MAKALELER

Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş - İstanbul Devlet Tiyatrosu

2017.01.18 00:00
| | |
820

Sizce Nasıl?
İstiklal caddesindeki Küçük Sahne’ye her gidişimde içimde tarifsiz bir heyecan duyarım...


KÜÇÜK SAHNEDE BÜYÜK OYUNCULAR
İstiklal caddesindeki Küçük Sahne’ye her gidişimde içimde tarifsiz bir heyecan duyarım. Daha merdivenlerden çıkarken,  kopuk ferforjeler beni geçmişe götürür, Küçük Sahne’nin ilk açıldığı yılları düşünürüm. “Kim bilir bu tırabzanlara kimler dokunmuştur. Sadri Alışık, Çolpan İlhan, Şükran Güngör ve daha kimler kimler…” Fuayeye açılan büyük kapıdan içeri girdiğimde, şöminenin üstünde büyük Muhsin Ertuğrul portresi, bana “Birazdan dünyaya açılan bir kapıdan geçeceksin” der gibi bakıyor. Tam çaprazında duran, bu tiyatrodan gelmiş geçmiş bütün üstatların siyah beyaz fotoları ise, tiyatroya adanmış hayatlar önünde saygıyla eğilmem gerektiği hissini uyandırıyor. Kapının yan tarafında çift musluklu beyaz mermer çeşme, muhtemelen tiyatrodan da önce, 1800’lü yıllarda Atlas Pasajı’nın yapıldığı zamandan kalma.


 Ve sahneye uzanan tahta zeminin gıcırtıları arasında, bir an önce yerlerini almaya çalışan seyirciler gibi ben de, önce geçmiş kokan o havayı teneffüs ediyorum. İşte karşımda çocukluğumda gittiğim tiyatrolarda olduğu gibi, bordo kadife perdeler. İçinden ne çıkacağı merakıyla kıvrandığım o günleri nasıl da özlediğimi fark ettim. Son yıllarda nerdeyse hiçbir oyunda kullanılmayan perdenin gizemini eminim sizler de arıyorsunuzdur benim gibi.  Tiyatro bir heyecandır ve bu heyecanı destekleyen en önemli etmenlerden ilki, tiyatronun atmosferidir. İşte bu atmosferi ciğerlerinize kadar hissedebileceğiniz nadide yerlerden biridir Küçük Sahne.


Uzun zamandır ancak gidebildiğim İsrailli Yazar, Hanoch Levin’in “Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş” oyununu seyretmek üzere beklerken, önümde oturan on beş yaşlarındaki genç kızın televizyon dizileriyle tanınan Musa Uzunlar için geldiği heyecanını annesiyle paylaşıyordu. Ben de Eşkıya ve Aliye’den hayran olduğum Ülkü Duru’yu sahnede görmek için can atıyordum. Ve perde bütün gizemiyle aheste aheste açılırken, sahnede kocaman bir yatak ve içinde heyecanla beklediğimiz oyuncular, Leviva (Ülkü Duru) ve Yona( Musa Uzunlar) olarak karşımızdalar. 


Oyun için yazılan eleştirilerden okuduğuma göre Ülkü Duru bu oyunu devlet tiyatrosuna kendisi önermiş. Türkiye de ilk kez oyunu sahnelenen yazar Levin, klasik, kadın erkek ilişkisini konu almış. Yaşları ilerlemiş, çocukları büyümüş bir çiftin, evliliklerinde heyecanı tüketen herkes gibi, birbirleriyle olan kavgalarını ve bağımlılıklarını anlatan oyun, kara mizah çizerken, aslında doğumdan ölüme, yaşamak denen zahmetli işi özetliyor. Konu klasik ama ona hayat veren oyuncular, Yona’nın arkadaşı Gunkel ( İşdar Gökseven) de dâhil olmak üzere oyunu dikkatle ve zevkle izlenilir hale getirmiş.


Bir perdelik oyunun tamamı yatak odası sahnesinde geçiyor. Işın Mumcu’nun sahne tasarımı soluk ve iç karartıcı renklerden oluşuyor. Sürekli damlatan musluk sesi evin bakımsız olduğu havasını verse de, pirinç başlıklı karyola, ikiz yatak ve tuvalet masası modern bir evi gösteriyor. Üstelik hiç kullanılmayan tuvalet masası gibi bazı dekor ve aksesuarlara hiç gerek yoktu. Tek bir karyola bile bize bütün oyunu anlatabilirdi. Elbette ışık desteğiyle. Işık tasarımcısı Akın Yılmaz maalesef bu etkeni doğru kullanamamış. Zira gece, gündüz ve geçen yıllar ayrımı yapmakta oldukça zorlandım. Yani ışık, sahneleri belirleyememişti. Kostümler pijama olarak hiç rahatsız edici değildi. Mihriban Oran’ın, oyuncuların yaş ve fiziklerine uygun tasarımı başarılıydı. 

Oyunun en güzel tarafı oyuncuların rolleriyle, kendi yaşlarının aynı olmasıydı. Yani hiç makyaj gerekmediği için, inandırıcılık kuvvetliydi. Eminim oyuncuların sahnedeki performansları evdeki hallerinden pek de farklı değildir. Ülkü Duru ve Musa Uzunlar zayıf ve kıvrak fizikleri sayesinde, devinimi sağladıkları gibi, yumuşak ve estetik hareketleri, gözümüzü de yormadı. Oyunun sonunda ki dansları bunu ispatlar niteliğindeydi. İki başarılı oyuncu, abartısız ses tonları, doğal oyuncu teknikleri, başarılı mimikleriyle aralarında çok iyi bir uyum yakalamışlar. Duygusal geçişteki ustalıklarıyla, yılların tecrübesini sahneye taşımayı başardılar.

Her halinden sadelik akan Ülkü Duru,  karakteristik yüz hatlarıyla, bütün rollerin altından kalkabilecek bir oyuncu olduğunu ispatlıyor.  Musa Uzunlar ise, Medea Kali’de ki anlaşılmamış performansından sonra, Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş’ deki oyunculuğuyla herkesi kendine hayran bıraktı. 

Bu iki değerli oyuncu kadar İşdar Göksever’in kısa ama akılda kalır rolünün oyuna çok büyük bir katkısı olmuş. Yalnız ve kimsesiz bir adam olan, Gunkel’i oynayan Göksever, psikolojik sorunları olan, arıza bir adamı harika betimlemiş. Sürekli kendi ismini tekrarlaması, çocuk gibi ağlaması, espri yaptığı sahnelerde kendisinin son derece ciddi tavırlar takınması, seyirciler tarafından takdirle karşılanmış olmalı ki, selam kısmında çok coşkulu alkışlar aldı. 

Elbette bu başarının arkasında ki ismi, yönetmen Kerem Ayan’ı anmadan geçmeyeceğiz. Daha önce tarzını bilmediğim bir yönetmeni, ilk imzasıyla değerlendirmek pek doğru olmayabilir. Ama makine mühendisi olan ve İstanbul Film Festivalinin direktörlüğünü yapan Kerem Ayan’ın daha önce yönettiği iki oyunu seyretmek isterdim. Belli ki doğal oyunculuktan yana, abartısız sahnelerden uzak bir reji anlayışı var.  İsrailli yazar Levin’in Musevilik inancıyla ilgili repliklerini es geçmesi ise, oyunu genelleştirmek istediğinin bir göstergesi olduğu kanısındayım. 

Daha çok elli yaşlarındaki insanların seyretmekten keyif aldığı oyunda, aslında memleketi, dini ve ırkı ne olursa olsun kadın ve erkeğin olduğu her yerde problemin birbirine benzediğini anlıyoruz. Otuz yıllık bir ilişkide yaşanan ne varsa; yıllarca aynı yatağı paylaşmak, birbirini yıpratmaya başlamak, hastalanmalar, ölüm korkusu, yalnızlık korkusu gitmek istemek veya cesaret edememek, alışkanlıklardan vaz geçememek, geçmişi sorgulamak, geleceğe umutsuz bakmak, kendini ve gücünü ispat etmeye çalışmak gibi evrensel konusuyla Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş’i geçen yıl kaybettiğimiz sevgili hocam Üstün Akmen de eleştirmiş ve çok beğendiğini dile getirmişti. Ben de kendisini saygıyla anarak, Hocamızın “Bu oyun alkışlanmayı anasının ak sütü gibi hak ediyor” sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum.

Tiyatronun gülen ve ağlayan yüzünden eksik kalmayın hoşça kalın. 

 

Zeynep Bayraktutan
bayraktutanzeynep@gmail.com 

Anahtar Kelimeler: istanbul devlet tiyatrosu, yaşamak denen bu zahmetli iş



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir