MAKALELER

Kırmızı Pazartesi - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2012.01.09 00:00
| | |
2929

1982 yılında Nobel edebiyat Ödülü'nü aldığı “Kırmızı Pazartesi”de, Kolombiya'da küçük bir kasabada “namus için” işlenen bir cinayeti anlatır...

VERİN BİR ÖNYARGI, DÜNYAYI YERİNDEN OYNATSIN: "KIRMIZI PAZARTESİ"
 
Okumuş olanlar elbette bilir, Gabriel Garcia Márquez, 1982 yılında Nobel edebiyat Ödülü'nü aldığı “Kırmızı Pazartesi”de, Kolombiya'da küçük bir kasabada “namus için” işlenen bir cinayeti anlatır. Santiago Nasar adlı “şahsın” öldürüleceğini kasabada yaşayan herkesin bildiği, ama cinayeti durdurmak için en ufak bir şey (yapamadıkları değil) yapmadıkları bir cinayetin öyküsüdür Márquez'nin anlattığı.
 
Roman: “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30'da kalkmıştı” tümcesiyle başlar. Santiago Nasar'ın, Pedro ve Pablo Vicario isimli ikiz kardeşler tarafından bütün kasabanın gözleri önünde bıçaklanarak öldürülmesi, cinayete seyirci kalan kasaba halkının ruhsal durumu da incelenerek gerçek hayattan alınmış bir cinayet olarak anlatılır. Hrant Dink cinayeti gibi bir cinayettir bu cinayet. Her ikisinde de cinayetin önceden işleneceğini bilenler de, cinayet işlenene dek sessizliklerini sürdürenler de vardır ve de hepsi bir aradadır.
 
Dediğim gibi, romanın kahramanı Santiago Nasar'ın (Murat Coşkuner) öldürüleceği kitabın daha ilk satırlarda açıklanır. Esasında işlenecek cinayetin nedeni de bellidir. Kasabanın yenisi zengin Bayardo San Roman (Burak Davutoğlu), âşık olduğu Angela'yla (Meriç Benlioğlu) görkemli bir törenle evlenir, gerdeğe girer. Oysa Angela “kız oğlan kız” çıkmaz. Bayardo, Angela'dan bu işin “müsebbibi”nin Santiago Nasar olduğunu öğrenir ve kızı baba evine yollar. Angela'nın doğru söyleyip söylemediği oyun boyunca anlaşılamaz, ama nasıl olursa olur olayı herkes ayrıntılarıyla öğrenir. Angela'nın ikiz kardeşleri Pablo (Çağlar Yiğitoğulları) ile Perdo (Bahtiyar Engin) ailelerinin onuruna sürülen bu lekeyi Santiago'yu öldürerek temizlemeye karar verirler, kararlarını herkese söylerler, hatta bıçaklarını kasapta bilerler. Clotild Armenta'nın (Rozet Hubeş) meyhanesinde kafayı çekerek kurbanlarını beklemeye başlarlar. Tüm kasabalıların bildiği bu durumdan Santiago'nun haberi yoktur.
 
Anlaşılabileceği gibi, usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını okuruna aktarmaktadır. “Kırmızı Pazartesi”, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranışlarının portresini de çizer. Böylece bu kısa roman, bir toplumsal ruh çözümü niteliği de kazanmış olacaktır. Bir cinayet öyküsünün “neden-sonuç” değil de “sonuç-neden” paralelinde anlatılmasıysa okuru romanın başında etkiler, etkisi altına alır. Roman, röportaj tekniği ile yazılmıştır. Gelip, gelişen, geçen olayın tamamen bilinmesine karşın, yazar, olmuş olayları o denli güzel saklar ve okuruna öylesine gıdım gıdım, insanı merak içerisinde bıraktırarak verir ki, sıradan bir edebiyat tutkununun dahi şaşırmama olasılığı yoktur.
 
Şimdi, sorarım size: Bu roman tiyatroya uyarlanabilir mi? Ne yalan söyleyeyim, hiç düşünmedim! Ama usta yönetmen Macit Koper düşünmüş. Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın 2008-2009 sezonu oyunları arasında değil, sezonun en iyileri, en önemlileri arasında değerlendirilmesi gereken “Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada)”yi İnci Kut çevirisinden sahneye uyarlamış. Uyarlamasında, bir yandan romanın özelliklerini korurken, diğer taraftan seyirciyi oyunla bütünleştiren bir yorum getirmiş. Romanda anlatıcı olan yazarı, tüm oyun boyunca Anlatıcı (Murat Garibağaoğlu) sahnede tutarak, olası uyarlama aksamalarını peşinen önlemiş. Anlatıcı, cinayet sırasında kasabada olan Santiago'nun bir arkadaşıdır. Yıllar sonra geri dönmüştür ve mahkeme tutanaklarını inceleyecek; o gün yaşananları, herkesin bildiği bir cinayetin neden önlenemediğini, kişilerin davranış biçimlerindeki bozukluğu seyirciyle birlikte belirleyecektir. Roman üzerindeki bu “oynama”, Koper'in yaratıcı zekâsının tipik örneğidir. Macit Koper, romanın akışına el sürmez, ancak sahneleme sırasında Márquez'nin sayfalarına gizli rötuşlar yapmaktan da kendisini alıkoyamaz. Örneğin, Angela ile Bayardo'nun düğününü ilk tablo olarak kullanır. Piyanonun, kemanın, bandoneonun, kontrbasın mükemmel tınıları ve aşkın, tutkunun, ihtirasın dansı tango… Daha ilk tablodan, seyircisini vurgun yemeye hazırlar Macit Koper.
 
İnsanın kendi öz kardeşini öldürmesi haklı nedenlere dayandırılabilir mi hiç? Elbette ki hayır! Macit Koper, insanın insanlığını unutması anının altını olabildiğince kalın çizer. İnsanın hayvanlığın da ötesine geçmesini ve bunu “töre” adına yaptığını savlayarak kendini haklı çıkarmaya çalışmasını, neredeyse yazarı da aşan bir kızgınlık içinde işler. Santiago Nasar'ın defalarca yinelenen bıçaklanma tablosuyla sanki: “İnsanlık dışına çıkmak için neden mi olurmuş,” diye inim inim inler. “İnsanın kardeşinin canına, yani bir anlamda kendi öz canına kıyması için neden mi olur,” diye sorar, sorgular. Cehaletten kaynaklanan baskının, önyargıların ve ruhsal durumların sonucu işlenen töre cinayetlerinden, Hrant Dink cinayetindeki tematik yapıya sıçrar. Anılar… Toplumla ilgili durumlar… Gelenekler… Görenekler… Bağlılıklar… Cinayeti engelleyemeyen insanlar… Cinayet işlendikten sonra, cinayetin yanında olanlar… Macit Koper, sonuç olarak, sıradan bir cinayet olayını, aile onuru sorununu kutlanası bir beceriyle evrensel boyuta taşır. Gabriel Garcîa Márquez'in “Kırmızı Pazartesi”sini tiyatro adına taçlandırır.
 
İnci Kut'un çevirisi mi, Faik Baysal'ınki mi? Bunu tartışmaya açmak elbette bana düşmez, Macit Koper'in yeğlemesine saygı duyarım. Kaldı ki, İnci Kut'un çevirisi, içinde kültür birikimi barındıran bir çeviri. İnci Kut, “Kırmızı Pazartesi”yi hangi dilden çevirdi bilemiyorum, ama günlük hayatta geçen olayları anlatırken hangi sözcüklerin hangi anlamlarda kullanıldığını iyi bildiğine, sözcükleri iyi seçtiğine inanıyorum. Bir tedirginliğim kişilerin adlarında. Örneğin Angela'ya oyun içinde neden İspanyolca okunuşu gibi “Ancela” denilmiyor da, oyunculardan biri “Anyela”, diğeri “Anhela” diyor? Doğrusu hâlâ merak ediyorum.
 
Barış Dinçel, genelde kıpkırmızı ve cart yeşil renklerle bezediği sahnede; eşyanın tarihçesini ya da biçemini anlatıyor, seyirciye konunun oluştuğu zamana ait ipuçları veriyor. Asılı kuş kafesleri, tavandan sarkan vantilatör, kıvrık merdivenler, yamru yumru pencereler, demir kollu kapılar… Oyundaki karakterlerin çevrelerindeki nesnelerle ilişkisi bunlar. Sema perdesinin önünde sırası geldiğinde yükselen Bayardo San Roman'ın “malikânesi”yle de yazarın (dolayısıyla yönetmenin) iletmek istediği bilgiyi iletiyor. Barış Dinçel'in dekoru, bütün bilgileri insan davranışının çeşitli alanlarında araştıran, yönetmen ile birlikte oyunun ilettiği ana düşünceye hizmet eden, sahneye devinim katan bir dekor olarak oyuna katkı sağlıyor, alkışı hak ediyor. Nihal Kaplangı'nın kostümleri ise titizlikle tasarlanmış, Dinçel'in dekor tasarımının düşünsel işlemine omuz veren, anlamsal değeri olan bir tasarım. Kemal Yiğitcan'ın ışık tasarımıyla seyirci gerçekçi bir oyun izlediğinin ayırtına varabiliyor. Oyunun geçtiği zamanı, mekânı, atmosferi, duyguyu ve doğal ışığı sahnede görebiliyor. Handan Ergiydiren'in tango çalıştırması iyi üstü.
 
Oyunculuk tümüyle başarılı, hiçbirini eleştirmem mümkün değil. Aralarında bir adım, iki adım öne çıkanlar var elbette. Murat Garibağaoğlu gibi. Murat Coşkuner, Burak Davutoğlu gibi. Rozet Hubeş o her zaman alkışlanmaya değer bulduğunuz Rozet Hubeş. Meriç Benlioğlu, Angela Vicario'nun hem fiziksel, hem psikolojik yönelimlerini ne güzel yakalamış! Mahperi Mertoğlu, özellikle de Aşçı Kadın Victoria Guzman'ı coşkusal olarak yaşamanın yaratıcı sürecini ne iyi oluşturmuş! Semah Tuğsel de öyle... Çağlar Yiğitoğulları, ama özellikle Bahtiyar Engin, ikizlerin içsel varlığının her parçasını nasıl da başarıyla doygunlaştırmışlar! Binnur Şerbetçioğlu, Prudencia'nın annesi Rossina'ya nasıl da derinlikli olarak ulaşmış! Ya diğerleri? Deneyimli oyuncular Sükan Kahraman ve Yavuz Şeker'in; Caner Çandarlı'nın, Abdullah Topal'ın, Murat Taşkent'in, Aslıhan Kandemir'in, Zümrüt Ekin'in, (mercek altına aldığım) Esra Ede'nin, genç yetenek Gün Koper'in, Kutay Kırşehirlioğlu'nun, Radife Baltaoğlu'nun, Seda Fettahoğlu'nun adlarını birer birer anmadan geçebilir miyim hiç?
 
Geçersem tiyatronun tanrılarına ihanet etmez miyim?

Anahtar Kelimeler: kırmızı pazartesi, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir