MAKALELER

Vahşet Tanrısı Ya da Sarhoş Olmamanın Erdemleri (!)

2018.04.24 00:00
| | |
2181

Sizce Nasıl?
Maltepe Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı 4. Sınıf öğrencilerinin sergilediği Zeynep Avcı’nın çevirisini yaptığı

Maltepe Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı 4. Sınıf öğrencilerinin sergilediği Zeynep Avcı’nın çevirisini yaptığı Fransız yazar Yasemina Reza’ nın Vahşet Tanrısı oyununu, benim de öğrencisi olduğum okulumuzun ‘’Dünya Tiyatro Günü’’ etkinlikleri kapsamında izledim. Oyun metnini okuyup gösteriyi izledikten sonra edindiğim izlenimleri aktardığım bu yazının amacı, bu oyunu sergilemek için çaba göstermiş kaderdaşlarıma bir nebze de olsa yardımcı olmak, dikkate değer işler yaptıklarını onlara kendi üslubumla anlatmaktır. 

Vahşet Tanrısı oyunu; yanlarda iki koltuk, ortada bir kanepe, koltukların arasında bir sehpadan ibaret, sade bir dekorla karşılıyor bizi. Bu dekorda orta sınıf bir aile evi imajı göze çarpıyor.

Oyunumuz çocukları kavga etmiş Veroniqe ve Michelle (Houlie) çifti ile Annette ve Alain (Reille) çiftinin bir araya gelmesiyle başlıyor. Reille çiftinin oğlu Bruno, Houlie çiftinin oğlu Ferdinand’ı sopayla tartaklamış, Bruno yüzünden Ferdinand’ın yaralanmasına ve onun birkaç dişinin kırılmasına sebep olmuştur. Mağdur taraf Houlie ailesi olduğundan, konu onların evinde görüşülür. Oyunun başlarında her şey medeni ve normal görünürken, oyunun ortalarına ve sonlarına doğru işler değişir. Taraflar arasında rekabetin getirdiği bir düşmanlık peyda olur. Oyunda yer yer bu iki ailenin hemcinsleri taraf olurken, sınırlar ve tartışılan konular bir anda başka bir yöne döner. Tartışılan şey çocukların kavga etmesiyken, oyunun ilerleyen sahnelerinde çiftlerin kendi aralarında yaşadıkları sorunlar tartışma konusu olur. Lıkır lıkır içilen romun da etkisiyle çiftler arasında kıyıda köşede gizlenmiş meseleler hiç olmayacak bir biçimde su yüzüne çıkar. İşte o andan itibaren karakterlerimiz birer ‘’Vahşet Tanrı’’ sına dönüşürler. Oyun asıl şimdi başlamış; olay alenen ailevi meselelerin tartışılmasına, çiftlerin birbirine hakaret etmesine kadar gitmiştir. Hattâ sahnede eşi tarafından dayak yiyen bir koca dahi görebilirsiniz.

Gelelim oyunun sahnelenmesine, oyunun Türkiye’ de ilk sahnelenişi 2010 yılında Celal Kadri Kınoğlu yönetmenliğinde Devlet Tiyatrosu bünyesinde olmuş.  Oyuncu kadrosunda Ülkü Duru, Zafer Algöz, Zerrin Tekindor, İştar Gökseven bulunuyor. Bu sefer, bu dört duayen ismin yerine; aynı oyun ve yönetmenle, dört farklı oyuncu karşımıza çıkıyor: Veronique rolünde Albina Özden, Annette rolünde Naz Yıldıran, Alain rolünde Onur Gülbaş, Michelle rolündeyse Caner Yılmaz.

Öncelikle oyunun başından sonuna kadar, karakteriyle kurduğu bütünlük sebebiyle Caner Yılmaz’ ı tebrik ediyorum. Gerçekten de karakteri sahici ve sempatik çizmiş. Oyunun en can alıcı sahnelerinde beni güldürmeyi başardı. Bir performans sanatçısı olarak tamperamanı yerindeydi.

Albina Özden’ i daha önce Arındırma oyununda beğenerek izlemiştim, bu oyunda da seyretme şansım oldu. Özellikle kavga sahnelerinde oyunculuğunu konuşturmuş Albina. Can verdiği karakterin kocasına karşı öfkesini, feryat figan haykırışlar ve tokatlarıyla yansıtması, başka bir değişle dövmesi, sahne performansı bağlamında beni gerçekten etkiledi. Tabiî bunun arkasındaki ismi, Celal Kadri Kınoğlu’ nu da unutmamak gerekir. Albina’ nın işini gerçekten ciddiye aldığı, oyundan kopmamak için elinden geleni yaptığı anlaşılıyor. 

Onur Gülbaş oyunculuğuyla üzerine düşeni yapmış, karakterini iyi yansıtmaya çalışmış. Ayrıca Michelle karakteriyle olması gereken karşıtlığı kurmuş. Yalnız, karakterin hatlarını daha belirgin bir biçimde yansıtmasını isterdim. 

Arındırma oyununda izlediğim bir diğer oyuncu Naz Yıldıran bu sefer Annette rolüyle karşımıza çıkıyor. İki ayrı oyunda da Naz’ da dikkatimi çeken şey bedeninde duygusal ifadeleri çok iyi yansıtmasıydı. Bir portrede kişi nasıl resmedilirse, Naz da karakterinde resmetmiş. İzlerken bunu fark etmemek olanaksız. Ayrıca o hanım hanımcık karakterin sarhoş olduktan sonraki hal ve tavırları iyi bir tezat oluşturmuş, izlerken içimden ‘‘Ne oluyor bu kadına?’’ dememe sebep oldu.

Yer yer hafiften tempo düşer gibi olsada, bunu çoğunlukla oyuncuların ensemble olamamalarına bağlıyorum, tiyatro bölümü öğrencileri için güzel bir oyun olmuş Vahşet Tanrısı, içinde hapsolduğumuz bu çarpık ilişkileri ve kişilikleri trajikomik bir üslupla anlatan bu oyunu Maltepe Üniversitesi ve Kartal Belediyesinin iş birliğiyle düzenlenen Türkiye Üniversitelerarası Tiyatro Festivali’nde izleyebilirsiniz.

Ayrıca, Vahşet Tanrısı’ nın metnine ulaşmamda bana yardımcı olan oyunun teknik asistanı, aynı zamanda sınıf arkadaşım olan Salih Koçhan’a ve Albina Özden’ e teşekkür ediyorum. Bu metnin son halini almasında bir editör gibi ilgilenen Ülkü Akgün’ e saygılarımı, bilakis şükranlarımı sunuyorum ve oyundan etkilenerek yazdığım bu denemeyi buraya bırakıyorum.
 
Keşke şu kısacık ömrümüzde maskeler takmak yerine; ağlamak istediğimizde ağlasak, gülmek istediğimizde gülsek, bağırmak istediğimizde bağırsak, sevgimizi veya öfkemizi bir şekilde belli edebilsek. Ondan önce keşke güvensek birbirimize.  Hiçbir karşılık beklemeden, evet… Koşulsuz bir güven. Bir tek istisna hariç, sevgi. Yani sevsek tüm ‘’dünya’’yı, içinde barındırdığı her şeyle demek istemiyorum. Sonuçta kötülüğe sevgiyle karşılık vermek ona hizmet etmek olur. Bu da sevginin amacına ters düşer. Asıl olan sevginin içimizdeki niyeti ‘’iyi’’ leştirmesidir.

Güven için ‘’Sadece iyi niyet yeter mi?’’ sorusu dolanır durur kafamda. Ulaştığım sonuç kötünün idrakine varıp sonra iyiyi tercih etmek oldu. Konuyu biraz daha açarsak sadece iyi niyetli olmak yetmiyor. Kötülüğü yapan kişi dahil herkese zarar vereceğini anlamak, işte başlangıç bu olmalı! Sonrasında zaten iyiliği seçeriz. Yalnız kötülükle tek başınıza yüzleşmeyeceksiniz, yok öyle yağma! Asıl cesaret, yaptığınız kötülüğü gizlememek ve bu kötülüğü söyleme yürekliliğidir. İşte o zaman, göz göze gelebilir ve ruhlarımızı açabiliriz birbirimize. Kim bilir belki de bunu yapmadığımız için savaşlar yaşanıyordur, belki de yeni erdemimiz budur? Adını da ‘‘SARHOŞ OLMAMANIN ERDEMLERİ’’ koyarız. Neden mi? Çünkü ayıkken hepimiz iyiyizdir sözde, ‘’Benden kimseye kötülük gelmez’’ deriz. Oysaki söylemek istediğimiz her şeyi söylemez, içimizdeki kötüyü saklarız. Sarhoş olduğumuzdaysa bütün benliğimiz güzel ve çirkin tüm yönleriyle ortadadır. İstediğimiz her şeyi bağıra çağıra söyleriz. Ayrıca iyi ve kötü taraflarımız ortada olduğuna göre, birbirimize de güvenebiliriz. Yalnız öyle çakır keyif olmak falan değil, gerçekten sarhoş olmaktan bahsediyorum. Öyle ki söylemek istediğimiz her şeyi, ama her şeyi söyleyebilelim. Bu da bizim erdemsizliğimiz olsun ve hep sarhoş olalım. Aşktan sarhoş olalım.

Anahtar Kelimeler: vahşet tanrısı, maltepe üniversitesi



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir