MAKALELER

Ulvi Alacakaptan

2009.03.19 00:00
| | |
2666

Sizce Nasıl?
Tiyatro ile yatıp, tiyatro ile kalkanlardan. Televizyon dizilerinden kazandığını yine tiyatro yolunda harcayanlardan.

 

 

   Tiyatro delisi ULVİ ALACAKAPTAN'la Berlin'de iki gün...
 
    O da bir tiyatro delisi; tıpkı Hadi Çaman ve Haldun Dormen gibi...
 
    Tiyatro ile yatıp, tiyatro ile kalkanlardan. Televizyon dizilerinden kazandığını yine tiyatro yolunda harcayanlardan. Son oynadığı ve tam 4 sene süren, yedisinden yetmişine her yaştan izleyicinin tiryakisi olduğu ve benim de severek izlediğim HAYAT BİLGİSİ adlı televizyon dizisiydi. Orada edebiyat ögretmeni CUMHUR HOCA rolünde seyrettik onu. Evet, sanıyorum kimden bahsettiğimi anladınız:
 
    ULVİ ALACAKAPTAN...
 
    Hani "Hoca camide!.." diyen Afet Ögretmen rolündeki Perran Kutman'ın ve hep para sayan okul müdürü Tarık Papucoğlu'nun oynadıkları Hayat Bilgisi dizisinde oynayan Cumhur Hoca karakterini başarıyla oynayan ULVİ ALACAKAPTAN...
 
"Ben, diziden kazandığım parayı yine tiyatroya yatırıyorum. Hemen hemen her ay Berlin'e gelip, çesitli devlet tiyatrolarında üç dört oyun seyreder giderim..."
 
diyerek başlıyor Berlin'deki kahvaltı sohbetimiz.
   

Çay ve kahvenin yanında katığımız tiyatro idi. Ertesi gün tiyatro sohbetine devam ettik. İkinci günün akşamı ise, Tiyatrom'da Çılgın Yenge'yi beraber seyrettik.
 
Ulvi Alacakaptan,
1949 İstanbul doğumlu.
İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletmecilik Bölümü mezunu.
Büyük tiyatrocularımızdan Muammer Karaca, onun dayısı oluyor.
İşte kendisiyle iki gün boyunca yaptığım tiyatro dolu sohbetim:
 
    Muammer Karaca Tiyatrosu ile 5 yaşinda tanıştım...
 
   Muammer Karaca,  babaannemin öz kardeşi, benim ise büyük dayım olur. Kendisini, onun tiyatrosu Muammer Karaca Tiyatrosu'nda seyrettiğimde beş yaşındaydım. Benim tiyatro maceram ise, 1956 yılında ilkokul ikinci sınıfta, bir skeçle sahneye çıkmamla başladı. 1958 yılında da sınavla İstanbul Radyosu Çocuk Kulübü'ne seçildim. Orta okulda derslerim kötüleşince babam
 
    "Adam olacaksan ol, yoksa seni Muammer Dayı'na veririm, tiyatrocu olursun!.."
 
diyerek beni korkuturdu. İşin tuhaf tarafı da; babam iyi bir tiyatro seyircisiydi; tiyatroya aşık bir insandı. Ancak o zamanlar toplumumuzda tiyatroya karşı, dolayısıyla da tiyatro sanatıyla uğraşanlara karşı böyle bir zihniyet vardı.
 
     Ve Dostlar Tiyatrosu...
 
    1960-1967 yıllarında çesitli okullarda oyunlar yönettim ve oynadım. Tiyatrocu olmaya karar verdiğimde 20 yaşında idim. Belki de babamın sık sık tiyatro ile tehdit etmesidir beni tiyatroya iten. Ancak ben tiyatrocu olmaya karar verdiğimde dayım Muammer Karaca'ya gitmedim. 1969 yılında Dostlar Tiyatrosu'nun sınavlarına girdim ve kazandım. İki yıl burada tiyatro eğitimi aldım. 1971 yılında "Soruşturma" oyunuyla profesyonel oldum.
 
    Dostlar Tiyatrosu,
    
    İstanbul'daki işçi kesimi arasında tiyatroyu yaygınlaştırmak ve onların arasından tiyatro oyuncusu yetiştirmek için kurulmuştur. Tıpkı kendilerinin yaptıkları "Genç Oyuncular" grubunda olduğu gibi. Ben böyle bir şansa sahip oldum. Çok ciddi hocalarımız ve dersler vardı. Müzik, pandomim, sahne sanatları, tiyatro tarihi gibi derslerimizin dışında Marksizim üzerine ders bile veriliyordu. Hocalarımız arasında Arif Erkin (Yabancı Damat/Memik Usta), Mehmet Akan, Metin Deniz, Birkan Özdemir, Güney Akarsu, Şevket Altuğ ve Teoman Aktürel... gibi. Dönem arkadaşlarımdan tiyatroda kalan pek olmadı. Gülümser Gülhan, Kutay Göktürk bir de Levent Yılmaz kaldılar. 3-4 sene sonra bizler de eğitmenlik görevini üstlendik.
 
    Ustam GENCO ERKAL...
 
    Benim belli başlı bir hocam ve ustam varsa; o da Genco Erkal'dır. Kendisiyle hem oynadım, hem de onun yönetmen yardımcılığını yaptım. Dostlar Tiyatrosu çok sıkı çalışan bir tiyatro idi. Devamlı toplantılar yapardık. İç işler-dış işler gibi kurullarımız vardı. Her toplantıda söz alır, Genco Erkal'ı zaman zaman
 
   "sen kimseyi yetiştirmiyorsun, arkandan adam bırakmayacaksın!.."
 
diyerek eleştirirdik. O da;
 
"Ben kimseye sen gel, ben seni yetiştireyim demem... varsa niyeti gelir yanımda durur!"
 
derdi. Bizler de kızardık kendisine. Seneler sonra farkettim; ben öyle yetişmiştim. Genco Erkal, sormazsan hiçbir şey konuşmayan, söylemeyen bir oyuncudur, yönetmendir. Şimdi anlıyorum ki; tiyatroda ne öğrendiysem, hepsini ondan öğrendim.
 
    Genco Erkal bana çok kızıyor...
 
    Kendisini son zamanlarda eleştirdim. Şöyle ki; Dostlar Tiyatrosu'nun, biz ayrılıncaya kadar ki dönemi, 1978'e kadarki dönem, hakikaten Türk Tiyatro Tarihi'nde çok önemli bir dönemdir, özellikle biz iki sezon üst üste Dostlar Tiyatrosu'nda bir abone sistemi yapmıştık. Kiracı olduğumuz bir salonda, hatta iki ayrı tiyatro grubu aynı sahneyi paylaşırken, 10 bin beş yüz abonemiz vardı. 9 bin beş yüzü işçi ve öğrenci, bin'i ise tam bilet abonemiz. Bu abonelere senede 4 oyun, konserler, açık oturumlar, halka açık provalar, resim sergileri gibi, 24 saat kültür hizmeti sunuyorduk. Bugün 37. senesine ulaşan Dostlar Tiyatrosu küçüldü; sanki sadece Genco Erkal'dan ibaret bir tiyatro haline geldi!.. Son yıllarda daha çok tek kişilik oyunlara yöneldi. Son bir iki senedir bir kaç kişilik oyunlarda yaptı. Bu beni çok rahatsız ediyor. Gönül isterdi ki, Dostlar Tiyatrosu, hep aynı çapta olmasa bile, daha büyük kitlelere hitap eden bir tiyatro kalmaya devam etseydi. Ancak bunda daha çok Türkiye'nin geçirdiği ekonomik ve siyasi krizlerin de etkisi de var tabii; özellikle 12 Eylül çok büyük bir kırılmaya sebep oldu.
 
    Een yazdığım yazılarda EÖ(Eylül Öncesi) ve ES(Eylül Sonrası) diye ayırıyorum bu devreleri. Eylül ayını bir milat kabul ediyorum.
 
    Ulvi Alacakaptan'ın Muammer Karaca ile ilgili anılarına devam etmeden önce, genç okurlarımıza ve tiyatro sanatına gönül vermiş genç oyuncularımıza, Muammer Karaca üzerine biraz bilgi vermeyi uygun buluyorum:
 
MUAMMER KARACA:
Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen.
 
    1906 yılında İstanbul'da doğan Muammer Karaca, 1978 yılında İstanbul'da öldü. Veterinerlik öğrenimini yarım bırakarak tiyatroya yönelen Karaca, sanat yaşamına ilk kez 1923'te Sahir Opereti'nde sahneye çıktı; 1924 yılında da Darülbedayi'ye girdi ve Renkli Fener oyununda rol aldı. 1930'daki kısa süren Süreyya Opereti deneyiminden sonra tekrar Darülbedayi'ye döndü. 1945'te bir süre Ses Opereti'nde çalıştıktan sonra Karaca Opereti'ni, 1955'te ise Karaca Tiyatro'yu kurdu. Kendi mizacına uygun, güncel politik olayları yergi üslubu içinde ele alan, zaman zaman doğaçlamaya dayalı vodviller, komediler oynadı. Bunlardan üç binin üstünde oyunla afişte kalma rekoru kıran "Cibali Karakolu"ndan sonra "Etnan Bey Duymasın", "Demirel'e Söylerim", "Lahmacun Cumhuriyeti" gibi oyunlarla geniş bir seyirci topluluğunun sevgisini kazandı. Muhsin Ertuğrul'un "Karım Beni Aldatırsa" (1938) filmiyle sinema oyunculuğuna da başlayan Karaca, "Leblebici Horhor", "Aynaroz Kadısı", "Bir Kavuk Devrildi", "Akasya Palas" gibi bir çok filmlerde karakter rollerinde; Cibali Karakolu gibi tiyatrodan uyarlanan bazı filmlerde başrol oynadı.
 
"Muammer Karaca, tuluat tiyatrosu geleneğini politik taşlamalarla güncel olana uygulamış, kalın çizgili güldürü kanavası içinde doğaçlamaya bolca yer vererek hem oyunculuk hünerini göstermiş, hem de sahneden doğrudan seyirciye yönelttiği taşlamalarla kıvrak zekasını kanıtlamıştır. İlk kadrosunda Adile Naşit, Salih Tozan, Selim Özcan, Ziya Keskiner, Tolga Tigin, Güler Kıpçak, Mesude Eker, Aysel Gürel gibi sanatçılar bulunan, daha sonra da bu kadroya yeni sanatçılar eklenen Muammer Karaca Tiyatrosu'nun, Türk tiyatro yaşamında kendine özgü bir yeri vardır. Muammer Karaca tiyatrosu 1959'da dağılmış, bir yıl sonra yeniden kurulmuştur." /
Sevda Şener-Cumhuriyet'in 75. yılında Türk Tiyatrosu-s:115
 
"Tiyatrosuna ne zaman gitsem, beni hep ön sıraya oturturdu. O gün salonda bulunan seyircilerin hepsinden daha çok gülerdim de ondan... Çocukluğumdan beri gülmeyi çok severim. Hoş, gülmeyi kim sevmez ki? Bir de hem gülmeyi, hem de güldürmeyi sevenler vardır. İşte, onlardan biri de Muammer Karaca idi. Tiyatroya, işine, güldürmeye aşik biriydi. Giyimi kuşamı, yemeyi içmeyi de çok severdi. Nükte, taşlama yaşamının özü, kanıydı... 1963-64 tiyatro mevsimi. Kurban Bayramı'nın birinci günüydü. Eşimle birlikte, elimizde bir buket gülle, gündüz seansında, Muammer Karaca'nın oyununu izlemek için, Karaca Tiyatro'ya gittik. Makyajını yapmış, hazırlığını tamamlamış, odasında perdenin açılmasını bekliyordu. Gül buketini verdim, bayramını kutladık; çiçeklere teşekkür etti, fakat biraz şaşirmış gibi, buketi evirdi çevirdi, sonra gülerek:
 
    "Bana bak Mücap, doğru söyle, bu çiçekler kaç el değiştirdi?"
 

diye sormaz mı!
 
    Eşimle gülmeye başladık. Karaca haklıydı. Gül buketini daha önce bayramlaşmaya gittiğimiz ünlü iş adamımız Sayın Vehbi Koç'un evinden almıştık. Vehbi Beyin büyük kızı Samahat Arsel eşimin okuldan sınıf arkadaşidır. Eşimde o yıllarda Koç Holding'de Personel Koordinatörlüğü yapıyordu; eşimle, Karaca'ya çiçek götürsek, nasıl olur, diye konuşurken, Samahat Arsel "Baksanıza ev çiçek dolu, alın şu buketlerden birini götürün" demişti...
 
   Karaca'ya:
 
"Olur iş değil, nereden anladın?" dedim. Karaca:
 
    "Yahu, oyuncu oyuncuya, hele bir erkek oyuncuya masrafa girip çiçek getirir mi?" 
     ......... Perde açıldı, bir de ne görelim? Üç el dolaşmış, üç sahip değiştirmiş gül buketimiz sahnenin ortasındaki masanın üzerinde vazoya konmuş, Karaca da masanın yanında bir koltukta oturuyor... Uzun bir alkış koptu, Karaca seyircilerini gülerek selamladı, sonra bana doğru uzanıp, bir eli vazoda, gözlerimin içine bakarak:
 
    "Söyle bakalım, bu çiçekler kaç el dolaştı?" diye sormaz mı?"
 
    Eşimle birlikte iki büklüm olduk, gülelim mi, ağlayalım mı? Oyun tek dekorluydu. Rahmetli Karaca, arada sırada bana dönüp,
 
"Söyle Mücap, bu çiçekler kaç el değiştirdi?" diye takıldı durdu..." / Mücap Ofluoğlu/Aynada Anılar-2 /s:36
 
"O günler, Muammer Bey'in büyük şöhreti başlamak üzere. Şehir Tiyatrosu'ndaki para ve şöhret yetmemiş, yeteneklerine güvenmiş, basmış onca yıl sonra istifayı, kendi tiyatrosunu kurmuş. Gün bugün, vakit bu vakit gerçekten Muammer Bey için. Tek olmak istiyor kendi tiyatrosunda. Ancak, Şehir Tiyatrosu alışkanlığıyla, iyi bir kadro içinde oynamayı seviyor. Seyirciye, "Kaliteli bir özel tiyatro bu" dedirtmek amacı. Ama hem iyi oyuncularla, hem de tek başina oynamak olanaksız. O yüzden kulisi hep huzursuz Muammer Bey'in. Yanında şöhretler olsun, ama onlar kukla gibi dolaşsınlar, oyuna fazla renk katmasınlar. Seyirci yalnız Muammer Bey'i sevsin, beğensin. Oyunun provasında, espriler diğer rollerden alınıp Muammer Bey'e veriliyor genellikle. Ancak Celal Amcam, Muzaffer Hepgüler gibi oyuncular sahnede süpriz tuluat, espriler yapıyorlar, seyirciden alkış almanın çaresini buluyorlar. Ancak bu kez Muammer Bey gayet sempatik bir tavırla satın alıyor esprileri. Evet, yani şaka ile karışık, espriyi bulup yapan oyuncuya, "Yarın gece bunu ben söyleyeyim, kaç para istersin?" deyiveriyor. Ve böylelikle, Hollywood usülü espri satın alma, Türk tiyatrosuna ilk adımını atıyor.
 
Sanırım Muammer Bey yıllarca sürdürdü bu alışkanlığını. Bazen sırf para almak, para kazanmak için espri bulup satan oyunculara rastladım çevresinde. Kadın rollerinin önemi yok zaten. Oyunlar Muammer Bey'e göre adapte ediliyor..."
/ Gülriz Sururi/Kıldan ince kılıçtan keskince/s:175
 
    Evet, şimdi Ulvi Alacakaptan'la söyleşimize devam edebiliriz...
 
    Dayım Muammer Karaca...
 
    Muammer Karaca bizler için bir ilahtı. Türk tiyatrosunun en çok para kazanan bir sanatçısıydı. Çok meşhur bir köşkü vardı ki; Türk filmlerinin çogu o köşkte çekiliyordu. Yüzme havuzu olan bir köşktü. Şimdi nerede yüzme havuzlu bir köşkü olan tiyatro sanatçımız!..
 
    Muammer Dayımla bir anımı aktarayım:
 
    1973 senesinde Almanya'ya gitmeye karar vermiştim. Kendisiyle vedalaşip, helallık almak için ziyaretine gitmiştim. O sırada İzmir'de, Fuar'daki Açık Hava Tiyatrosu'nda oynuyordu. Bir yandan makyaj yapıyor, bir yandan da benimle konuşuyordu. Dişlerini sıkarak (onun gibi konuşarak), o hep böyle konuşurdu, bana aynen şöyle dedi:
 
     "Git, git; bu tiyatroculukta iş yok zaten!.. Göreceksin bak, Avrupa'daki tiyatro sanatçıları kahve köşelerinde tuvalete yakın yerlerde otururlar; kimse onlarla görüşmez!.."
 
    İlginç olan da, kendisinin o devrenin en ünlü ve tiyatrodan en çok para kazanan bir tiyatro sanatçısı olarak bunları söylemesi idi. Kendisiyle dalga geçmesini seven bir tiyatro sanatçısıydı. Ben böyle insanları severim; insan biraz kendisiyle dalga geçmesini bilecek. Muammer Karaca'nın herkesin bilmesi gereken bir özelligi de; o zamanın ilk ciddi özel tiyatro sahibi olmasıydı. Kendisine has bir tarz yaratmış; aslında Fransız vodvillerinden çevrilen oyunlarıyla, günün politik mesajlarını veya dedikodularını yerleştirip, kendine has bir tarzla oynamış usta oyuncuydu. O zamanlar televizyon yok; radyo ise tek kanallı ve Demokrat Parti yanlı idi. Ankara'da neler olup bitiyor, politika kulislerinde ne gibi dolaplar dönüyor; ögrenmek için onu seyretmek yeterliydi. Bir oyuna 5-6 kez gidenler vardı. Çünkü onun oyunları ana haber bülteni gibiydi.
 
    Muammer Dayım'ın unutamadığım bir yanı da; zaman zaman kendisinin dışındaki tiyatro topluluklarına kucak açmış bir tiyatro insanı olmasıydı. Muhsin Ertuğrul, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünden çikarildiginda, onu tiyatrosuna çagirmis "Gel buraya, istediğini yap..." demiştir.     O zamanlar 6 ve 9 oyunları vardı. 6 oyunlarında daha yeni ve deneysel tiyatrolar oynardı. Tabii haftanın her günü tiyatro oynandığı günlerden bahsediyorum; şimdi öyle değil maalesef!..
 
    Lale Oraloğlu, Yıldırım Önal gibi dönemin ünlü oyuncuları "Tahta Çanaklari" oynuyorlardı. 9 oyunu pek tutmamış, diğeri, yani 6 oyunu tutmuştu. Muammer Bey'in hiç adeti olmadığı halde, 6 oyunu başlamadan bir iki saat önce geliyor, gişenin yanında sandalyeye oturup, bilet almaya gelen seyircilere"Niye geldiniz, hangi oyuna, 'Tahta Çanak' mı ? Ben de o oyunda oynamıyorum zaten!.." diye söylermiş. Oysa o oyunda kendi tiyatrosunun prodüksiyonu; para yine kendi kasasına giriyor.
 
   Tiyatro sahnelerindeki mankenler...
 
    Genco Erkal, "Yarışma" oyununda manken Şebnem Özinel'i oynattı. O, oyununda bir manken kullanarak televizyon dünyasını eleştirmek istemiş ve böyle savunmuştu kendisini. Ancak Şebnem Özinel kendini aşan laflar etti: "Ben tek başima boş kalan tiyatro salonunu doldurdum" dedi. Mankenlerin tiyatroda kullanılmasına karşi değilim. Ancak tiyatroyu kullanan aslında mankenler!.. Tiyatro oyuna manken katmakla var olmaz!.. Tiyatro, tiyatro kalarak var olacaksa olur, veya olmaz!.. Tiyatroya, tiyatro dışında ne katarsanız katın; tiyatrodan çalarsiniz!.. Bir panik içersinde "madem insanlar televizyon seyrediyorlar" deyip te, televizyonda oynayanları tiyatroya taşimak, tiyatroya hiçbir şey kazandırmaz. Biz, 2002'de, arkadaşimızı kıramayıp bir oyun yaptık, sonuç; oyuna kimse gelmedi. Hiçbir zaman tiyatro seyircisiyle televizyon seyircisi aynı değil. Bu dünyada da böyle; farkı bir şeydir tiyatro seyircisi.
 
    Tiyatro faaliyetleri okullarımızda olmalıdır...
 
    Türkiye'de tiyatronun seyirci kaybetmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi; orta ögretimde tiyatro faaliyetlerinin kaldırılmasıdır. Okullarımızdaki sene sonu müsamereleri kaldırıldı. Hepimiz, okullarda yapılan tiyatro müsamerelerinde sevdalanmıştık tiyatroya. Ben TODER'in Genel Sekreteriyim. Çalışmalarımızdan bir tanesi de, okullarımızdaki bu tiyatro çalışmalarını tekrar başlatmak. TODER olarak Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüştük. Oyuncularımız ve yönetmenlerimiz okullarımızda konferanslar verecekler. Lise ve Dengi Okulları Tiyatro Festivalleri düzenleyeceğiz.
 
    Oyun yazarımız çikmiyor, popüleriteye öykünme var!..
 
    12 Eylül'le birlikte, Türk tiyatrosuna damgasını vuran sol düşünce, biraz yenilgiyle, biraz da çağın gereklerinden ötürü, yeni konular üretemez hale geldi. Şu an bile resmi ve özel tiyatrolarda 20-25 sene önce oynadığımız oyunlar tekrar tekrar sahneye getiriliyor; yeni oyun yazılamıyor!.. Yazılan oyunlar televizyon oyunu seviyesindeler. 1996-98 arasında, iki tiyatro sezonu için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Repertuar Kurulu'nda bulundum. 100 kadar oyun okudum. Çok kötü oyunlar vardı aralarında. Sadece bir oyuna evet diyebildim. O da ağır esinlenme çıktı; kaldırıldı. Oyun yazarımız çıkmıyor. Tiyatrocularımızda da kabahat var. Günümüz insanının ritmine ve anlayışına uygun oyunlar üretemez hale geldiler. Televizyona ve popülerliğe öykünmeye başladılar. Onlardan da bir şey çikmadi.
Televizyon herşeyi belirlemeye başladı artık!..
 

    Oyun yazarlığı zor ve nankör bir iş...
 
    Oyun yazarlığı en zor ve en nankör bir iştir. Çünkü yazdığınız şiiri bile kimse okumazsa, kendi kızarkadaşınıza okur yine de tatmim olursunuz. Tiyatro oyunu oynanmadığı zaman sıfırdır. Şiirde bile belli bir özgürlügünüz vardır. Tiyatroda böyle bir özgürlügünüz yoktur. 1980 öncesinde özel tiyatrolar besliyor ve teşvik ediyorlardı oyun yazarlarını. Resmi tiyatrolar yüzlerine bakmıyorlardı, veya çok düşük ücret ödüyorlardi. İyi para ödeyen özel tiyatrolar da sıkıntıya girince, yine resmi tiyatrolara kaldılar oyun yazarları. Ancak resmi tiyatrolara verilen oyunların iyi yazılmış olması yetmiyor; adamını da bulmanız gerekiyor.
 
Ben Repertuar Üyesi olduğumda, ismini bildiğimiz, senelerce oyunları oynanan yazarlarımızın bile konu bulmakta veya konuyu işlemekte neredeyse acemi davrandıklarını gördüm.
 
     Amerika biraz fazla don gömlek alınca...
 
    1990 senesinde, Özal'ın Baba Busch'u ziyaretinde, Baba Busch rica etti; o zamanlar mecliste bir öneri vardı; "Amerikan filmleri ve bütün yabancı filmler Anadolu'da alt yazı ile gösterilsin" diye. Başkan Busch özel istekle "bu teklifi geri alın!" dedi. Özal da "Siz bizim tekstil kotamızı genişletin, düşünürüz" teklifinde bulundu. Amerika biraz daha don gömlek alınca, Türkiye önergeyi geri çekti. Önergeyi veren Kırşehir Milletvekili Gökhan Maraş ertesi dönem ödül olarak Kültür Bakanlığına getirildi. Ve Werner Bross gibi iki Amerikan dağıtım şirketi, Türkiye piyasasına girdi. Anadolu'nun belli başlı sinema salonlarında tiyatrolar turneler yaparladı. Büyük salonlar yerine daha fazla film oynatabilmek için küçük küçük sinemalar yaptılar. Dolayısıyla, tiyatrolar oyunlarını sergileyecek salon bulamaz hale geldiler. Millet çilgin gibi sinemaya gidiyor. Şu an en popüler olan sinemadır. Türk tiyatro seyircisinin yüzde 80-90'ı gençlerden oluşurken, şimdi yüzde yirmiye kadar düştü. Gençler artık global kültürün ve dünyanın parçası olmak için yeni filmleri anında seyretmek istiyorlar.
 
    27 Mayıs ve 12 Eylül...
 
    Şu inkar edilmesin! 27 Mayıs 1960'la beraber SOL, Türk fikir ve kültür hayatına damgasını vurmuştur!.. Sol'un söylemleri, bir mücadeleden daha çok, kültür sanat planında kaldı ve orada gelişti. 12 Eylül'den sonra tabii yeni bir söylem değişen dünyada bu seviyeyi yakalayamadı; problem de burada yatıyor. Bizim ülkemizi, dil ve milli sorunlarımızı bulamıyorsunuz, fakat postmodern toplum hayatının, Batı toplumunun içinde hala var olan problemleri yerlileştirmeye çalışan oyunlar buluyorsun!.. Yani hiç bizimle ilgisi olmayan oyunlar çıkıyor ortaya; dolayısıyla da tutulmuyor...
 
     Türk tiyatrosu iyi bir taklit!..
 
    Bizim dünya çapında yönetmenlerimiz, oyuncularımız, dekaratörlerimiz var. Fakat kendimizin diyebileceğimiz yerli tiyatromuz yok!.. Bizim tiyatromuz, Batı tarzı tiyatro kurumları içinde en iyi taklit. İyi bir taklit; ama sonunda taklit. Ne yazık ki Muhsin Ertuğrul'un başlattığı ondan daha ileri götürülemedi!.. Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu bir anlamda Batı tarzı tiyatronun başlangıcı sayıldı.
 
    Sadece yabancı oyunları Türkçeye çevirmek değil, bazen Türkçe oyunları da bize has bir şekilde oynamazsanız yine o yerli bir oyun olmaz!..
 
    Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Erkan Yücel vardı. Oynadıkları oyun biraz kötü giderse, Erkan Yücel bir orta oyunu koyar, birden tiyatro dolardı; herkes hayret ederdi; "Yahu, kardeşim, bu adamlar orta oyunun ismini bile bilmezler, hayatlarında seyretmemişler, peki ne getiriyor onlara?.." diye birbirlerine sorarlardı. O seyircinin içinde büyükbabasından veya dedesinden hatırladığı bölümler var ki; işte onları o oyunda görüyor...
 
   Meddah mı, Stand Up mı?..
 
    Meddah veya Karagöz-Hacıvat denilince nedense hep çocuk oyunu akla geliyor. Ortaoyun bir Ramazan eğlencesi olarak görülüyor. Stand Up ise Amerika'da barlarda ve içkili yerlerde gece 24'den sonra herkesin kafası iyi olunca bir adam çikar, 15 dakika gevezelik eder. Türkiye'de şu an Cem Yılmaz'ın yaptığıdır Stand Up. Çok güzel yapıyor, zeki bir insan. Ata Demirer de aynı şekilde zeki ve iyi bir oyuncu. Fakat o "ben meddahım" diyor. Aslında hepsinin yaptıkları meddahlıktır!.. Meddah demeye korkuyorlar çünkü kimse gelmez. Mehmet Ali Erbil bir fenomendir. Fakat Türk tiyatrosu adına bir kayıptır. Çünkü çok iyi bir tiyatro oyuncusudur.
 
    Yine meddah konusuna dönersek; ben TGRT'de uzun süre, yaklaşik 200 kadar, meddah programı yaptım. Beş on dakika sürüyordu gösterilerim. Beş ayrı tipi oynuyordum. Bir de yine bir televizyon dizisinde 25 dakikalık bir gösteri yaptım. Tüm tipleri ben oynuyordum; çok yorucu bir çalisma idi. Meddah'ı "Heybe" ismiyle tiyatroya taşimak istedim; yanaşmadılar. Sebep olarak ta; yapımcılar çocuklara değil de büyükler için program istediklerini söylediler. Yukarıda da söylediğim gibi; meddah denilince nedense hep çocuk eğlencesi geliyor akla!.. Oysa Osmanlı zamanında bazen çocuklarin seyretmesi yasaklanan oyunlardı karagöz-hacıvat gösterileri. Çocuklar için ayrıca aile karagöz oyunları vardı.
 
     Haluk Bilginer ve profesyonellik...
 
    Türkiye'de ne yazık ki profesyonel denilince; ya bazı kadınlar, ya da futbolcular akla geliyor nedense... Halbuki profesyonellik, Yunancadan gelen bir kelime; "mesleki" demektir; "meslektendir" anlamında. Şimdi çok para alana profesyonel deniliyor. Hiç alakası yok!.. Profesyonellik bu işi meslek olarak seçmiş olandır; yaşam biçimi ve meslek olarak... Haluk Bilginer tam bir profesyoneldir!..Karşısındaki oyuncuya yardımcı olan; yüzde yüz kapasiteyle oynayan oyuncudur o... Eğer Haluk Bilginer böyle bir profesyonel oyuncu olmasaydı; Türkan Şoray'ın işi çok zor olurdu. Be de o dizide oynamıştım. Türkan Şoray yıllarca dublaja alıştığından, çok az sesle konuşup, sessiz çalıştığı için, yönetmen devamlı kendisini uyarırdı "biraz daha canlı, biraz daha yüksek sesle" diye.
 
    En çok eziyet gören Kemal Sunal...
 
    Türk halkının en çok zulmettiği sanatçılarımızdan biri de Kemal Sunal'dır. 1982 yılında Postacı filminde beraber oynadık. Sabahın yedisi, arabanın içinde ısınmaya çalışıyor. Üç kişi geldiler ve camı tıklattılar. Camı açtık "Abi, eşşoğlu eşek desene..." dediler. Biz de "... ya git kardeşim..." dedik. "Tabi, meşhur oldun değil mi?..." diyerek uzaklaştılar. Kemal Sunal dünyanın en ciddi insanlarından biriydi. Burada 2 saat otursun, ağzını açıp tek kelime konuşmazdı. O işini yapardı. Bütün gönlü tiyatroda idi. Hep daha ciddi filmler yapmak istemişti. Fakat seyirci ve prodüktörler rahat bırakmadılar kendisini. En iyi oynadığı Propaganda filmini kimse beğenmemişti. Çünkü alışılmışın dışında bir rol oynamıştı.
 
     Ben, ona hayrandım, kimsenin ona hayran olmadığında...
 
    Perran Kutman'la 70'lerin ortalarında altlı üstlü aynı tiyatro binasında idik. Ben Dostlar Tiyatrosu'nda, o ise Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu'nda oynuyordu. Onun oynadığı oyunlarda, o sahneye çıktığı zaman girer seyrederdim, sahneden çıktığında tekrar dışarı çıkardım. Hayat Bilgisi'nde oynayacağım ilk günü kendisiyle karşilaştığımda; "Ben sana hayrandım, kimsenin sana hayran olmadığı zamandan beri" dedim. Geçen gün "Hayat Bilgisi"nin kapanış gecesinde de aynı sözü söyledim kendisine. Müthiş pozitif enerjisi olan biridir. Sahne altı defa çekilsin, aynı enerjiyle oynayan, sanki bugün sahneye çıkmış bir öğrenci heyecanıyla oynayan bir tiyatro insanıdır. Onunla aynı dizide oynamak büyük bir şans ve zevktir. Bu sadece gençler için değil, benim gibi senelerdir tiyatro ile haşır neşir olanlar için de geçerlidir.
 
    Metin Akpınar Emel Sayın hayranıydı...
 
    Metin Akpınar, Haluk Bilginer kadar sevdiğim bir sanatçı arkadaşımdır. Tiyatroda beraber çalıştık. Metin Akpınar'ın yönettiği ilk ve tek oyun, o da yönetmenliğe pek meraklı olduğundan değil, Emel Sayın'ı sevdiğinden, Neşe-i Muhabbet'i 1980'li yıllarda sahneye koydu. Ayşen Gruda, Adile Naşit, Şener Şen, İlyas Salman, M. Ali Erbil gibi sanatçılar kadroda vardılar. Metin Akpınar devamlı bizi yalnız bırakıp, aşağıya iner Emel Sayın'ı dinlerdi. O bir Türk Sanat Müziği uzmanıdır. Çok titizdir, her oynayacağı rolü en ince detayına kadar inceler öyle oynar. Maymunu oynayacaksa, gider maymunu inceler. Ne yazık ki artık tiyatro yapmıyor. Geçenlerde Şemsi İnkaya ile konuşuyoruz; aynı zamanlarda başladık tiyatroya; bizleri tiyatrocu yapan şuydu: Benim tiyatroya heves ettiğim 60'lı 70'li yıllarda Türkiye'de tiyatro çok canlıydı; değişik topluluklar vardı. Bir tarafta Münir Özkul, diğer tarafta Muammer Karaca, Halk Oyuncuları, İstanbul Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu ve Arena vardı. Tiyatro çok pirestijliydi. Bizler onlara hayran olarak başladık bu işe...
 
    Çalışmalarımdan bazı örnekler...
 
    Talihli Amale (1980) Yön: Atıf Yılmaz, Postacı (1982) Yön: Memduh Ün,Sahibini Arayan Madalya (1987) Yön: Yücel Çakmakli, Minyeli Abdullah (1990)... gibi sinema, Adadakiler, Üç İstanbul, Mimar Sinan, Kuruluş, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi televizyon filmlerinin dışında Kaşağı, İşte Hayat, Aşk-ı Muhabbet, Köşe Dönücü, Otel Sizin, İnsanlar Yaşadıkça, Garip Ama Türkiye, Çiçek Taksi, Meddah Heybe, Evimiz Olacak mı?, Paşa Baba Konağı, Dadı, Beşik Kertmesi, Yasemince.... son dizi Hayat Bilgisi televizyon çalismalarim ve Çaladaktilo, Ağzınıza Laik, Zehir Zemberek, Ulvi Şeyler gibi kitaplarım var. Çesitli gazete ve dergilerde yazılar yazdım. Fotoğraf çalismalarimin dışında Almanca'dan Brecht'ten şiir ve tiyatro kuramı üzerine çevirilerim var. TODER'in de Genel Sekreteriyim.
 
    Tiyatro çalışmalarımdan örnekler...
 

    1969-1971 Dostlar Tiyatrosu sınavını kazandım ve iki yıl eğitim gördüm.
1969-1978 Dostlar Tiyatrosu'nda Soruşturma, Alpagut Olayı, Abdülcanbaz, Azizname, Şili'de Av, Kerem Gibi, Havana Duruşması, Ortak, Ezilenler, Ezenler, Baş Kaldıranlar, Düşmanlar, Bitmeyen Kavga, Devrik Süleyman...1978-80 İst. Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'na konuk oyuncu olarak Ayak Bacak Fabrikası başrol, Beş Para Etmez Oyun, Mahmut Gököz'le kurduğumuz Gönüllü Çocuk Oyunları Kolu için Sakarca'yı yönettim ve oynadım. 1980-84 Ferhan Şensoy'la Ortaoyuncular'ın kuruluşunda bulundum. İlk oyun Şahları'da Vururlar'da Şah rolünü belirli aralıklarla dört yıl oynadım. Yine Şensoy'un Fırıncı Şükrü, Deli Vahap Nuri ve Ötekiler adlı sahne yazısında görev aldım. Kısa bir süre Tuncay Özinel Tiyatrosu'nda Ferhan Şensoy'un Bizim Sınıfı'nda başrolü üstlendim. 1981-83 Egemen Bostancı'nın Uluslararası Sanat Gösterileri'nde çalıştım. Gol Kralı Sait Hopsait, Sezen Aksu Aile Gazinosu, Hababam Sınıfı Müzikali, Emel Sayın Neşe-i Muhabbet, Neşeli Kuklalar gibi gösterilerde yer aldım. Çatal Matal Kaç Çatal isimli çocuk şenliğinde Adile Naşit, Altan Erbulak ve Barış Manço gibi isimlerle çalistim , gösterinin yönetmenliğini yaptım. 1985 yılında Çagri Sahnesi'ni kurdum ve İbrahim Sadri'nin İnsanlar ve Soytarılar adlı oyununu sahneledim. 1986 yılında Sanat Manata Karşi'da oyuncu , yazar ve yönetmen olarak görev yaptım. 1987'de Birlik Sanat Ürünleri A.S. Yönetim Kurulu Başkanı oldum. 1987-2000 yılları arasında Birlik Sanat A. S.'ye bağlı Birlik Sahnesi'nde Efendi Hayrettin, Süperstar, Başkasının Ölümü, Dünya Hali, Kara Geceler, Efendim,... gibi oyunları yönettim ve oynadım. 2000 yazında Sancak Lines'in Türkiye-İtalya arasında sefer yapan feribotta StandUp gösterileri yaptım 2000-2001 sezonunda Birlik Sahnesi'nde Zartazurt isimli gösteriyi sahneye koydum ve oynadım. Somoyuncular'la Suç ve Gölge, Tek Gerçek oyunlarında oyuncu ve yönetmen olarak görev aldım. 2001-2002 tiyatro sezonunda Köyün Delileri isimli oyunu yazdım ve sahneledim. Ahmet Yenilmez ile beraber oynadım. Aynı yıl Oyunun Koyunu adlı çocuk oyununu yönetip, okullarda oynadım. Oyuncular Kulübü'nde Tarkan ile Türkan isimli oyunu yönetip oynadım.....
 
    Biraz tiyatro yapmak istiyorum...
 
    Bu sezon dizileri hafifletip, biraz tiyatro yapmak istiyorum. Hayat Bilgisi de bitti. Eğer burası için (Almanya); oyun getirmekten çok, belki Avrupa'da bir topluluk oluşturup, zaman zaman oynamak veya yönetmek gibi projeler yapılabilir. Ancak Türkiye'de yazılmış oyunları gelip burada bir daha tekrar etmenin çok fazla kıymeti yok. Burada yazılmış oyunlara ihtiyaç var. Oğlum da Viyana'da Genteknik okudu. Fakat tiyatro oyuncusu olma yolunda. Belki Viyana merkezli bir grup kurulabilir.
 
ADEM DURSUN
Mart 2009
adem-dursun@versanet.de

Anahtar Kelimeler: ulvi alacakaplan



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir