
Her yerde bir seyirci sessizliği var. Hani oyun başlamadan önceki, seyircilerin koltuklarında oturduğu, salondaki o dolu sessizlik… Peki, oyun nerede? İnsan hayatın hiçbir döneminde belki de böylesine yalnız kalmadı. Teknoloji dört bir yanımızı kuşatmış durumda. Akıllı telefonlarımız neredeyse yedek bir “biz” olmuş. Benlik ve benlik imajımız yan yana. Biri insan ruhu diğeri teknolojik alt yapı. Orta yaşlı ve yaşlı kuşak için epey sancılı bir dönem bu dönem. Belki elli yıl sonraki yaşlı kuşak için bir şeyler yerine oturmuş olacak, daha ferah, teknoloji ile bir tür anlaşma yolunu bulmuş bir kuşak. Teknoloji derken, bugün sosyal medya, whatsap, akıllı telefon, yapay zekâ gibi daha çok iletişim alanını kapsayan bir teknolojiden söz ettiğimi anlamışsınızdır. Tatili olmayan yeni bir iş kolunun sonucuymuş gibi yen bir yorgunluk çeşidi yaygınlaştı; dijital yorgunluk…
Üç saat yanınızda birinin, telefonuna baktıktan sonra, “ee nasılsın…” sorusundaki samimiyet yitiminden söz ediyorum. “Mesaj görmeme” yoluyla toplumsal hayata dadanan bir cezalandırma biçiminden söz ediyorum. Duymama, bakmama, anlamama bu kadar yaygınlaşmışken peki akıllı telefonlarımıza bunca gömülü ne yapıyoruz? Yeniçağın iletişim biçimleri insanı yalnızlaştırdı. Çağımızın trajik kahramanı dijitalize yalnız insan. Bir topluluğa dairmiş gibi görünen yalnız insan. Günümüzün tiyatrosunda mekan tüm dünya.
Hepimiz kendi oyunlarımızın yazarı, yönetmeni, oyuncusuyuz. Her an bize bakana bakanız. Bakmak ve seyretmek ağırlıklı bir yaşam biçimi hakim. Konuşmak giderek azalıyor ya da tıpkı tiyatrodaki gibi bu azalmış olmanın getirdiği yoğunluk içinde etkisi geçmişe göre artmış oluyor. Diyaloglar örgüsü bitmek bilmiyor; o şunu dedi, bu şunu dedi… Dedikodu değil ama hiçbir zaman. Sözcüklerin mecalsizliğine de alışmışız. Artık hiçbir şey ifade etmiyor oluşlarına… Daha çok yazının gölgesi gibi saman alevi gibi geçiyorlar… Küçük şeylerin gereksiz yere büyüme çağını yaşıyoruz. Büyük şeylere yeterince tepki verememenin bir ödünlemesi olarak belki de… El kadar bir alet tarafından ele geçirilmiş olmaya örneğin…
Hepimize bir oyuncunun yaşadığı etkileşimin coşkusuna benzer sanal bir haz yaşattı sosyal medya; beğeniler, takipçiler, yorumlar… Alkış kültürü… Ve bunun bir sonucu olarak da sahnenin geri kalanını değersizleştirdi. Sahnenin geri kalanı neresi? Benden söz edilmeyen yer…
Soru şu: teknoloji vicdanlarımıza ne yaptı? Farkında olmadan bir kötülüğün içine doğru çekiliyor olabilir miyiz? Lady Macbeth gibi dolduruşa getiren, Macbeth’,n cadıları gibi sürekli fısıldayan whatsap grupları kültürü var. Teknolojik iletişim çağı insanları saflaştırdı aynı zamanda. Machbet gibi hem safız, hem güç delisiyiz. Makam, mevki, zenginlik, erk, yeni kuşağın deyimiyle “havalılık”… Daha çabuk inanıyoruz çünkü ulaşacağımız bilginin büyüklüğünü gördükçe mutlaka kaçırdığımız bir şeyler oluyordur, duygusu hakim oluyor. Her şeye hakim olamayabiliriz. Her an herkesi ve her şeyi kontrol edemeyebiliriz. Yaygınlaşan hastalıklar; kontrol ve kaygı bozukluğu, hata yapma korkusu, paronoya, panik atak… İnsanı kendine düşman eyleyen, mecalsiz bırakan hastalıklar… Macbeth tragedyasındaki atmosfer benzeri, kaygının korkunun ve önce davranmanın ana atmosfer olduğu, eriyen buzulların üzerinde yaşar gibi yaşadığımız bu çağda yerinde tutmak istediğimiz bir şey var: “imajımız” ama aynı zamanda seyirlik olanın dışındaki gerçek hayatta güvenlik korkumuz arttı. Yaşamak istiyoruz.
İnsan insanda kendi yalnızlığını izliyor bugün. Kültür yok oluyor çünkü her yerde aynı üç beş yolcu, sıra sıra, başı önünde telefona gömülmüş… Kars’ta da Muğla’da da…
Bugün çağımız için en kaygı verici olan şeylerden biri de dilin kültürden kopmuş olması… Diyalog başlamadan savunmaya geçmek için kum çuvallarını yığıyoruz. Yüzümüz, kim olduğumuz görülmeyinceye kadar. Konuşan konuşmaya devam ediyor. Günümüzün yalnız insanı… Diyalog monologa dönüşüyorsa, orada çoktan tragedya başlamış demektir.
İkili bir dünyaya alıştık. Sahne önü de sahne arkası da her an hayata yayılmış durumda. Kendi hayatının oyuncusu “yalnız insan” söz konusu…
Bu kadar karanlık, kaygı verici bir tablo çizmek istemezdim. Yine de umut vardır her zaman. İnsanlar bunu fark ediyorlar. Elle ürettikleri şeylere daha çok yöneldiler. Daha çok okuyorlar. Zaten giderek her biri bir dünya olan klasiklere, eski kitaplara ilgi artıyor; organik ürünlermiş gibi… Kopyanın artması, asıl olanı aramaya daha çok yöneltiyor.
Akıllı telefonlarımızın varlığı ile ikili bir dünya yaşadığımız hayat sahnesinde bugün hepimiz oyuna getirilmeyle karşı karşıyayız. Ve bu bir anlamda, sanat dalı olan tiyatronun da başladığı nokta. Farkındalık ve hayır deme aralığı… İnsan oynamaya “öyle değil böyle” dediği yerde başlar. Bir ayma, bir aydınlanma, bir ayırdına vardırma bir aydınlatma isteği ile… Gösterir. Bir yaşam başlar. Bir yaşam sanatı olan tiyatro başlar.
Belki de biz geçiş kuşağına, şu an çok karanlık görünen bugünün dünyası, geleceğin bilim adamlarına, sanatçılarına, filozoflarına dinamikleri güçlü bir malzeme olacak… İnsan ancak dışına çıkarak anlayabilir. Ama biz oyun duygusunu da akıllı telefonlarla gideriyormuş gibi bir hisse kapıldığımız için dışımıza çıkarak içinde bulunduğumuz duruma bakamıyoruz çoğu kez… Yalnız insan olarak, kendi oynadığımız oyunu göremiyoruz.
Shakspeare bugün yaşasaydı ne derdi? Dikkati bunca dağılmış insanı Shakspeare oyunları başına toplayabilir miydi? Eskiden eşyalarımızla duygusal bağ kurup üstlerine danteller örterken şimdi evimizin ortasında gezen süpürge robotu pek önemsemiyoruz…
Sokağın duygusunu yakalayabilen birilerine her zaman ihtiyaç var. Ambalaj çağı… Nasrettin Hoca, bir gün, bir düğün görür. Hemen bir zarf alır, içine kağıt koyar, kapıdaki görevlinin eline tutuşturur, bu ev sahibine” diyerek içeri girer, düğün aşına dalar. Ev sahibi “hoca bu ne, üstü boş bu zarfın,” der. Hoca, “aceleye geldi, içi de boştur, onun,” der. Sosyal medya bugün bize bunu yapıyor. Boş bir zarfla dünyalarımıza giriyor. Zaman ile paranın eşitlendiği kimliksiz bir ara yerde kendince bir şeyler kazanma peşinde. Her yok olan reel dünya onun kazancı, gerçek hayattaki sessizlik ona çalışıyor. Hiçbir şey yapmadan gözleriyle çalışan milyonlar yığını… Bakış işçileri… Öyleyse bugün bu seyir alışkanlığı gelişmiş kitleler için tiyatroya daha çok iş düşüyor. Seyir ile gerçeği birleştiren yegane yerde duruyor tiyatro. Tiyatroda rolü için özgürce çığlık atan, gerçek hayatta da karşılaştığı haksızlıklar karşısında ses çıkarmanın provasını yapmış, yatağını hazırlamış olur. Sesi az çıkan oyuncuya, bağır bağır daha yüsek, en arkadaki seyircinin ne söylediğini anlaması gerekiyor, deriz. Sesini çıkarmayı birinin seni anlamasının değerini yaymış oluruz. Tiyatro bir yöntem olarak da bir hayat bilgisi ocağı, felsefe değirmenidir.
Herkesin herkese anında kavuştuğu bu çağda, küresel olanın güçlülük, yerel olanın zayıflık sanıldığı bu çağda belki de Keloğlanı yeniden yeniden anımsamaya ihtiyacımız var. Dürüst, cesur, dirayetli, insana faydalıyı zararlıyı toplumsal boyutta, kültürel rengini kaybetmeden aralayabilen…
Hızın gergin ipinde tutunmaya çalışan serçeleriz. Gerekmediği halde birbirimizi yokuşa sürüklüyoruz. Dil yokuşuna… Biri yanlış bir şey başlatmaya görsün; on kişi o yanlışı sür git ettiriyoruz. Bir şeyin altına yorum yapar gibi. Takılı kaldık görüntülerde. Olayları ve ilişkileri de görüntüler gibi yaşantılaşmaya başladık… Bizim dışımızda süre giden, gücümüzün değiştirmeye yetmediğinin iyice farkına vardırıldığımız (digital dünya odağında, şablon anlamında) bir dünyanın parçası olmaya alıştık. Büyük bir düzeneğin içindeki küçük bir desen olmaya. Rolümüze alıştık. Belki de bir şeylerin başlamasına muhtacız. Hep birlikte izleyeceğimiz hepimize ayna olabilecek güzel bir oyunun başlamasına… Böylece dayanışmayı, birlik olmayı, yağmur damlaları gibi birbirine karışan alkışın güzelliğini duyabileceğiz. Gerçek bir ağacın üzerinde kuşlar şakıyor gibi bir alkışın güzelliğini:
Gerçek Bir Ağaç
Senin bir ağacın var, durmadan çiçek açıyor
Benim bir ağacım var, durmadan gülümsüyor
Sessizliğimiz söz oldu aramızda
Derinlere yürüyen kökü gibi ağacımızın…
Anahtar Kelimeler: tiyatro
0 Yorum