MAKALELER

Yaprak Dökümü - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2003.03.14 00:00
| | |
2179

Sizce Nasıl?
"Yaprak Dökümü”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde, 2003-2004 sezonundan bu yana oynanmakta.

 

BU OYUNU GÖRÜN! BAKALIM NELER DEĞİŞMİŞ!: "YAPRAK DÖKÜMÜ" 

    "Yaprak Dökümü”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde, 2003-2004 sezonundan bu yana oynanmakta. Bu yıl da “reprise” oyun olarak repertuarda yer almış. Tutmuş, gişe yapmış bir oyun neden sahneden kaldırılsın ki! İyi olmuş. 19, 20, 21 Ekim saat 20.30'da; 19 Ekim de ise, saat 15.00'da Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde perde açacak. Dilerim gelecek aylarda da sahnede kalır.
 
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın Cumhuriyet dönemi Türk romanının hiç kuşkusuz en önemli isimlerden Reşat Nuri Güntekin'in, bütünüyle bozulan insani ilişkileri, ahlak ve moral değerleri, toplumsal ortamı; diğer yandan da yeniyi, gelişmekte olanı belirli bir tez çerçevesinde ele aldığı “Yaprak Dökümü”nü repertuarına almasını takdirle karşılayanlar arasında yer almaktayım. Dolayısıyla, 2003 yılının kasım ayı içinde gitmiş, oyunu seyretmiştim. 
 
DEĞİŞEN KOŞULLARDA YİTEN GERÇEKLİKLER
    "Yaprak Dökümü”nde verilen; ahlak kurallarına bağlılığı yüzünden işinden olan Ali Rıza Bey'in, ailesinin "modern yaşama" istemleriyle çatışan değer yargılarının yıkılışıydı. Bu yitenler ve değişenlerle birlikte, ekonomik yoksunluklar içinde çözülüp yıkılan bir aile, “Yaprak Dökümü”nün trajik yapısını oluşturmaktayken; Reşat Nuri'nin, iki kuşak arasındaki çatışmayla birlikte, değişen koşullarla yiten ve varolan gerçekliklerin eski yaşam biçimleriyle yeni yaşantılarda yer edişini ustalıkla yansıttığı bir yapıt oluşmuştu. 
 
    Nedret Denizhan'ın sahneye koyduğu oyunu izledikten hemen sonra değerlendirmemi yapmış ve “Nokta Dergisi”ndeki köşemde (5 Aralık 2003) yayınlamıştım. Yazımda, hiç unutmuyorum, Nedret Denizhan, yazarın eserdeki düşüncesini açık seçik kavramış mı, düşünceyi ikircikli oyunculara sabırla ve doğru olarak anlatmış mı, oyunu dakikadan dakikaya geliştirip biçimlendirmiş mi, bunları incelemem ve okura aktarmam gerekirken, işe buradan başlamamış, Nedret Denizhan'ın ahlak kurallarına ne oranda bağlı kaldığını irdelemeye çalışmıştım. 80 yıllık İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nı, vefasızlıkla karışık, trajik bir anlayışın kuruluşu haline dönüşmesinden söz etmiştim. Nedret Denizhan'a “değişen koşullarla yiten gerçekliklerin” hesabını sormuştum. 
 
KIRK YILLIK OYUNCUYU FİGÜRAN YAPMANIN GÜNAHI
    Çok sinirlenmiştim: Uğur Kıvılcım, kırk yılı aşkın süredir sahnede, beyaz perdede, beyaz camda olan bir oyuncumuzdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın da kıdemli oyuncusuydu. İyi de, Nedret Denizhan böyle bir oyuncuyu, oyunun parti sahnesinde düz figüran olarak kullanmak cesaretini kimden almıştı? Uğur Kıvılcım'a geçmişten kaynaklanan bir gıcığı, hıçkırığı mı vardı? Uğur Kıvılcım'ın yaşı başı, fiziği öyle bir partiye yakışıyor muydu? Onu komik duruma düşürmek, kimin işine yarıyordu? İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda figürasyona çıkacak genç oyuncular, stajyerler, TAL öğrencileri bitmişti de, Uğur Kıvılcım çarnaçar mı sürülmüştü sahneye? Sorularım bunlardı. Sonra kendimi beklemeye almıştım. Bakalım yanıt gelecek miydi, gelecekse nasıl gelecekti; “tiyatroda rolün küçüğü büyüğü olmaz” hokkabazlığı mı yapılacaktı, dürüst mü olunacaktı. Beklemiştim, ama yanıt gelmemişti. 
 
BOYALI AYAKKABILARIYLA “ŞEVKET”

    Nurullah Tuncer, “Yaprak Dökümü” için karışık gibi görünen, ama hiç mi hiç göze batmayan bir dekor tasarlamıştı. Metne uygun, sahnede aksiyonu, kesmeyen, bölmeyen, mekânlar yaratan bir tasarımdı Tuncer'inki. Ayşen Aktengiz Bayraşlı'yı da, Şevket'i ikinci perdede hırpanileştirebilseydi, ayaklarına boyalı ayakkabılar giydirmeseydi vallahi övecektim. Mahmut Özdemir'in ışık tasarımını gerek perspektif, gerekse mekân kavramı açısından iyi bulmuştum. “Hele bir de huzmeleri biraz kırsaymış,” demiştim. “Hele hüzünlü tablolarda daha donuk ışıklar kullansaymış,” diye de eklemiştim. Levent Akman'ın efekt tonlaması çok tiz, hatta rahatsızlık verecek kadar tiz bulmuş, Bora Ayanoğlu'nun müziğinin, her ne kadar kulağa yabancı değilse de, hoş geldiğini söylemiştim.
 
METİN ÇOBAN'A ALKIŞ
    Oyuncuları değerlendirirken Nedret Denizhan'ın, gereksinimlere, rollerin gelişimine, koşullarına, oyuncunun bireysel özelliklerine bağlı olarak çeşitlemeler yapmadığını saptamış, bu ortamda Metin Çoban'ın “Ben Naili olsaydım,” sorusunu kendisine sorduğunu ve iç uyarıcılarını harekete geçirmeyi başardığını yazmıştım. İbrahim Şirin, Abdülvehap'ta pek “şirindi”. Leyla'da Aslıhan Kandemir'i kırmadan, önce bağırma üstüne çalışmasını ve öğrenmesini önermiş; sonra da, Konstantin Stanislavski'nin bir sözünü anımsatmıştım: “Beden yumuşak başlıdır; duygular kaprislidir. Bu yüzden, rolünüzde insan ruhunu kendiliğinden yaratamıyorsanız, rolünüzün fiziksel varlığını yaratın.” 
 
BEDENSEL VE SESSEL BAŞARISIYLA GENE SEVİNÇ ERBULAK

    Sevinç Erbulak, Necla'yı seyirciye aktarırken iki anlatım aracını da, bedensel anlatımı da, sessel anlatımı da mükemmel kullanıyordu. Tarık Şerbetçioğlu, Naci Taşdöğen, Bora Ayanoğlu, Cengiz Keskinkılınç iyiydiler. Güzin Özyağcılar'ı, imgelemenin sözcüklerle ve duygularla aktarımında yeterli yeteneği olan bir oyuncu olarak tanımlamıştım. Gürol Güngör'ü, Şevket'in iç ve dış detaylarını incelememiş olmasıyla eleştirmiş; Berrin Koper'i, Ferhunde'yi yaratıcı bir biçimde ele almasıyla övmüştüm. Yeliz Tozan Uysal, umut saçıyordu. Bennu Yıldırımlar, Fikret'i canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir biçemle oluşturmuştu. Ve Savaş Dinçel, Ali Rıza Bey'e, fiziksel olarak hayat buldururken, rolün içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil, gövdesini de kontrol ederek mükemmelleştirmiş, beni bir kez daha oyunculuğuna hayran bırakmıştı. 
 
    Nedret Denizhan'ın, eser üstünde pek oynamadığı, bu olgunun da, yapının sahneye taşınırken oyunu hantallaştırıldığı yargısına varmıştım. Özellikle birinci perde çok ağır gelmişti bana. Sahne trafiği ve oyun akışınıysa iyi olarak değerlendirmiştim. Ters köşeye ulaşma hareketlerindeki zamanlama da iyiydi, ama ana temalar el yordamı ile belirlenmişti. Bu yaklaşım çarpılmalar, çatlaklar, hatta “az kalsın yıkılıyordu”lar getirmişti. “Keşke, temaların içini doldursa; eser, Uğur Kıvılcım'ın, Sevtap Çapan'ın, Ezgim Kılınç'ın, Serap Oral'ın bile figürasyona çıktığı güçlü oyuncu kadrosu tarafından daha da özümsenebilseydi,” demiştim. 
 
    Öğrendim ki; Kıvılcım, Çapan, Kılınç, Oral artık figürasyona çıkmamaktadır.

    O halde: “'Yaprak Dökümü', bu sezonun da mutlaka izlenmesi gereken oyunları arasında sayılacaktır,” diyeyim de, sizin oyunu izlemenizi, izlediyseniz bir kez daha izlemenize katkıda bulunayım. 
 
    Ben de bir kez daha izledikten sonra, değerlendirmelerinizi tartışmaya açayım.
 
    O günkü eleştirilerime katılırsanız durum vaziyeti kötü... 
 
    Yoook, eleştirdiklerimi görmezseniz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda, hiç kuşkunuz olmasın işler iyiye gidiyor demektir.

    Gitmeli de… Öyle değil mi ama?

Anahtar Kelimeler: Yaprak Dökümü, istanbul şehir tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir