MAKALELER

Yokuş Aşağı Emenetler - Altıdan Sonra Tiyatro

2012.11.25 00:00
| | |
2303

Sizce Nasıl?
Altıdan Sonra Tiyatro ile Lokstoff Tiyatro’nun ortaklaşa gerçekleştirdikleri kentsel dönüşüm projesi etrafında şekillenen son derece ilginç bir oyun Yokuş Aşağı Emanetler...


 
 

 

Altıdan Sonra Tiyatro ile Lokstoff Tiyatro’nun ortaklaşa gerçekleştirdikleri kentsel dönüşüm projesi etrafında şekillenen son derece ilginç bir oyun Yokuş Aşağı Emanetler..

Biletinizi aldıktan sonra Kumbaracı50 gişesinden oyunun başlama noktasını öğreniyorsunuz çünkü bu oyun alışılmışın dışında salonda değil, sokakta oynanıyor. İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarından birinde başlayan oyuna katılabilmeniz için anahtarınızı ve kulaklıklarınızı almanız gerekiyor. Oyunu izlemeye hazırken etrafta az sonra oyun izleyeceğinize dair herhangi bir iz göremiyorsunuz. Son derece sıradan, gürültülü, kalabalık bir sokak, gelip geçen insanlar derken kulağınıza bir ses geliyor ve çok geçmeden sesin sahibini bir restoranın balkonunda otururken görüyorsunuz ve hikaye başlıyor. Artık o sesleri takip ederek İstiklal Caddesi’nden Kumbaracı Yokuşu’na doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu yolculukta yalnız da değilsiniz. Beyoğlu’nun tüm renkleri, sesleri, telaşı, kalabalığı, karmaşası size eşlik ediyor.

“Hikayesiz menemen bile olmaz.”

Ermeni aşçı Dudu ( Gülşah Fırıncıoğlu) bir restoranın balkonunda hemen yanı başında yemek yiyenleri de içine katarak başlıyor hem kendi hikayesini hem de yemeklerinin hikayesini anlatmaya.Kendi çocukluğundan,ailesinden,yemek yapmayı nasıl öğrendiğinden bahsederken yemek tariflerinin ötesinde bir döneme, o dönemde ne acılar yaşandığına doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Dudu’nun derdi hikayeleri olmadan yemek yapamaması. Bildikleri,tanıdıkları eksildikçe,yok oldukça Dudu da hikayelerini kaybetmiş ve yemek yapamaz olmuş. Artık sadece irmik helvası yapabiliyor. Ölenlerin ardından yapılan irmik helvasını yapmayı unutmasına fırsat vermiyor hayat. Oyunun ilk hikayesi olması nedeniyle devamında neler izleyeceğinizi de bilmediğiniz için Dudu’nun hikayesi insanı etkiliyor. Hikaye ilerledikçe oyunun temasının kentsel dönüşüm projesi etrafında şekillendiğini düşünüyor ve Dudu’nun hikayesini zaman, mekan olarak oyuna oturtamıyorsunuz. Güncel bir sorunu anlatmak için önemli fakat bugüne ait olmayan bu hikaye diğer kişilerle, diğer hikayelerle kaynaşamıyor. 

Dudu’nun söyledikleri kulağınızda yola devam ediyorsunuz ve İstiklal Caddesi’nin kalabalığı içinde bir palyaçonun pandomim gösterisini izlemeye başlıyorsunuz. Bugünlerde varlıklarına tahammül edilemeyen, istenmeyen sokak sanatçılarından biri. Palyaçonun ( Selen Şeşen) hikayesi sözlerinde değil bedeninde saklı. Oyunun hem seyirci için hem de oyuncu için belki de en zor kısmı bu. Her an sokak gösterileri izlemeye alışkın olan insanlar da size katılıyorlar fakat bir farkla. Bir palyaçonun pek de enteresan olmayan gösterisini izleyen bu kulaklıklı insanların ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışan insanlar son derece mütecaviz şekilde yaklaşıyorlar. Onların şaşkınlığı ve yoğun merakı karşısında konsantrasyonu korumak nerdeyse mümkün değil. Palyaçonun hikayesine de son verildiğinde İstiklal Caddesi’nden Kumbaracı Yokuşu’na dönen sokağın köşesinde sokaklarda yaşayan bir kız karşılıyor kızı.

“Ben bütün buraları bir kibrit çakarım,bir yakarım biliyon mu abi.”

Annesini arayan, sokaklarda yaşayan bir kız çocuğu Kibrit( Sinem Öcalır). Onun hikayesi o ana dek dinledikleriniz içinde an acısı. Hem masum hem de sevimli bir kız Kibrit. Annesini kaybetmiş, evini kaybetmiş ama umudunu kaybetmemiş. Ara ara öfkelenip bütün binaları yakmakla tehdit etse de bu öfke birkaç saniyeden uzun sürmüyor. İstese de yakamaz evleri, bir gün annesinin çıkıp geleceğinden çok emin. Ona göre binaların kapıları, merdivenleri yerinde olmalı annesinin gelip girebilmesi için. Çoğu zaman insan olduğunu bile görmezden geldiğimiz ve kim olduklarını hiç önemsemediğimiz sokakta yaşayan insanlardan biriyle belki de ilk defa tanışıyoruz Kibrit sayesinde. Artık sokakta olmaya alıştığınız bir anda Sinem Öcalır, Kibrit karakterini öylesine büyük bir doğallıkla canlandırıyor ki oyun izlediğinizi de unutuyorsunuz. Annesinin hiçbir zaman gelmeyeceğini bildiğiniz bu kız çocuğunun hikayesine üzülüyorsunuz.

“Mesela sen, plastik toplayan bir kocan olsun ister misin?”

Kibrit’in çocuksu coşkusu ve hüznünün ardından hepimiz Kumbaracı Yokuşu’nun kaldırımlarına oturmuşken yokuşun aşağısından türküler söyleyerek gelen bir kağıt toplayıcısına odaklanıyoruz. Yokuşun aşağısından el arabasını iterek çıkan  Yusuf ( İsmail Sağır) başlıyor hikayesini anlatmaya. Çöpleri karıştırıp bulabildiği kadar kağıtla arabasını doldurmanın dışında başka hiçbir derdi olmadığını düşünebileceğimiz bir adamın aslında kim olduğunu, nasıl bir hayatı olduğunu, ne gibi kaygıları, hayalleri olduğunu görünce bir kez daha sarsılıyoruz. Yusuf hikayesini büyük bir keyifle anlatırken biz yolun her iki kenarında hem çok yabancı hem de çok tanıdık gözlerle onu izliyoruz. Yusuf’un hikayesini en gerçekçi kılan şey o sırada yoldan gelip geçen insanların neler olup bittiğine hiç aldırış etmemeleri. O insanlar aslında farkında olmadan  oyunun bir parçası oluyorlar ve bir anlamda o sırada seyirci olan bizlerin günlük hayattaki halimizi canlandırıyorlar.

Her hikayede olduğu gibi bu hikayede de sonu Anahtarcı ( Yaman Ömer Erzurumlu) getiriyor. İnsanların anahtarlarını büyük bir soğukkanlılıkla alıyor ve hayatımızdan bir hikaye daha eksiliyor. Tam hikayeler bitti derken Kibrit hepimize umut oluyor ve bizi Kumbaracı50’nin merdivenlerine alıp  Anahtarcı’dan koruyacak olan kapıyı kapatıyor. Biz merdivenlerde rahat bir nefes aldıktan sonra daha da güvenli olan salona geçiyoruz ve karanlıkta çok da ses çıkarmadan bulduğumuz yerlere oturuyoruz. Ve işte burada güvenli bir alana sığındığımızı düşünsek de korktuğumuz için ama korkuya da karşı gelmek için şarkı söylüyoruz. Şarkılarla kendimizi avutmak isterken ne kapıların ne de duvarların bizi koruyamayacağını, saklayamayacağını Anahtarcı’nın gelişiyle anlıyoruz.

Yokuş Aşağı Emanetler, in your face’in de interaktifin de ötesinde bambaşka bir deneyim sunuyor seyirciye. Alışkın olduğumuz sahnenin dışında güya bildiğimiz sokaklarda, dekoru sokakların doğal halinden , müziği şehrin o anki seslerinden , ışığı sokak lambalarından,vitrinlerin neonlarından oluşan bir oyun. Her gün gelip geçtiğimiz, her an her yerde karşılaştığımız ama aslında hiç tanımadığımız insanların ve sokakların hikayelerini dışarıdan bakarak değil tam da o insanlarla iç içe olarak öğreniyoruz. Sahnelenişi itibariyle kış günlerinde seyirciyi de oyuncuları da zorlayacak olan Yokuş Aşağı Emanetler havalar ısınıncaya dek pek temsil veremeyecek olsa da dikkatle takip edilmesi ve mutlaka dahil olunması gereken bir oyun.

Anahtar Kelimeler: yokuş aşağı emanetler, altıdan sonra tiyatro



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir