmez. Onun açısından, bütün “taraflar” suçludur. Çok kültürlü hayatı, bütün taraflar elbirliğiyle dağıtmıştır.
 
ORHAN ALKAYA'NIN ALKIŞLANACAK BAŞARISI

Sonuçta, Matéi Visniec'in kurnaz kıvrımları da olan metninden bir kadın öyküsü çıkarmış, onu anlatmaya koyulmuş. Güncelimiz olmuş vakaları süzgeçlemiş, seyirciyi kadın kimliğine ve bedenine yönelen şiddetle yüz yüze getirmiş, bir güzel yüzleştirmiş. BALKAN ERKEĞİNİN AKORDEON İLE CANLANAN RUHU

Bu yüzleşmede, oyuna yönetmenin eklediği “Balkan erkeğinin ruhu” olarak da nitelendirebileceğimiz akordeon çalan figürün (Muzaffer Berişa) etkisini hiç kuşkusuz göz ardı etmemek gerekmekte. Tablodan tabloya geçişlerin, kimi tablolarda sahne altı müziğinin, prolog şarkısının, akış içindeki diğer Bosna şarkılarının canlı performansla verilmesi, oyuna gerçekten önemli oranda güç katmış. Güç katmak da bir tarafa, giderek Dorra'nın Balkan erkeğini anımsamakta oluşu durumunun seyirciye kanlı canlı geçmesini sağlamış. Kate'in tedavi yöntemi olan “kendinin farkında olma” halinin anlatımına kolaylık getirmiş. Dolayısıyla, hastanın (yani Dorra'nın) kendi içindeki süreçleri ya da daha önceleri bilinçdışı olan süreçleri “bilinçli” hale getirmesini ve bu yolla bütünselleşmesinin kolay yansımasını sağlamış.
 
İLK KEZ “KARARTMA” SEVİYORUM

Ben, tiyatroda “black-out”lardan pek korkarım. İçime sıkıntılar basar, oyundan koparım. Karanlıktan değil elbette, oyundan kopmaktan korkarım. İtiraf etmeliyim ki, Orhan Alkaya'nın esasında kimi bölümlerde hayli uzunca olan “black-out”ları beni hiç mi hiç rahatsız etmedi. Hatta aksine, düşünme olanağı yakalayabildiğim için hoşlandım bile.
 
ORHAN ALKAYA NELER EYLEMİŞ

Orhan Aklaya, hiçbir şeyin gözünün yaşına bakmaz bir yönetimi yeğlemiş. Örneğin, hareketleri, giriş çıkış trafiğini, sahne başlarında ve sonlarında olması “mukadder” bütün keskin çizgileri törpülemiş. Seyirciyi, yeni tabloda sanki gördüğü bir tablonun devamını izlermiş haline getirmiş. Dramatik anlatı sınırlarını alabildiğine geniş tutmuş. Oyuncularının rol “kesmesini” engellemiş. Yepyeni teatral durumlar yaratmaktan özenle kaçınmış. Sonuç olarak ortaya, gerçeklikten ve sahicilikten gıdım uzak olmayan bir eser çıkmış.
 
TACİSER SEVİNÇ'E: “ACABA,” DİYORUM…

Taciser Sevinç'in gerek sahne, gerekse giysi tasarımı iyi. Yalnız, acaba diyorum, Dorra'nın geceliğinde daha bir kefen havası mı gözlemlemeliydik… İkinci bölümde Kate'in siyah kostümünü çok iyi düşünmüş de, Dorra'nın giysisi final bölümünde daha bir cafcaflı mı olmalıydı… Acaba diyorum…
 
Hüseyin Tuncel, çok iyi bir müzik tasarımı yapmış. Seçkiler fevkalade. Ama Orhan Alkaya'yı uyarmak zorundayım, akordeon “forte” geldiğinden prologun sözleri hiç anlaşılmıyor. Bir şarkıda, Muzaffer Berişa'nın sesi bile, kendi çaldığı enstrümana yenik düşmekte. Murat İşçi'nin ışıkları, estetik ve yorumuyla oyuna hakikaten ruh veriyor.
 
KİMLER NASIL OYNUYOR

Oynanışa gelinceee… Aslı İçözü'nün de, Gülen Kahraman'ın da alınlarından öpmek isterim. Fiziksel doğaları zorlamanın en hafif dayatmasına katlanmamışlar. Kasları hem söyleneni yapmış, hem de gereken yaratıcı duruma temel oluşturmuş. En ufak bir içtensizliğe yer bırakmamışlar. Oyunla özdeşleşmişler. Aslı İçözü, Dorra ile genel duygusal teması çok iyi yakalamış. Gülen Kahraman, sanatsal şevkine eşlik eden heyecan verici büyülenmeyi, benden daha acımasız bir eleştirmen olarak belirlemiş.
 
HAYRETLER İÇİNDEYİM

Kısacası, oyuncular Dorra'ya da, Kate'e de fiziksel olarak hayat buldururlarken, Dorra'nın ve Kate'in içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadeleri ve sesleriyle değil, gövdelerini de kontrol altında tutarak mükemmelleştiriyor.
 
Hayret edilecek şey!
 
Yahu, eleştirecek doğru dürüst bir konu bulamayınca, insan yazısını ne de kolay yazıyor!
 
AÇIKLAMA GEREKSİNİMİ

Özkan Schulze'in yönetiminde sahneye konulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Mary Stuart”ı eleştirirken, Neşe Kıldacı'nın çevirisini çala kalem bulduğumu; Murat Selçuk'un da tam anlamıyla, ama tam anlamıyla “müsamere” işi bir ışık tasarımı yaptığını söylemiştim.
 
Tiyatroya yakın çevrelerden bir dostum, Kıldacı'nın çevirisinin Zeynep Avcı'nın “Hırçın Kız” da başına geldiğince, bu kere de Dramaturg Tarık Günersel tarafından “ellendiğini”, Kıldacı'nın İtalyancada çeviri yeteneğine lâf etmemin doğru olmadığını belirtti. Bir diğer dostumun “tiyosuna” göreyse, Murat Selçuk'un ışık tasarımına Özkan Schulze fazlaca “müdahil” olmuş.
 
Bu durumda, Kıldacı ve Selçuk'un günahlarını mı almış oluyorum?
 
Bir açıklama bekliyorum. 

Anahtar Kelimeler: savaş ve kadın, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir