MAKALELER

Umut Toprak - Midasın Kulakları - Konya Devlet Tiyatrosu

2008.02.08 00:00
| | |
3404

Bu yıl 10.yılını kutlayan Konya Devlet Tiyatrosu Midas’ın Kulakları isimli oyunu hem büyükler hem de çocuklar için sahneleniyor...

 

Bu yıl 10.yılını kutlayan Konya Devlet Tiyatrosu Midas’ın Kulakları isimli oyunu hem büyükler hem de çocuklar için sahneleniyor.Güngör Dilmen’in yazdığı oyunun yönetmenliğini Konya Devlet Tiyatrosu oyuncularından Umut Toprak yaptı.Yoğun bir tempoda çalışan tiyatro üzerine kafa yoran heyecanlı ve azimli bir oyuncu olan Umut Toprak ile birlikte “Midas’ın Kulakları(çocuk oyunu)”nu birlikte izledik ve hem oyun hem de Umut Toprak’ın oyunculuğu,yönetmenliği ve tiyatro çalışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Neden bu oyunu seçtiğinizi merak ediyorum.Bir çocuk oyunu sahnelemek için yola çıkıyorsunuz ve aslen çocuk oyunu olmayan Midas’ın Kulakları’nı seçiyorsunuz.

Bu Tomris Çetinel’in fikriydi.Bir oyunu hem çocuklar hem büyükler için sahneleyelim ve böylece evde çocuk ve anne baba arasında tiyatro konuşulsun.Büyük oyunuyla tamamen farklı olması için çabaladık.Oyunda illüzyona dayalı bir tutum sergiledik.zaten benim tiyatroya yaklaşımım da daha çok bu yönde.

 Bu oyunu siz çocuklar için sahneye koyarken nasıl bir hazırlık yaptınız, metin üzerinde nasıl çalıştınız? Oyunun dilini, büyüsünü bozmadan kurgulamak pek kolay olmasa gerek. 

Güngör Dilmen, Midas’ın Kulakları’nı Gordium Kralı Midas’ın efsanesinden alarak oluşturmuş. Kahramanların hepsi mitolojik kahramanlardır. Ana öykü, mit olduğu için oyun zaten oldukça yalın bir öyküye sahip. Elbette Güngör Dilmen’in usta kalemiyle çok iyi kurgulanmış aynı zamanda yan karakterlerle zenginleştirilmiş bir metin. Dolayısıyla ana temaya hizmet eden birçok yan tema da görmekteyiz. İşte tam da bu noktada tekst üzerinde çalışmaya başladık. Teksti bu yan temalardan ve yan öykülerden arındırdık. Çocuklara sadece ana öyküyü anlatmayı amaçladık. Bütün oyunu tek bir öykü üzerine kurduk. Ana öykü zaten bir mit olduğu için ve mitler insanoğlunun ilk hikayeleri ve en yalın hikayeleri olduğu için aslında “Midas’ın Kulakları” çocuklara çok yakın bir oyundu. Ayrıca Güngör Dilmen, öz Türkçeyi çok iyi kullanan bir yazar olduğu için oyunun dili de çocuklara çok uygundu. Bütün bu çalışmayı yaparken öncelikle Güngör Dilmen’in yazdıklarına büyük bir hassasiyet gösterip asıl tekste zarar vermemeyi amaçladık. Yaptığımız çalışma kesinlikle bir uyarlama değildir. Bizim dramaturgi çalışmamızı, çocuklara uygun olacak şekilde bir sadeleştirme diye adlandırabiliriz. Çünkü ana tekste, Güngör Dilmen’in yazdıkları dışında hiçbir söz eklemedik. Bizim için tekst çalışmasındaki en büyük zorluk buradaydı. 

Mitler tarih boyunca hem çocukların hem yetişkinlerin ilgisini çekmiştir. Burada zaten Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları”yla çocuklar arasındaki ilk köprüyü kurmuş oluyoruz. Bu nedenle bu oyunun çocuklar için de sahnelenmesi aslında çok doğru bir tercihti. Ayrıca her Salı Çarşamba bu oyunda seyircilerimizle birlikte klişeleşmiş çocuk oyunlarına da meydan okuyoruz. Çünkü bizim yıllarca küçümsediğimiz küçükler, ebeveynleriyle aynı oyunu izleyebildiklerini kanıtlıyorlar bize. Dolayısıyla kendilerini anne babaları kadar ciddiye almamız gerektiğini, onları algısı yüksek bireyler olarak görmemiz gerektiğini kanıtlıyorlar. Bu nedenle çocuk tiyatrolarında klişeleşmiş yanlış yönelimlerden uzak durmaya çalıştık. Seyircilerimizi önemseyip onların birey olduklarını kabullendik. 

Aynı tiyatroda aynı sezonda Midas’ın Kulakları hem çocuklar hem yetişkinler için iki farklı ekip tarafından sahneleniyor. Siz bu oyunların birinde yönetmen diğerinde de oyuncu olarak görev alıyorsunuz. Bu durum işinize nasıl yansıdı? Oyunculuğunuz mu yönetmenliğinizi destekledi yoksa yönetmenlik yapmanız rolünüzde sizi zorlayan bir etken mi oldu? 

Bu yıl Konya Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Tomris Çetinel hem yetişkinlere hem de çocuklara aynı oyunun değişik yönetmenler ve değişik sahneleniş biçimiyle ortaya konmasıyla büyüklerle çocuklar arasında bir köprü kurmaya karar verdi. Bu sayede evde sanattan ve kültürden söz ediliyor ve kültür sosyal hayatın içerisinde daha fazla yer buluyor.

Midas’ın Kulakları adlı büyük oyununda yalnızca oyuncu olarak değil aynı zamanda da yardımcı yönetmen olarak görev aldım. Oyunun hazırlık çalışmalarında çok sağlam bir kurguya sahip olduğunu sahne üstünde de görme imkanım oldu. Aslında büyük oyunu süreci aynı zamanda da benim için bir ön hazırlık ve gözlem süreci oldu. Sürekli aynı oyun üzerine düşündüğünüzde daha farklı bir konsantrasyonla bakmaya başlıyorsunuz. İki oyunu temelden ayıran en önemli fark Tamer Levent’in yönettiği Midas’ın Kulakları’nda açık biçim bir üslup tercih edilirken; “Midas’ın Kulakları”nın çocuk oyunu versiyonunda illüzyona dayalı bir biçimin tercih edilmesiydi. Bu iki oyunun birbirinden farklı olması tercih ediliyordu ve benim iki oyunda da bulunmam bu farkın belirginleşmesini sağlayan faktörlerden biri oldu. Yetişkinler için olan “Midas’ın Kulakları” daha hicivsel ve günümüze göndermeler yapan bir yapıda, güldürürken düşündürmeyi amaçlayan bir tavırda sahnelendi. Çocuk oyununda ise mitsel olan en temel öykü ele alındı. Oyunu Anadolu Medeniyetlerini de çocuklara tanıtma amacını da güden bir eğitim projesi olduğu için Müze kurgusuyla ele almayı ve bu müzede Sümer, Hitit, Frigler gibi eski Anadolu Uygarlıklarına dikkat çekmeyi uygun bulduk. Oyundaki bütün tasarımlar birebir müzelerden seçilen figürlerden oluşuyor. Bu hem mitsel olanı destekliyor hem de çocuklar eğlenirken farkına varmadan bu eski uygarlıklar hakkında bilgi sahibi oluyor.

Oyuncu olarak oyunların üslup farkı oyunculuklara da fazlasıyla yansıyor diyebilirim. Oyunculuk çocuk oyununda harekete dayalı bir üslupla ele alındı. Oyunun hazırlık sürecinde Danimarka’da Eugenio Barba’nın kurduğu Odin Tiyatrosunda uygulanan bütün atölye çalışmalarını uyguladık. 

Oyunculukta harekete dayalı farklı bir anlayışı oyunun bütününde değil ancak çocukların ilgisini sağlayacak şekilde kullandık. Bu da tüm kadronun bu çalışma sürecine inanmasıyla oldu. 

Barba’nın düzenlediği Odin Haftası’nda bir şeyi hem görerek hem yaparak hem üstünde konuşarak hem bir takım hazırlık süreçlerinin görsel anlatımıyla çok net kavrayıp ikna olmuştum. Aynı süreci konuya ilişkin çarpıcı prova gösterimleri ve oyun kayıtlarıyla, atölye çalışmalarıyla, egzersizlere ilişkin belli yerlerin nedenlerinin tartışılmasıyla yani tam bir ekip çalışmasıyla provalarda da yaşadık ve bu oyunculuklarda da etkisini gösterdi. Bunda tabi ki benim oyuncu olmamın ve bir oyuncu olarak Odin Tiyatrosu’nda öğrendiklerimin yönetmenliğimde çok fazla yararı oldu. Çünkü Midas’ın Kulakları’nın büyük oyununda Apollon karakterine hazırlanırken de bu egzersizlerden yararlandım.

-- Oyunculara ne kadar boşluk bıraktınız?Çünkü çocuklar oyuna ve oyunculara sürekli müdahil oluyorlar.Çocukların tepkileri karşısında oyuncuların işi değişip zorlaşabiliyor.
Asla interaktif bir çaba içine girmedim.Çocuklarla iletişime elbette geçilecek ama bu klişeleşmiş soru cevap şeklinde değil tabi.Her oyunda farklı tepkiler olması çok hoşuma gidiyor çünkü burada çocuklar özgür.Belli şartlanmalar yok.Örneğin bugün çığırtkanlar sahnesi beni çok şaşırttı..Bu kendiliğinden gelişen,çok doğru bir tepkiydi.

Çocuk oyunlarında artık klişeleşmiş birtakım şeyler var; konuşan ağaçlar,dans eden tavşanlar,iyilikle kötülüğün savaşı ve sonunda iyilerin kazanarak ders vermesi gibi.Bu oyundaki masalsı hava mitolojik öğelerden kaynaklanıyor.Klasik çocuk oyunlarının ötesinde çocuklardan gençlere kadar geniş bir kitleye hitap edebilecek bir oyun.Seyirci profili nasıl,oyuna en çok hangi yaş grubu ilgi gösteriyor?

Bu oyuna hazırlanırken, daha oyunun hazırlık çalışmalarından başlayarak, Türkiye’deki çocuk oyunlarına ve çocuklara yönelik klişeleşmiş bir takım tavırların ne kadar yanlış olduğunu hesaba katarak hazırlandık. Daha önce çok uzun zaman Yaratıcı Drama eğitmenliği yaptığım için çocukları çok iyi tanıyorum. Çocukları kafanızda belli bir yere koyup o yargıyla yaklaştığınız zaman zaten araya bir engel koymuş oluyorsunuz. Biz tavır olarak büyük oyununa hazırlanırkenki ciddiyetimizi koruyarak çalıştık. Midas’ın Kulakları adlı oyunu hem çocuk oyunu hem de büyük oyunu olarak sahneleme kararı alındığında oyunların birbirinden farklı iki oyun olmasına da özen gösterildi. “Midas’ın Kulakları” adlı büyük oyununu sahneleyen yönetmen Tamer Levent oyunu açık biçim bir üslupla, oyunun güncel ve hicivsel yanını ön plana çıkaracak bir yapıda sahnelemişti. Bunun üzerine biz çocuk oyununda ilk olarak illüzyona dayalı bir yapı üzerine düşünmeye başladık. Oyunu çocuk oyunu formuna getiren ve oyunun dramaturgu olan eşim Şirin Aktemur Toprak ile müzede geçen bir kurgu oluşturduk. Bu, hem illüzyona dayalı anlayışı çok net gerçekleştirebileceğimiz hem de seyirciyi belli bir atmosferin içine alıp bir yolculuğa çıkarabileceğimiz bir kurguydu. 

Bazı oyuncu ve yönetmenlerden seyircinin seçici olmadığı,her şeyi alkışladığı yolunda eleştiriler geliyor.Haluk Bilginer bir röportajında “Seyirci oyunu beğenmediğinde keşke bizi yuhalasa da biz de hatalarımızı görüp kendimizi toparlasak”demişti.Çocuk oyunlarında bu durum biraz farklı.Çocuklar yetişkinlere göre daha acımasız.Tepkilerini çok net ortaya koyuyorlar.Oyun sırasında ne gibi tepkiler geliyor? 

Çocuk izleyici bence en mükemmel izleyici çünkü tepkilerini dolaysız ve açıkça ortaya koyuyorlar. Bu da bizi çok memnun ediyor çünkü bu tepkiler sayesinde neyi ne kadar doğru yaptığımızı anlıyoruz. Çocuklar Midas’a ilişkin önermelerini hemen ortaya koyuyorlar. Midas’ın Kulakları adlı çocuk oyununu sürekli izleyen ve izlerken de çocukları çok dikkatli gözlemleyen biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki oyun artık seyircinin olmuş durumda yani oyunu çok sahiplenerek izliyorlar ve hemen hemen her dakikasına katılıyorlar. Bunun en önemli sebebi harekete dayalı bir sahneleme anlayışını öykünün sürükleyiciliğine paralel bir yapı içinde kurmamız oldu. Midas’ın Kulaklarının büyük oyununu çalışırken de yapısal anlamda oyunun kurgusunun merak öğesini en iyi şekilde değerlendirerek oluşturulduğu çok açıktı. Yapılması gereken bu kurguyu değerlendirerek dramatik olan berberin iç çelişkisini ve Midas’ın iç çatışmalarını çocuklar için eğlenceli ve izlenebilecek bir hareket dizgesine dönüştürmekti. Bence bunu başardık çünkü bu durumu yaşayan bazı çocukların bu iç çelişkileri ve çatışmaları çözmek için Berberi ve Midas’ı bağırarak ikna etmeye çalıştıklarını ya da sırrını paylaşmak için Midas kulaklarının durumunu “kime söylesem” diye sorduğunda bazı çocukların “bana söyle” diye parmak kaldırdıklarını gördük.
Çocuk izleyici eğer sahneyle bağlantı kuramazsa çok kolay dikkati dağılıyor. Müze kurgusuyla seyirciyi baştan bir atmosferin içine almayı başarıyoruz ve oyun boyunca bu kurguyu unutturmadığımız içinde oyun kusursuzca takip ediliyor. Kısacası çocuk seyircilere hâkim olmak yetişkin seyircilere hâkim olmaktan daha zor. Özellikle Midas’ın sırrının söylenememesi onlar için dayanılmaz oluyor ve oyun boyunca Midas’ın berberini kurtarmanın, Midas’ın sırrını paylaşmanın bir yolunu arayıp duruyorlar. 

Devlet tiyatroları haricinde ülkemizde çocuk tiyatrosunun varlığından söz etmek pek mümkün değil. Nerdeyse hiçbir özel tiyatro çocuk oyunları sahnelemiyor. Ayrıca çocuk tiyatrosu ya amatör gruplara bırakılıyor ya da mesleğe yeni başlamış genç oyunculara. Sizce bunun nedeni nedir?Bu tavır çocuk tiyatrosuna ve dolayısıyla genel olarak tiyatroya zarar vermiyor mu? 

Ben çocuk tiyatrosunu çok da fazla ciddiye almadığımızı düşünüyorum. Çocuk ciddiye alınmadığını çok çabuk hissediyor. Sosyal hayatta bile çocuklarla iletişim kurmakta zayıfız. Bu çocuk tiyatrosunun daha da önemli olduğunu gösteriyor. Çevremize baktığımızda hayata karşı en duyarlı, adalet duygusuna fazlasıyla sahip bireylerin çocuklar olduğunu görürüz. Çocuklara bir şeyler verirken onlar sayesinde unuttuğumuz ya da dikkat etmediğimiz bir çok şeyin farkına varıyoruz. Onlar her şeyi berrak bir şekilde düşünmeyi henüz kaybetmemişlerdir. Bu yüzden de sosyal hayata ilişkin gelişimin çok erken yaşlarda başlaması bir toplumun gelişim hayatında kaçınılmaz bir önem taşımaktadır. Kültür yaşamında geleceğe atılan her adım çocukların sosyal ve kültürel gelişiminden geçiyor. 

Tiyatro tam da bu noktada devreye giriyor. Sosyal ve kültürel gelişim; edebiyat, sanat ve eğitim üçgeninde gelişiyorsa eğer tiyatro bu üç kavramı da içeren hatta bu kavramların kavşak noktasında filizlenen bir sanat dalı olarak önemini korumaktadır. Tiyatro bir edebi eseri ya da önemli bir temayı çocuklara masalsı bir renklilikle aktarabilecek, onu kendi dünyasının sihriyle büyüleyecek ve bu yolla kazanılması gereken bilinci oyunla onlara verebilecek büyülü bir sanattır. 

Bence en büyük yanılgı Çocuk Tiyatrosu’nun basit olduğunu düşünmektir. Zaten basit klişelerle yola çıkıldığı zaman çocukla araya bir duvarda örülmüş oluyor. Benim bu oyunu kurarken en çok önem verdiğim şey çocukları asla belli tepkilere şartlamamak oldu. Çocukları serbest bıraktığımız zaman onların o muazzam dünyalarıyla tanışma fırsatı buluyoruz; aksi halde onlardan belli kalıplaşmış davranışları beklediğimizde çocuk kendi özgün ifadesi yerine yapay davranışları yerine getiriyor. İşte o zaman siz onların kendi özgün dünyalarının kapılarına zinciri vurmuş oluyorsunuz. Oyun çıktıktan sonra benim için en eğlenceli şey beklemediğim ama çok yerinde olan tepkilerle karşılaşıp onların dünyasında yeniden bir yolculuğa çıkmak oldu. Bu yüzden her oyuna geliyorum ve her oyunda yeni bir sürprizle karşılaşıyorum. Bence en algısı açık seyirciler çocuklar. Bazen hiç birimizin dikkat etmediği ayrıntılara dikkatimizi çekiyorlar. Bizi ekip olarak en çok etkileyen şeyde oyunda Berber kuyuya bağırdığı zaman sahne arkasından verilen yankıya çocukların eşlik etmesi oldu. Böyle bir beklentim vardı ama “o kadar da olmaz” diyordum içimden. Sanki bir caz konserinde gibi bütün salon koro halinde “Midas’ın kulakları!” diye berberin sırrını haykırıyor. Çocuklarla bağlantı kurduğunuzda oyun daha da keyifli hale geliyor, seyirciyle birlikte oynanan bir oyunda bir düşü paylaşmak harika bir duygu. 

Çok genç yönetmenler görmeye alışık değiliz. Son yıllarda iyi oyuncular yetişiyor ama buna karşılık yönetmen olarak hep aynı isimleri görüyoruz. Bu anlamda sizin hedefiniz nedir?Sizi farklı oyunların da yönetmeni olarak görmeye devam edecek miyiz? 

Genç yönetmenlere şans verilmesi çok iyi bir şey. Bu anlamda Tomris Çetinel’e teşekkür borçluyum. Genç yönetmenler önemli ustalarla çalışıldığı sürece ve şans verildiği sürece artacaktır. Bu kaçınılmaz bir şey. Zaten en büyük tecrübe uygulamalardan geçiyor. Bir süre sonra riskli olanı-olmayanı ustalıkla ayırt edebiliyorsunuz.
Benim en büyük şansım çok iyi ustalarla çalışmak oldu. Mezun olur olmaz “Azizname 2000”de Yücel Erten’le çalıştım. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunuyum, okulda hem Yücel Erten’in hem de Ahmet Mümtaz Taylan’ın çalışma yöntemlerini tanıma fırsatı bulmuştum. Ahmet Mümtaz Taylan’la daha sonra Devlet Tiyatroları’nda da çalıştım ve oyun kurma biçiminden çok etkilendim. Askerlik dönüşü Hem 5. Sokak Tiyatrosu’nda hem de Devlet Tiyatrolarında Mustafa Avkıran’la çalıştım. 5. Sokak Tiyatrosu ile birçok yurt dışı turnesine katıldım. Mustafa Avkıran, Grotowski ile çalışmış ve ondan çok etkilenmiş. Tıpkı Eugenio Barba’nın yaptığı gibi öncelikle çok iyi bir atmosfer oluşturuyor. Bu anlamda da ondan çok şey öğrendim. Ayşenil Şamlıoğlu’nun tüm provalarına katıldım ve bunun yararını Odin Tiyatrosunda gördüm. Çünkü Barba’nın hareket anlayışının Türkiye’deki en iyi uygulayıcılarından biri ve bu teknikleri önceden bilmek Odin’deki egzersizlere daha kolay adapte olmamı sağladı. 2001 yılında 6 ay Londra’da kaldım. Orada Method Studio’da Stella Adler’ın asistanı Don Fellows ile oyunculuk üzerine çalıştım ve “London Academy of Dramatic Arts”-LAMDA’da eğitim gördüm. Bu arada Royal Shakespeare’in Stratford upon-avon’dakilerde dahil olmak üzere bütün oyunlarını izleme ve Backstage programlarına katılarak izlediğim projeleri daha yakından tanıma fırsatım oldu. Bunun dışında Peter Brook’un ve Peter Hall’un oyunlarını izleme fırsatım oldu. 2005’de Hacettepe Devlet Konservatuarı Tiyatro Ana Sanat Dalı bölümünde reji üzerine yüksek lisansımı Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı öyküsünün Murat Karahüseyinoğlu tarafından oyunlaştırılan metnini sahneleyerek tamamladım. Aynı yıl Devlet Tiyatrolarına girdim. 

Benim için asıl dönüm noktası, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün önerisi üzerine bu yılki Odin Haftasına katılma şansına erişmiş olmamdı. Dört bölgeden gönderildik. Eugenio Barba Odin Tiyatrosunun kurucusu. 1966’da Danimarka’da kurulan tiyatroda Eugenio Barba, tiyatro anlayışını ve Odin Tiyatrosunun yapısını anlatmak, tanıtmak, göstermek amacıyla her sene Odin Haftası adı altında bir program düzenlemekte. 

Bu programla birlikte tiyatro yaşamımda yeni bir serüvende başlamış oldu. Aslında daha önce uygulama anlamında Mustafa Avkıran’la yoksul tiyatroya bir giriş yapmıştım. Ancak belli bir yol ve yöntem kafamda tam anlamıyla belirginleşmemişti. Odin haftasında hem egzersiz yapıp hem oyuncuların prova süreçlerini gösterim ile sundukları “Work Demonstration”ları izledik. Eski egzersiz kayıtlarını izledik ve kuramsal dersler yaptık. Her gün Barba ile ders yapıldı bu derslerde Barba bazı oyuncularıyla nasıl prova yaptığını uygulamalı olarak gösterdi. Ve Barba’nın bütün oyunları izlenildi. Bütün bu süreç Barba’nın tiyatro anlayışını yüzde yüz kavramamızı sağladı. Odin Haftası hem oyunculuk hem reji hem de tiyatroya bakışım açısından bende çok büyük etkiler yarattı. Reji ve oyunculuk konusunda kendisini geliştirmek isteyen birisi olarak Odin Haftası’nın bende yarattığı etki kaçınılmaz olarak düşünme biçimime ve uygulamama yansımıştır.

Bu çalıştığımız çocuk oyununda bu egzersizlerin ve bu bakış açısının ne kadar etkili olduğunu gördük. Odin’deki tüm atölye çalışmalarını provalarda aynen uyguladık ve bunları da belgeledik. Ben kendi adıma bu süreci devam ettirmeye karar verdim. Şimdi oyundan birkaç kişiyle bir atölye kuruyoruz ve araştırmaya yönelik bu çalışmaları sürdürmeyi amaçlıyoruz. Araştırma laboratuarı mantığıyla bu yola devam etmek istiyoruz. Tabi ki şu anda bu gelişmelerin ışığında kafamda yeni projeler oluşuyor. Sadece çocuk tiyatrosu değil. Örneğin Royal Shakespeare’ın birçok oyununu izlemiş biri olarak bu anlayışla Shakespeare’ın metinlerini yorumlayabiliriz. Bu tarzda bir proje üzerine kafa yormaya başladım. Kendi kültürümüzdeki eski metinleri tekrar yorumlayabilir, şaman geleneğine kısacası kendi kaynaklarımıza yönelebiliriz. Dünyada tiyatroya ilişkin kaynakların sınırsızlığını da Barba’dan öğrendim. Aslında biz bu kaynakların en yoğun olduğu ülkelerden birinde yaşıyoruz. Köylerimizde hala bazı gelenekler sürüyor. Bence önemli olan araştırmaya devam etmektir. Odin Tiyatrosu’nun ambleminde olduğu gibi bilgiyi ve hafızayı temsil eden iki kuş, Barba’nın aslında geçmişten bütünüyle kopmadığını araştırmayı ve bilgi edinmeyi de asla elden bırakmadığını göstermektedir. Barba’nın üslubu karmaşık bir üslup değildir. Bozulmamış kültürlerde kullanılan özgür bakış açısını bünyesinde taşımaktadır.

Eugenio Barba’nın tiyatro kuramı tiyatro dünyasına bir sorgulama biçimini kazandırmıştır. Çünkü harekete dayalı bir anlayıştan yola çıkmak yeni bir anlayış olmasa da bunu etkin bir biçimde kullanma becerisi onun kuramlarına dayanır. Avrasya Tiyatrosu kavramıyla geleneksel kaynakların bu harekete dayalı tavır içerisinde özünü kaybetmeden yer alması, sahne üstünde bir oyuncunun birçok karakteri ve durumu yaratarak bu biçemi anlatımı özgürleştirerek kullanması kalıplaşmış anlayışların da ötesine geçilmesini sağlamaktadır. Kendi adıma, izlediğim oyunlardan ve uygulanan atölye çalışmalarından sonra kafamdaki birçok kalıbın kırıldığını birçok duvarın aşıldığını söyleyebilirim. Bu süreç tiyatroya bakış açımı değiştirmiş çok daha özgür düşünmemi sağlamıştır. Ben kendi adıma bu fırsatı bana tanıyanlara büyük bir teşekkür borçluyum.

Anahtar Kelimeler: midasın kulakları, konyadt, konya devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir