MAKALELER

Tomris İncer "Ben Sadece Zanaatkarım"

2017.10.06 00:00
| | |
4369

Sizce Nasıl?
Buğulu bir cama kalp yaparım ve seviyorum derim. Papatya ya da kalp de olabilir aslında....
  "Buğulu bir cama kalp yaparım ve seviyorum derim. Papatya ya da kalp de olabilir aslında. Papatya baharı çağrıştırır bana, Hani 'bahar isyancıdır' denir ya… Ben ise hayatımın sonbaharının yaşıyorum ve görüyorum ki sonbahar da isyancı! 68 yaşımdayım ve hep isyan var içimde!"     
  ,                                                                              
Böyle söylemişti sevgili Tomris İncer, Dionysos’un Çocukları kitabımız için yaptığımız söyleşide. 
 
 
Bir kaç ay sonra…5 Ekim 2015.Pazartesi. Sabahın ilk saatleri. Muhsin Kayar ve Hüseyin Köroğlu'nun mesajlarıyla irkildim birden : " Gitti.." O kadar. Tek bir sözcük,gitti.Dona kaldım o an. Yavuz'u arayacaktım, vazgeçtim.
 
Gözkapaklarıma gelip yerleşen ağıtlı yıllar..tomurcuklanan bir gözyaşı damlası..bir tane daha..ve sağanak.Akılla duyarlılığı,bilgiyle birikimi,içdüleriyle oyunculuğunu buluşturan o büyük sanatçı.Hayatını sanata adamış,sorumluluğunun bilincinde,kendi ifadesiyle,sadece bir zanaatkar.Sahnede yaşar kıldığı her karakterin,yüreğinden,hayatından kopan her repliğin ,şakaklarında biriken her ter damlasının bedelini misliyle ödemişti,biliyordum..bu nedenle bir tiyatro neferiydi zaten.Sahiciydi,gerçekti.Sanatıyla iç içe geçmişti hayatı.O kadar.
"Tiyatrocu demek, tiyatro sanatçısı demektir,"demişti Zeynep Oral bir makalesinde ve şöyle devam etmişti : " Tiyatroya gönül vermiş olan demektir.İster 'okullu' olsun ister alaylı, kendini bu alanda yetiştiren, eğiten, sevdiği için, istediği için, tutkunu olduğu için, onsuz yapamayacağı için, tiyatro yapana denir 'tiyatrocu”'. Oyuncu, ışıkçı, sahne elemanı ya da yönetmen, soluk alıp verişini tiyatro sanatına adadığı için 'tiyatrocu'olmuştur. Ekmeğini tiyatrodan kazandığı için 'tiyatrocu'dur. Günümüzde 'tiyatrocu' olmak, meşakkatli, zor, azim, sabır, inat ve inanç isteyen bir iştir. Ben onları birer kahraman ve 'Don Kişot' olarak görürüm...Gerçek tiyatrocular, Muhsin Ertuğrul’un dediği gibi sahnenin pislik kaldırmayacağını bilenlerdir. İkiyüzlülük, yalan, dolan, sahtecilik, yapaylık, kin, öfke, nefret de kaldırmaz! Kısacası, adam gibi adama, insan gibi insana, 'tiyatrocu' denebilir.”             
Alkışların sonu gelmemişti.Alkışlar sürüyordu.Alkışlar bitmiyordu.İnsan gibi bir insana,bir tiyatrocuyaydı bu alkışlar.Tüm o ağıtlı zamanlardan bugüne hep direnmiş bir insanaydı..
Seren direkleri kırılmış bir gemide, Alaeddin'in yitirdiği lambayı arıyor gibiydim. Zemheride karayelin önüne kattığı buzlu bir yağmur taneciğinden farkım yoktu o gün. Hatırladığım, gökyüzüydü. 
 
Ağırdı, kurşuniydi.  Yılların mücadelesi, özverisi vardı karşımızda. Ve düşü, düşüncesi tiyatro olan gerçek bir oyuncu: Tomris İncer. Esaslı yalnızlıklardan, meçhul tenhalardan çıkıp gelmişti. Herkesin bir şekilde, çok şekilde, her şekilde yaşadığı ödeşmelerden, kıyamlardan, acılardan, düşbozumlarından...” Etiksiz estetiğin olmayacağı” gerçeğini savunarak gelmişti. Rengârenk düşler dokudu her defasında sahnede. En cesur perdeden yansıladı duyarlılıkları, yaşar kıldı. Derine gömülü acılarımızı fark  ettik bir bakışıyla. Hüzünlerimize ağıt yaktı. Kün Ana'ydı. Madam Glenn Close'du. İçimizdeki çukurları, krater çatlaklarını doldurdu. Neşeyle acıyı, umutla umarsızlığı ustaca yoğuran bir simyacıydı çünkü. Bir sahne dehası.    
                                                                               
Yanağına bir damla düştü…  Ürperdim. Dudaklarının kıyısında gülümsemeye benzer bir seğirme."Emekli olduğumda çok ağladım. Büyük bir boşlukta buldum kendimi, bilir misiniz ? Ağrılı, zor bir dönemdi. Hani kurumuş bir çiçeğe su verirsin de birden canlanır, hani çırılçıplaksındır keskin bir ayazda. Bir şifon bulup sarmalanırsın, üşümen geçer. İşte, Yiğit Sertdemir 'Teyzem, gel şu teksi bir oku,' dediğinde benzer hisler içindeydim. Kumbaracı 50 benim için rehabilitasyon merkezi oldu. Yiğit Sertdemir ise psikoloğum. 'Gerçek Hayattan Alınmıştır', 'Öldün, Duydun Mu ?', 'Soytarım Lear' ile yeniden tutundum sanki hayata."           
 
                                    
 
 Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü'nde okurken, annesi soranlara 'bale' sözcüğünü yoksayıp " okuyor işte " dermiş. Okuyor işte.O kadar !                                       
 
Altmışlı yılların ikinci yarısı. Ankara Meydan Sahnesi. Çetin Köroğlu Tiyatrosu. Yıldırım Önal Tiyatrosu, Sermet Çağan Tiyatrosu, Vasıf Öngören ile çalışmalar, turneler. Provalar. Zorluklar. İmkânsızlıklar. Hedef belli. Hedef sadece tiyatro yapmak! Tiyatro oyuncusu olabilmek. Sözünü esirgemeden söylemek cesurca.                                                     
"Özel tiyatrodaysan her şeyden sorumlu olman gerekir. Dekorun kurulmasına yardım edersin, kostümleri toplarsın, toz alırsın, yer silersin, asistanlık yaparsın.” "Sermet Çağan ile, Türkiye'nin ilk sendika tiyatrosu olan TÖS'de çalıştım bir süre. Güzel yıllardı. Sonra, ‘Almanya Defteri’nde rol almıştım Vasıf Öngören'in. Vasıf 12 Mart döneminde tutuklandığında Metin Tekin, Oktay Sözbir ile tiyatro kurduk, yürümemişti..."       
                                                                                                               
1974 yılı. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na Vasıf Öngören'in 'Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?' oyunuyla adım atar Tomris İncer. 'Bahar Noktası', 'Altı Derece Uzak', 'Canlı Maymun Lokantası', 'Çok Uzak', 'Medea', 'Eskici Dükkanı', 'Leons ile Lena', 'Dünyanın Ortasında Bir Yer', 'Divane Ağaç', 'Tehlikeli İlişkiler'.Ve televizyon dizileri.Sinema filmleri.Ödüller… 
                                                                                                                
"Öncelikle ustalarımı izledim, çok şey öğrendim onlardan. Bilir misiniz, hep Cüneyt Türel, Ayşegül Devrim, Erdoğan Gemicioğlu, Toron Karacaoğlu'na sorardım. En doğru tonlamayı, en doğru telaffuzu bulmak için. Yönetmenden izin alıp provaları izlerdim bir köşeden. Gülistan Güzey, Nedret Güvenç ,Rıza Tüzün, Şehime Erton, İsmet Ay, Suna Pekuysal, Fuat İşhan gibi isimlerle usta-çırak ilişkisiyle gelişen, bir yere ulaşan bir süreçti bu. Sahnede nasıl duruyorlar, seyirciyle kurdukları iletişim, zamanlama becerileri, hangi birini saysam? Konservatuvar mezunu değilim.. Alaylıyım, evet. Ama görerek, izleyerek, dinleyerek, çalışarak yetiştirdim kendimi. Yetiştirmeye çalıştım. Erol Keskin’den, mesela, 'detaylı oyunculuğu' öğrendim. Nitekim, tasavvuf gibi bir şey belki tiyatro. Öğrendikçe kendini daha yetersiz görerek daha çok öğrenmeye yöneliyorsun.”                                                                       
 
"Prova saat 10:00’da mı onlar en geç saat 09:00’da tiyatroda olurlardı. Şimdi hatırladım, Cüneyt Türel'in yönettiği bir oyundu ve prova saat 11:00’de başlayacaktı. Müşfik Kenter sabah 08:00’de gelmişti binaya. Disiplin, saygı, sorumluluk duygusu işe verilen önemdi bu. Gülistan Güzey, Özen Tutucu saat 16.00'da çoktan kulise girmiş olurlardı akşam 20:30'daki oyun için.”
 
"Eşimi kaybettiğimde, Erol Keskin arayıp 'Mikado'nun Çöpleri'ni önerdi. Acım o kadar yeni, o kadar tazeydi ki, Erol'a kızdığımı, hatta duyarsızlıkla suçladığımı hatırlıyorum. Evet provalarda gizlice ağladım. Evet, kolay günler değildi. ama gördüm ki, sahne üzerinde ateşiniz düşer, hıçkırık kriziniz geçer. Sahnenin büyüsü bu, onarıcı gücü. Dahası, kendi gücünüzü fark ediyorsunuz oynarken. Çok şeyin üstesinden gelebileceğinizi de. Bir tür yaratıcılık bu duyumsadığınız.”     
                                                 
" Ben tiyatro oyuncularını hep zanaatkâr olarak tanımlarım. Gerçek yaratıcı yönetmendir çünkü sahnede. Oyuncu her ne yaparsa yapsın, imzasını atan yönetmendir. Bir eseri kendi özgün yorumuyla hayata geçirecek olan yönetmen.”     
     
 "Sordunuz söyleyeyim, Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliği döneminde Şehir Tiyatroları çok parlak bir dönem geçirmeyi, iyi işlerle seyirci çekmeyi başardı ve tiyatronun prestijini arttırdı. Oyunlarla birlikte seyirci kalitesi de arttı aslında.”
                      
" Şehir Tiyatrolarındaki son oyunum 'Tehlikeli İlişkiler'di. Yaş nedeniyle emekli olmak üzereydim. Üstelik iki oyunum ve bir dizim vardı. Yeni oyun alma imkânım yok. Birgün tiyatroya gittim 'Tehlikeli İlişkiler’i hazırlamakta olan Popovski ile tanıştırıldım. Tanışırken elimi uzattım ve espri olsun diye 'My name is Glenn Close' dedim. Daha önce izlemiş ve bayılmıştım oyuna, Zaten John Malkovich hayranıyım. Popovski güldü ve bana baktı. Ardından ısrarla beni oynatmak istedi Hala rolünde. Espri yaptığım desem de dinletemedim ve bari son oyun olarak bunu oynayayım, dedim.”           
 
"Oyuncunun rolünden çok etkilendiğini söyleyip, yaşar kıldığı kimlikten kurtulamadığını iddia etmesini hiç anlamam. Rolün içine girip bir daha çıkamamak öyle mi? Sahnede sadece rolünle değil, izleyici, dekor, ışık, kostüm, diğer oyuncular… Bunların tümünü detaylı olarak takip etmek gerekir çünkü.”   
                                     
Her rolü alıp yorumlayışı, kar taneleri gibi benzersizdi bir diğerinden. İndirgenmiş, güdük, eksik bırakılmış hayatlarımıza ışık tuttu hep Tomris İncer. Dahası, sahnede bir oyuncunun varoluşu üzerine söyleyebileceği son sözdü, her yaşar kıldığı karakter.Bir tür yaşam yolculuğuydu bu. Sayısız biyografi vardı geçmişinde. O gerçek bir tiyatro insanıydı. Bir grande dame. Az bulunan bir sahne, oyuncu, izleyici uyumu, bir doğru kimya, kusuruz bir bileşim…                                                                                                                               
Hüzün gecenin karanlığını kıpkızıl bir yangınla küle çevirmekte.Tülay Bilginer haklı: "Hayat kimseye randevu vermiyor…"
 
Perde Arkası:  ESTETİK İLE ETİĞİ YOĞURAN OYUNCU
 
Tomris İncer gibi oyunculuğu entelektüel birikimi ile yoğurup tarihsel, toplumsal, felsefi, politik, psikolojik veçheleri ile bütünleştiren sanatçılar için,  tiyatro yolculuğu aynı zamanda yaşadıkları coğrafyanın ve tarihin yolculuğudur. Zira, toplumun öncüsü olan tiyatrocular, bize tarihsel/toplumsal eğilimleri bildirir, yol gösterir ve bilinmeyeni ifşa ederler. Bu tiyatrocular; sözcükler, hareket, ışıklar ve yaşam dışarı taşsın diye, boşlukla, gölgelerle ve sessizlikle yüzleşen ilk sanatçılardır. Belki de, tiyatro aracılığıyla konuşan onun yaratıcıları değil, o çağın toplumudur. İşte bu yüzden, İncer ile yaptığımız söyleşi sadece O’nunla değil, toplumla ve tarihle bir sohbet niteliğinde idi.                                                                                           
 
Söyleşimize tiyatronun altın  yılları ile başlıyoruz: “1961 Anayasası’ndan sonra biz bu ülkede çok farklı fikirlerle tanıştık; farklı ideolojiler, felsefi akımlar, edebiyattan tiyatroya kadar sanatın her alanında yeni ufuklarla tanışma şansını yakaladık. Her alanda yepyeni eserler üretilmeye başlandı. 1960’lar çok heyecan verici yıllardı sanat için. Çok büyük ve kaliteli işler yapıldı. Ve ilk defa bu kadar aydınlanan, politize olan bir toplum vardı. Benim hayatımda en umutlu olduğum dönem 12 Eylül darbesi öncesiydi. Devrim olmak üzereydi adeta.” diyor İncer. Gerçekten de, 1961 Anayasası Türkiye’de siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlarda yeni bir dönemin başlangıcını belirler. “Görece bir özgürlük ortamı” ve “dinamizm” yaşamın her alanında hissedilir. Sanat ve tiyatro alanında da öncü, yenilikçi, canlı, dinamik bir dönem açılmış ve sürecin politik, ekonomik ve toplumsal hareketlenmeleri tiyatroyu yönlendirmiştir. Hatta, dönemin tiyatro serüveni toplumdaki hareketliliğin göstergelerinden biri olmuş, toplumsal değişime ayna tutmuştur. Bu dönemde ilk kez ilerici toplumcu tiyatro toplulukları (Arena Toplulugu, AST, Dostlar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları Birliği, Yenişehir Tiyatrosu Topluluğu, v.b.), politik tiyatro toplulukları (Halk Oyuncuları, Ankara Birliği Sahnesi, Devrim İçin Hareket Tiyatrosu, v.b), ve ilk kez İncer’in de içinde bulunduğu ve Sermet Çağan’ın kuruculuğunu yaptığı bir sendika tiyatrosu, “Tiyatro TÖS” kurulur. 1966-67 yıllarında, çalışanlarının tüm idealizmine karşın ömrü 1,5 yıl sürebilen Tiyatro TÖS’te Suçsuzlar/Sacco ve Vanzetti ile Ufuktaki Aşklar oyunlarında rol alır İncer. “Tiyatro TÖS uzun ömürlü olamasa da, oradan yetişen oyuncuların Türkiye Tiyatrosu’nda kalıcı izler bıraktığını kadrosundaki isimler kanıtlar: ATS’tan Oben Güney, Aydın Engin, Şener Demir, Korman Erdinç, Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu’ndan Daver Yüken, Arena Tiyatrosu’ndan Hikmet Karagöz, Ali Özgentürk, Hayri Eroğlu, Demircan Türkdoğan, Ankara Meydan Tiyatrosu’ndan Selçuk Uluergüven, Gençlik Tiyatrosu’ndan Faik Sinkil, Gen-Ar Tiyatrosundan Savaş Yurttaş, Amatör Deneme Tiyatrosu’ndan Meray Ülgen, Sema Öner,  uzun süre Avrupa’da tiyatro eğitimi almış Mehmet Ulusoy ve elbette Tomris İncer… “ (1)    “1960-70’lerde, her oyun öncesi uzun masabaşı çalışmaları yapılır, oyunun konusu üzerinde teorik okumalar, tarihsel/toplumsal arka planı üzerinde uzun tartışmalar yaşanırdı. Ben bu yöntemin çok yararlı olduğunu düşünürüm ve hâlâ uygulamaya çalışırım. Oynayacağınız karakterin yediği içtiği, sınıfsal yapısı, sosyopsikolojik durumu iyi analiz edilmelidir. Bu anlamda, Sermet Çağan’dan, Vasıf Öngören’den, Ali Taygun’dan, Başar Sabuncu’dan çok şey öğrendim. Kral Lear oynarken, Avrupa’nın o dönemki politik çalkantılarından, kralın kaprisli psikolojisine kadar her boyutta bilgiye sahip olmalısınız. Yoksa, öyle sahnede yakışıklı ya da güzel görünmek gibi boş çabalarla tiyatro yapamazsınız!” diyor İncer. Kendisinden çok şey öğrendiğini söylediği Tiyatro TÖS’ün kurucusu Sermet Çağan, tiyatromuzun unutulmaz isimlerinden biri. İncer’in önemini vurguladığı metodoloji, O’nun yadigârı gibidir. Ünlü tiyatro insanı Haldun Taner’e kulak verelim: “Sermet, oyun yazarken arşivlerde yoğun taramalar yapardı. Önemli gördüğü gazete, dergi haberlerini ve yazılarını kesip saklardı. O, sıradan bir olay gibi görünen ve çoğu kere gözden kaçabilen olayları yakından incelerdi. Bu yaklaşımıyla, ilgilendiği olay ya da olgu, içinde bulunduğu konumdan çıkarak evrensel bir boyut kazanırdı. Sermet’in bu algısı politik, insancıl ve yerelden evrensele uzanan bir boyuttu ki, döneminin tiyatro anlayışına yeni renkler kazandırdı. Her şeyin kestirmeden, kapkaççılıkla yapıldığı, atı alanın Üsküdar’ı geçtiği Türkiye’de az görülmüş bir şeydi bu. Sermet Çağan, her işinin ehli insan gibi, etrafındaki gürültüye pabuç bırakmadan, sabırlı, şamatasız, ama bilinçli ve olumlu eylemlere girişti.” (2) İncer tamamlıyor Çağan hocasını: “Bir oyuncu, ne kadar okuduysa, ne kadar gezip gördüyse, ne kadar farklı şeyle yaşadıysa ve bunlardan ne kadar öğrendiyse o kadarını aktarabilir sahnede. Bilmediği, yaşamadığı şeyi gösteremez. Üçüncü sayfa haberlerinden de, romanlardan da, politikadan da, felsefeden de beslenmeli oyuncu. Karadeliği de Hawking’in teorilerini de bilmeli. Hayatta olup biten herşey besler oyuncuyu. Tiyatrocu için gereksiz bir bilgi diyerek burun kıvırabileceği hiçbirşey yoktur. Zamanı yettiğince, herşeyi görmeli ve bilmelidir.” Tiyatro, ancak toplumsal kurum oluşuyla ve bireyin bütünle kaynaşması için bir araç konumunda olmasıyla toplumsal işlevini yerine getirebilir. Bu yüzden, bireyin ve toplumun gelişim ve değişiminden ayrı tutularak değerlendirilemez. Bu noktada sanatçı bakımından devreye, bir bütün olarak yaşama ilişkin bilgi edinme yükümlülüğü girer. Yaşadığı zaman diliminde olup bitenlere bakmayı ve anlamayı önemsemeyen, bu zorunluluğun bilincine varmayan bir sanatçı, İncer’in dediği gibi, olguları ve olayları ya eksik görecek ya da hiç göremeyecek ve kaçınılmaz olarak işine bu eksiklik yansıyacaktır.            
 
 İncer, Türkiye toplumu için tarihsel bir yarılma olarak nitelendirilebilecek 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasını tiyatro ve tiyatro seyircisi bağlamında en iyi değerlendirebilen isimlerden biri. Özeleştirisi aynı zamanda Türkiye Tiyatrosu’nun özeleştirisi gibi: “Tiyatro açısından bakınca, o dönemde eksiklerimiz, hatalarımız oldu. Sol tiyatro yapmak adına, ‘Brecht oynansın yumruklar havaya kalksın’ derken kalitesiz işler de yaptık zaman zaman. Öyle ki, neredeyse her sol fraksiyon kendi sloganını atmak için kendi tiyatrosunu yapmaya başlamıştı. Ve aslında cahilce, yeterince kavramadan, epik tiyatro yapmak adına biraz kaba işler yaptık, işin zanaat kısmını unutarak ajitasyon tiyatrosu yaptık. Estetiği de çok ihmal ettik ne yazık ki. Diğer yandan, toplum çok politize idi ve politik şiddet kol geziyordu. Fatih Sahnesi bombalanmıştı meselâ. İnsanlar kalabalık yerlere girmeye, tiyatroya gitmeye korkar olmuşlardı. Bu iki unsur seyirciyi uzaklaştırmıştı tiyatrodan. “ Bu özeleştiri, Badiou’nun evrensel boyutta avangard tiyatroya getirdiği eleştiri ile bütünleşir adeta: “Avangardların karşılarına çıkan sınır, ne didaktik şemanın ne de romantik şemanın çağdaş biçimleriyle kalıcı bir ittifak kuramamaları oldu. Devrimci didaktizm romantik yanlarından dolayı mahkûm etti onları: Topyekün yıkımın ve hiç yoktan varedilmiş benlik bilincinin goşizmi, geniş çaplı eylemlerde bulunmaktan aciz olmaları, küçük gruplara bölünmüş olmaları nedeniyle. Yorumbilgisel romantizm ise didaktik yanları dolayısıyla mahkûm etti onları: Devrimciliğe yakınlıkları, entelektüalizmleri ve katı hiyerarşileri nedeniyle. En önemlisi de, avangardların didaktizminin ayırdedici özelliğinin estetik iradecilik olması nedeniyle. Estetik iradecilik, Heidegger’e göre çağdaş nihilizmin son öznel figürüdür.”  (3)                                                                                                                         
 
1980 sonrası için eleştirileri de tarihsel nitelikte İncer’in: “12 Eylül darbesi sonrasında, o günden bugüne beğeni yozlaştı denilebilir. Seyirciyi tiyatroya çekmek için vodviller, bulvar komedileri gibi basit ve sığ oyunlara yöneldi tiyatrolar genelde. Sabun köpüğü işler türedi insanları sahneye çekmek için. Toplum hızla depolitize edildi ve yozluk sahneden sokağa kadar heryere yayıldı. Aynı zamanda, toplum ve bizler korkunç bir baskıya maruz kaldık. Darbe ile birlikte 1402’likler vakası yaşandı. Pekçok arkadaşımız işlerinden atıldı, yargılandı. O dönemde 1402’lik olmayan bizler bir toplantı yapmış ve toplu istifa seçeneğini üzerinde durmuştuk. Öfkeyle kalkıp zararla oturmak olacaktı bu, vazgeçtik ve kalıp mücadele etmeye karar verdik.” İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, sansür vakaları, kitap yasaklamalar, gazete kapatmalar, yazar ve sanatçıların kovuşturmalara uğramaları, hapis ya da sürgün edilmeleri, gazetecilere yönelik suikastler… Hem rakam hem de çeşitlilik anlamında konuyla ilgili oldukça “zengin” bir birikim mevcut 1980 darbesine dair. Sanattaki mevcut sansür mekanizmaları, sanatsal ifadelere ve onların yayılmasına ilişkin olarak yasaklama ve yıldırma girişimleri de ayyuka çıkmıştır bu dönemde.                                                                                                                                   
 
Devam ediyor İncer: “Seyircinin dönüşümüne dair çarpıcı örnek Fatih Sahnesi’dir. Darbe öncesinde, üniversitenin de bulunduğu Fatih Sahnesi’nde Nazım’lar, Brecht’ler oynanırdı hep. Orada oynamak için can atardık. En devrimci oyunlar Fatih Sahnesi’nde sahnelenirdi. Şimdi gidip bakın! Fatih Sahnesi’nin teknisyenleri semtin pazarına gitmeye korkuyor artık orada. Nerden nereye geldik!” Evet, toplumun ruhunu karartan darbe ile birlikte, sanatın içeriği de hapsedilmiş oluyordu. Aklın ve vicdanın katledildiği yere konan bir akbaba misâli, yeni rejim, serbest piyasayla kol kola hücum ederek, kadim düşmanı politik tiyatroyu 1990’ların başıyla birlikte yenilgiye uğrattı; apolitik tiyatro nihayet gösteri sanatlarının baskın öğesi haline geldi. Apolitikleştirilmiş bir seyirci kitlesinin, apolitik sanattan başka bir şey tüketmesi beklenemezdi elbette. Çok geçmeden, bu saldırı dalgası postmodernizmin ülkeyi istilâsıyla birleşti. “Postmodernizm, pekçok şeyin yanısıra, ister sanatsal ister avangard bağlamında olsun, ister totaliter ya da başka politik hareket ve rejimler bağlamında olsun, sanatın dolaysız politik konumunun  sonunu ilan etti.”(4)İncer teyit ediyor bu sözleri: “1960’lar tiyatronun altın yıllarıydı. Bugün ise maalesef piyasanın hükümranlığına teslim olmak durumunda tiyatro. Bizimki gibi ülkeler, emperyalist ülkelerin sosyal ve kültürel yaşamlarını etkilediği, hatta tayin ettiği apolitikleştirilmiş ülkeler artık.” Bu durumun, öznel ve nesnel olmak üzere, birbiriyle etkileşim içinde pekçok nedeni sayılabilir. Başat unsurun ise, neo-liberalizmin sanatı metalaştırdığı dünyada, toplumsal gözün yitirilmesi ve toplumu ve hayatı şekillendiren unsurun insan bilinci ve eyleyişi olduğunun unutulması olduğu söylenebilir. Artık, insanın özünün edilgin ve kötücül, hayatın da anlamsız olduğu, yaşananların herhangi bir nedenden ya da ilişkiden kaynaklanmadığı bir dünya ve sanat tasavvuru peydahlanmıştır.                           
 
İşte bu tasavvurun en önemli yansımalarını sanatçıların sanata ve kendilerine içkin bakış açılarında ve sanatsal icralarında görmek mümkün bugün. İncer uyarıyor: “Tiyatroda seyirciyle etkileşim halinde olmak oyuncuya daha çok müdahil olma ve etkileşim üzerinden rolünü biçimlendirme şansı verir. Seyirci ile birebir ilişki sadece tiyatroda mümkündür ve bu sayede oyuncu ve seyirciden aldığı reaksiyonla bir tür “iktidara” sahip olduğu hissine kapılabilir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Zira salondaki yüzlerce seyirciyi yönlendirebileceğine olan inancı, oyuncuyu yanlışa götürebilir. Alkış aldığında kutsandığını düşünür ve bu bir sarhoşluk hali yaratabilir. İktidar sarhoşluğu oyuncuların başını döndürerek onları kolaylıkla ego şişkinliğine taşıyabilir ki bu durum hem oyuncunun kendisi hem icra ettiği sanatı için çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. “Gerçekten de, oyuncunun yanıltıcı iktidarı, seyircileri sahnedekilerin iktidarına teslim olarak, kendilerine sunulan gösteriyi sükûnet içinde izleyen “edilgen dikizciler” konumuna sokabilir. Seyirci,  kendisi üzerinde inşa edilen aldatıcı iktidara boyun eğerek ve tiyatro eyleminin sihirli dairesi içinde sürüklenmeye başlayabilir. İncer’in resmettiği bu sihirli daire, seyirciye salt gözlemci imtiyazı tanıyarak, onun akli melekelerinin efendisi olma ve eyleme kudretini kendisine çeker. “Oysa, tiyatro, gerçekte halkın kendisiyle kolektif olarak yüzleştiği tek yer olagelmiştir tarih boyunca. İşte bu yüzden, tiyatronun kolektif seyircisi, sergilerin münferit ziyaretçilerinden ya da sinemada gişe rakamlarının basit toplamından çok farklı bir yerde durur. Tiyatro, bir “örnek topluluk” biçimidir; edilgen seyirci topluluğunun aksine, yaşam ilkelerini eyleme geçiren topluluğun etkin ve etik bedenidir.“ (5)                                                 
 
Nitekim, İncer, tüm deneyimi ve birikimi ile sanatın “etik” vehçesinin altını özenle çiziyor ve Platon’a selam gönderiyor adeta. Bilindiği gibi, Platon, sanata etik bir işlev yükler. O'na göre sanat, iyiye, güzele ve doğruya ulaşma çabasına eşlik etmelidir. Dolayısıyla sanat, etiğe içkin erdemi ve iyiyi ifade eder. Büyük filozofun ürettiği "kalokagathia” kavramı da sanatta “iyi ve güzel özdeşliğini” ifade eder. Düşünce tarihinde yüzlerce yıl sürecek olan “iyi-güzel” birlikteliğine böylece ulaşılır ve gerçek bir sanatsal yaratıda iyi-güzel ve doğru birleştirilerek aslında üç disiplin birleştirilir: Felsefe (bilgi)-sanat (güzel) ve etik (iyi). Platon, "Etik bir estetizasyon, sanatın ve yaşantının asıl amacıdır. Dünyada en doğal olan güzellik; dürüstlük ve doğruluktur.”(6) diyerek, etiği sanatın içine yerleştirirken, sanatın ve yaşamın estetizasyonunu, teorik ve pratik bir ölçekte değerlendirir. Türkiye Tiyatrosu'nun duayen oyuncularından İncer, "etiksiz estetik olmaz" şiarıyla, yarım asırdır sürdürdüğü sanat hayatında, güzelliği iyilik ve bilgi ile buluşturmayı başarmış ender sanatçılardan biri...             
Tomris İncer, yarım asırdır, etik duruşu ve mücadeleci kimliğiyle bu coğrafyanın baskılar, yoksunluklar ve trajedilerle dolu toplumsal tarihinde tiyatroyu yaşatan ve yücelten bir sanatçı. Tıpkı Saint-Simon'un şu sözlerindeki gibi: "Toplumun avangardı bir sanatçılarız. Zira en etkilisi ve hızlısı sanatın gücüdür: İnsanlar arasında yeni fikirler yaymak istediğimizde onları biz tuvale, mermere ya da sahneye yansıtırız. Toplumu aydınlatmak ve sağlam adımlarla zihnin bütün melekelerinin önüne düşmek: İşte sanatçının muhteşem kaderi..." (7)
 
Kaynakça:
 
1. Saral, Sevilay - Göksel, Metin. “Seçkin Selvi ile Söyleşi”, Mimesis Tiyatro/Çeviri-Araştırma Dergisi, sayı:7 İstanbul, 1999, s:441
2. Taner, Haldun. “Sermet Çağan”, Tiyatro 70, sayı:6 , İstanbul, 1970, s:2
3. Badiou, Alain. “Başka Bir Estetik”, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s: 19
4. Kreft, Lev. “Sanatın Siyaseti ve Siyasetin Sanatı”. Sanat, Siyaset. Ed.: Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s:38
5. Ranciere, Jacques. “ Özgürleşen Seyirci”, Metis Yayınları, İstanbul, 2009, s: 13
6. Platon, “Devlet”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s:124
7. Bürger, Peter. “Avangard Kuramı”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s:11
 

Anahtar Kelimeler: tomris incer



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir