MAKALELER

Mefisto - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2010.04.05 00:00
| | |
2638

Mefisto'yu bilirsiniz, ünlü Alman edebiyatçısı Goethe'nin kaleme aldığı Faust isimli eserin kötü karakteridir, amacı Faust'u yoldan çıkarmaktır...

HİZMET ETMEYİ KABUL ETMEYİN YA DA BAŞINIZA GELECEĞİ KABULLENİN: "MEFİSTO"...
 
Mefisto’yu bilirsiniz, ünlü Alman edebiyatçısı Goethe'nin kaleme aldığı Faust isimli eserin kötü karakteridir, amacı Faust'u yoldan çıkarmaktır ve hiç kuşkusuz Nazi Almanya’sında yaşanmış en keskin çelişkilerden birini konu edinir. 1923–1934 yılları arasında Almanya’da (Berlin-Hamburg) geçer; mesleki tutkusu uğruna kişiliğini, bir zamanlar baş düşmanı olduğu ideolojiye, yani nazizme satan bir tiyatro sanatçısının gerçek yaşam öyküsünü anlatır. Hendrik Höfgen, Güstaf Gründgens kişiliğinde, “Mefisto” rolünü oynarken gerçek yaşamda birdenbire “Faust” karakterini seçen bir sanatçı üzerinden döneminin trajik serüveni gözler önüne serilir.


 
Oyunda zorbaya hizmet etmemeyi seçen ve alternatif üretemese bile yoksunluklarda, sürgünlerde, işkencelerde, ölümlerde özgürleşen bireyler ve faşizmin uygulamaları sergilenir. Giderek, çok yetenekli bir oyuncu ve yönetmenin yaşamı aktarılırken, sanatçının kendine ve yaşadığı topluma karşı sorumluluğu tartışmaya açılır. Bu arada, tiyatro sanatının gücü ve yetenek gibi kavramların kullanılması derinlemesine sorgulanır. Klaus Mann’ın 1936 yılında sürgünde yazdığı ve 1981 yılına kadar Batı Almanya’da basılması yasak olan yapıt, Fransa’da Ariane Mnouchkine tarafından 1979 yılında oyunlaştırılıp yönetilmiştir ve pekâlâ anımsanacağı gibi Çekoslovakya’da Istvan Szabo tarafından sinemaya da uyarlanarak “En İyi Yabancı Film Oscar”ını elde etmiştir.


 
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2009–2010 sezonunda işte bu oyunu Ragıp Yavuz’un yönetmenliğinde sahne ışıklarına kavuşturdu ve Ragıp Yavuz’un “Mefisto”su sezona damgasını tüm gücüyle vuran oyunlardan oldu. Zira Ragıp Yavuz, Ariane Mnouchkine’in oyunlaştırmasını bir sanatçının iktidarla işbirliği seviyesinde bırakmamış, “diğerleri”nin duruşunu sanki daha fazla önemsemişti. Gründgens’in kendisini satmasını eleştirmekten çok, Gründgens’e alternatifmiş gibi duran diğer bireylerin bu süreçteki siyasal duruşlarını yorumuna dolamış; dönemin aydınlarını, siyasetteki başarısızlıkları nedeniyle mıncıklamış, yorumunda posalarını çıkarmıştı. Yavuz’un bu posadan, Türkiye’deki ve dünyadaki yuvarlanabilir belkemiksiz aydınlara da pay verdiği kuşkusuz bir gerçek. Tiyatroya olan aşkı uğruna, bir zamanlar alay ettiği ideolojiye, nazizmin etkisiyle diz çöken Hendrik Höfgen’in (hazin) öyküsü, bu yönüyle daha anlamlı ve sosyal biyografi açısından çok dokunaklı.


 
Ragıp Yavuz, oyunun ilk perdesini öykünün gerçek yaşam öyküsünden kaynak bulmasından, dönemsel olmasından, yaşanan olayların ağırlığından olsa gerek, zorunlu olarak soyutlamış, temaları da birbirlerine bilinçli olarak harmanlıyor. İki saat kırk beş dakika süren oyunun birinci perdesi, Çehov’un “Vişne Bahçesi”nden okunan pasajlar ile biterken, “Komünist” Höfgen’in kişisel gelişmesi bu perdede rahatça kavranıyor. Ragıp Yavuz, Yahudi eşinden boşanmayı kabul etmediği için çalışma yasağı konulan insanları, düşman ilan edilen ve vatandaşlıktan çıkarılanları, işkenceyle öldürülenleri hafif öne çıkartarak öyküyü tam çizgisinde ilerletirken, bu arada, “giriş-gelişme-sonuç” kuralını da hiç aksatmadan yerine getiriyor.


 
Oyun 1923 yılı ile açılıyor, 1934’deki olaylarla kapanıyor. Aradan geçen on bir yılda olanları, yeryüzündeki her toplumun ders alması gereken olaylar olarak seyircinin önüne seriyor Ragıp Yavuz. “Nasyonal Sosyalistler iktidara zorla gelmemiştir, onları halkın oyları iktidar eylemiştir. Gel gelelim, bir kez siyasal erki elde edince Nasyonal Sosyalistler herkesi susturmayı denemiş ve bu konuda dillere destan bir başarı elde etmiştir. Toplum derin uykusundan uyandığındaysa olan olmuş, iş bitmiştir,” diyor. Geçmişe uyarlanan tarih kuramını geleceğe yönelterek çözüm üretmeye çalışırken: “Tarih tekerrürden ibarettir, dolayısıyla tarih yenilenebilir" deyip tuzağa düşmüyor, aksine: “Tarih değil, tekerrür eden hatalardır” görüşünü benimsiyor. Çözümü bulmuş gibi yapmak yerine, var olan çözümü gözler önüne seriyor.


 
Ragıp Yavuz bütün bunları oyuna dantelâ gibi incelikli ve titizlikle işlerken karakterleri kalabalık dahi olsalar yaşam öyküleriyle yalın bir anlatımı yeğleyerek küçük fırça darbeleriyle resmediyor. Bu arada, yan karakterleri de oyunun gereksindirdiği kadarıyla da olsa ihmal etmiyor. Araya kabare tabloları yapıştırarak oyunu renklendiriyor, devinim sağlıyor. Kabare kişileriyle Höfgen’in ve de düzenin çizgisini yansıtıyor.


 
Özdemir İnce’nin titiz çevirisi kulaklarda “Güzel Türkçe” bayrağı dalgalandırırken, Barış Dinçel açılıp kapanan hareketli duvarlarıyla tiyatroda oyun oynama fenomeni espaslarında patlamalar yaratıyor. Barış Dinçel’in duvarları, tümevarımlı ve uzay geometrisi esaslarına yakın birer vektör niteliğinde. Tomris Kuzu’nun dönemsel ve fevkalade zevkli kostümleri de anlamsal değer taşımakta. Murat Özdemir’in ışık tasarımı da oyunun biçemine uygun olarak zaman içerisinde değişken, boyutlandırıcı, atmosfer yaratıcı ve yönetmene yardımcı olacak nitelikte vurgulayıcı. Yasemin Gezgin’in koreografisi hareketin alımlanması açısından, sıradan deneyimden ne kadar uzak gibi görünürse görünsün, gene de sıradan deneyimle bağıntılı bir izlenim vermekte. Selim Can Yalçın’ın ve Çağrı Ö. Hun’un ayrıca ayrı ayrı icra da ettikleri müzikler, öncelikle eşlik niteliği taşıyan “dolaylı”, arada geçen, “black out” bağlayan müzik olarak kalmıyor, metnin ve oyunun anlaşılmasına katkı sağlıyor. Yalçın-Hun ikilisinin müziklerini oyunculuğun diğer öğelerinden, devinimden, danstan, metnin kesitinden yapay olarak ayrıştırmak mümkün değil!


 
Oyunculuklarda Subay ve Hans Josthinkel rollerinde Ali Gökmen Altuğ, Emelyn’de Nurdan Gür, Komi’de Ece Yıldız, Şef Garson ve Ludwig’de Nevzat Çankara, Bayan Efeu’de Çağrı Ö. Hün yönetmenin istediği doğrultusunda görevlerini yerine getiriyor. Thomas Brückner’de deneyimli oyuncu Levend Yılmaz’ı İBŞT çatısı altında seyretmek iyiye alamet! Theopile Sarder karakterini canlandıran Ertuğrul Postoğlu’nun benim oyunu izlediğim gün rahatsızlanması nedeniyle sahneye çıkan Ragıp Yavuz’un kusursuzluğuna şaşmamak vallahi elde değil! Bravo doğrusu! Lorenz’de üç yıl önce Yıldıray Şahinler’in sahneye koyduğu “Barut Fıçısı”nda özellikle Gjöre karakterinde alkışladığım Selim Can Yalçın bundan böyle daha dikkatle izlenmeli. Nicoletta’da Seda Fettahoğlu, Erica’da Aslıhan Kandemir tutarlı, bütünselliği bozmayan birer oyunculuk sergiliyorlar. Juliette’de Buket Yanmaz Kubilay, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmaksızın jestüelini bir yer değiştirme, bir konuşma biçimi olarak başarıyla uyguluyor. Rozet Hubeş mükemmel bir Myriam Horowitz çiziyor. Kutay Kırşehirlioğlu ile Ozan Gözel ise Gotchalk’ı ve Knurr’u yanılsama üretecek biçimde tamamlıyor, eksikliklerini gidermek zorunda oldukları zayıf belirtkelerden oluşturuyorlar.
 
Mert Tanık, özellikle Brückner’de iyi. Hans Mikias’da Murat Coşkuner fevkalade dingin ve yaratıcı bir oyun veriyor. Aslı Aybars sanatının malzemesini kendi içinden, belleğinden çekip çıkartarak, metnin önerdiği kurgusal kişiliğe göre bir anlatı oluşturarak beni bir kez daha mutlu ediyor. Serdar Orçin, Otto Ulrich’i gerçeğin replikası (kusursuz denecek kadar iyi kopya anlamında kullanıyorum) gibi toptan ve benzetmeci bir biçemle temsil etmiyor, Ulrich’i mesleği içerisinde yeniden oluşturuyor. Bu sezon İBŞT çatısı altına giren Yeşim Koçak, gene jestüelliği sesi, konuşması ve yer değiştirmelerindeki ritmiyle öne çıkıyor. Carola Martin’e bir bütünlük yanılsaması yaratan doğalcı oyunculuğuyla psikolojik ve davranışsal işaretler katıyor. Çağlar Yiğitoğulları, Ragıp Yavuz’un jestlere dayayarak kurduğu tablolarda, fiziksel eylemlerinin kurgusu için durmaksızın yeniden ele aldığı, haddeden geçirdiği, kestiği ve yeniden yapıştırdığı anları cömertçe sergiliyor. Yiğitoğulları ilerisi için sürekli umut sargılıyor. Höfgen’de Yiğit Sertdemir ise coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı çok iyi bildiğini bir kez daha kanıtlıyor. Hendrik Höfgen’i öylesine bir soğukkanlılıkla üretiyor ki şaşmamak elde değil. Sertdemir’in oyuncu tekniği, bu kere de kendiliğinden gelen, kendiliğinden oluşan duygulanımları göğüslemeye, set çekmeye dayanıyor. Yiğit Sertdemir’i seyirci tarafından rahatça okunabilir, özel yorum duygulanımlarıyla izlemek bu kere de zevk veriyor.
 
Ragıp Yavuz’un “Mefisto”sunu mutlaka izlemek gerekiyor.

Anahtar Kelimeler: mefisto, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir