MAKALELER

Tomris Çetinel

2012.03.02 00:00
| | |
2368

Sizce Nasıl?
Tanımayanların abarttığımı düşüneceği, tanıyanların ise yazdıklarımın ne kadar yetersiz olduğunu anlayacağı bir giriş olacak bu...

 
 

Tanımayanların abarttığımı düşüneceği, tanıyanların ise yazdıklarımın ne kadar yetersiz olduğunu anlayacağı bir giriş olacak bu. Tiyatroya adanmış bir ömür, sevgi ve saygıyla bugüne kadar gelinmiş bir meslek yaşamı, öğreneceğim çok şey var diyecek kadar farkındalık, kendini anlatırken kelime seçimindeki özen ve tevazu… Hiç tanımayanları, ne iş yaptığını bilmeyenleri bile bir karşılaşmada ya da ayaküstü bir sohbette kendine hayran bırakabilecek bir isim. İçi boşaltılmamış gerçek anlamlarıyla bir oyuncu, bir sanatçı Tomris Çetinel. Kendisiyle ikinci kez müdür olarak geldiği Konya Devlet Tiyatrosu’nda yoğun bir temponun içinde buluştuk ve bu söyleşiyi gerçekleştirdik. 


Tomris Çetinel’in hikayesi nerede başlıyor? Nasıl karar veriyor tiyatrocu olmaya?

Yılını söylememek kaydıyla İzmir’de doğdum. Türkiye’nin değişik yerlerinde ilk ve ortaokulu okudum. Lisede Ankara’ya geldik ve gelir gelmez de o zamanki Türk Dil Kurumu’nu tanıdım. Konuşmalara, söyleşilere katıldım. Şairleri, yazarları tanıdım. Mesela Behçet Necatigil gibi. Bilimsel anlamda dille ilgilenen insanları tanıdım. Gazetecileri tanıdım. Hayatımın bir bölümü dinleyip biriktirerek geçti. Bunun doğru bir şey olduğunu düşünüyorum. O birikimler beni edebiyata, sanata yönlendirdi. Sonrasında Ankara Kız Lisesi’ni bitirdim. Okul hayatım boyunca müsamerelerde görev aldım, edebiyat kolu başkanlıkları yaptım. Şiir dinletileri düzenledim. Hatta cahil cüretiyle bir oyun bile sahneye koydum. Güzel Helena. Ve kendime iltimas ederek Helena’yı da ben oynadım. Bunları yaptım ama hiçbir zaman konservatuvar tiyatro bölümüne girmek gibi bir düşüncem olmadı. Çünkü gazeteci olmak istiyordum, avukat olmak istiyordum. Ekstrem, özgür meslekler tercih edip kendi düşüncelerimi ortaya koymak istiyordum. Sonra tamamen bir tesadüf sonucu opera’da şan bölümünde okuyan bir arkadaşım tiyatro dersinden ikmale kaldığı için tiyatro bölümünün hocalarından ders alıyordu. Annesi de hani vardır ya eskilerde kız çocuğu yalnız gidip gelmesin sen de onunla birlikte derslere gider misin  dedi ve ben bütün yaz arkadaşımla birlikte derslere gidip geldim. Rahmetli İhsan Avcı bir gün o arkadaşa çok sinirlendi. Tekrar tekrar aldılar o bölümü, olmadı. Dönüp bana ‘’kalk sen oyna’’dedi. Ben şaşırdım, nasıl olur dedim. Bana ‘’ben arkadaşını çalıştırırken sen oturduğun yerde mimiklerinle oynuyorsun, o kadar gelip gittin, bir şeyler ezberlemişsindir. ’’dedi. Ben şaşırdım, biraz da korktum, karşımda bir hoca var. Sert bir şekilde, emreder bir tavırla ‘’kalk oyna’’dedi. Ben de kalktım, bir şeyler oynadım. Bu parçaya çalış, sınava gir, senin mutlaka konservatuvara gitmen lazım dedi. Ben böyle bir şey düşünmüyorum dedim. Mutlaka girmen lazım dedi. Ben eve gittim, bunu aileme söyledim. Sonra sınava girdim ve kazandım. O zaman bir tek konservatuvar vardı. Girerken ailenizden bir imza gerekiyordu. Ailem önce bu izni vermedi. O zamanlar belki şimdi bile pek çok ailede olduğu gibi tiyatrocu mu olacaksın kızım, eşe dosta nasıl anlatırız, biz müftü sülalesiyiz çocuğum diye uzun konuşmalar yapıldı. Fakat sonra babam benden bir söz alarak bu izni verdi. Ona piyasada görünen, adına sanatçı denilen, bohem yaşayan, tayatoracılardan olmayacağıma ve bu mesleği gururla taşıyacağıma söz verdim. Ve sonra bu serüven başladı. İyi ki başlamış diyorum. Kendini ifade etmenin en güzel yollarından biri. Yine ilk yıllarda bir susma dönemi yaşadım. Öğrenme yıllarım diyorum ben buna. 

Size sıra gelmesini, fark edilmeyi beklerdiniz. Ben de bekledim. Bu yolda korkusuzca yürüdüm. Tiyatro öyle bir sanat ki sahne üzerinde kendinizi koruyup kollayarak bir yere gelemezsiniz. Çok amiyane tabirle çok yırtık olursanız o da başka bir şey. Beyninizin, duyularınızın, bütün kaslarınızın özgür olması gerekiyor. Ama bunun bir görsel estetikle yapılması gerekiyor. Bunu bulmak için yıllar geçmesi gerekiyor ve her yıl yeni yollar açılıyor. Öğrenerek ilerliyorum açıkçası. Bundan bir hafta önce Kırşehir’de Yunus Emre Şenliği’nde şiir okumaya gittik.  Ustam Maral Üner’le yaptığımız bir dinleti bu. Müziklerini Cem İdiz’in yaptığı. Orada Cem İdiz’in müziklerini söylerken Maral Hanımdan yeni bir şan tekniği öğrendim. Bakın yıllar sonra hala öğrenecek şeylerim var. Yaşım ne olursa olsun, görüntüm ne olursa olsun insanı hep çocuk tutan bir meslek bu. Bu yüzden dünya’daki az sayıdaki şanslı insanlardan biri olarak görüyorum kendimi. 

Ankara Devlet Konservatuvarından mezunsunuz. Hala öyle ama O yıllarda hem Ankara hem konsevatuvar çok önemli tiyatro için. Hocalarınız kimlerdi, kimler vardı sizinle aynı dönemde okuyan?

Hocalarım Cüneyt Gökçer, Mahir Canova, İlyas Avcı, Can Gürzap, Haldun Marlalı, Yücel Erten, bir ara asistan olarak Cihan Ünal. Yabancı hocalarımız vardı daha çok hareket dersleriyle ilgili. Şan dersi Cemil Sökmen. Çok donanımlı yetiştik. Eskrim, mitoloji. Nusret Şenbay diksiyonun neredeyse tek hocası. Çok donanımlı yetiştik ama o yıllarda bunun farkında değildik. Sonra kullanım alanları arttıkça, önümüze geldikçe anladım ne kadar iyi yetiştiğimizi. Sınıf arkadaşlarım arasında Haluk Bilginer, Derya Baykal, Tamer Levent, Müge Gürman, Ahmet Levendoğlu, Tarık Ünlüoğlu, Yaşar Ersoy, Nihat İleri vardı. O yıllarda çok öğrenci alınmazdı. Oradan çıkan arkadaşların hepsi bugün kilit noktalarda, kendinden sanatsal anlamda söz ettiren isimler oldular. 

Ailenizdeki tek tiyatrocu siz değilsiniz bildiğim kadarıyla... 

Engel olmama rağmen olamadığım büyük kızım Şirin Çetinel şimdi Adana Devlet Tiyatrosunda. Aşağı yukarı 8 yıldır orada görev yapıyor. Onu uzaktan izliyorum. Çünkü bu meslekte torpil olmaz, arkadan iterek bir yerlere gelinmez. Yalnız olduğunu bilmesini istiyorum çünkü bu meslek yalnızlık mesleği. Sahnede sadece kendiniz varsınız. Hep inandığım bir şey vardır. Size seyirci ne söylerse söylesin, arkadaşlarınız ne derse desin siz ne olmadığınızı ya da ne kadar olduğunuzu bilirsiniz. Bunu kimseye söyleyemeseniz de bilirsiniz. Onun için Şirin’i uzaktan izlemeyi tercih ettim. Yanında olduğumu hissetseydi hayata tutunması zorlaşırdı. Belki de hep yardım isterdi. Onun yaptığı işleri duyuyorum, çok gururlanıyorum. Şimdi şimdi izliyorum. 

Çok mutluyum tiyatroya bu kadar sevgiyle aynı zamanda da saygıyla bağlı olduğu için. Etik deyince kelimenin anlamı azalıyormuş gibi geliyor. Sanatçı ahlaklı olmalı. Hem seyirciye hem topluma hem de kendine karşı. Şirin yetiştiği ortamdan etkilenmiştir, babası da tiyatro oyuncusudur. Belki bunlar onun için artı olmuştur ama bundan daha önemlisi bunu sürdürebilmek. Şirin’in sürdürdüğünü görmek beni mutlu ediyor. Bundan 4-5 yıl önce öğrendiğim bir gerçek beni çok şaşırttı. Meğer benim dedem Kavuklu Hamdi, İsmail Dümbüllüler döneminde askerde onlarla tanışmış ve askerlik sonrasında onlarla turneye çıkmış. İzmir doğumluyum dedim ama baba tarafım Çorum-Osmancıklıdır. Dedem Osmancık’ta her ramazan eğlenceler düzenlermiş. Ve nihayet 4 yıl önce bir fotoğraf gördüm. Başında kavuğu, siyah beyaz, sararmış bir fotoğraf. Ben ailede ilk tiyatrocu benim sanıyordum ama meğer dedem geleneksel Türk tiyatrosunun tozunu yutmuş, o dönemi yaşamış. Fakat kimse bana bunu söylememişti. Şimdi araştırıyorum ve gurur duyuyorum bununla. 

Tiyatronun yanı sıra sinema, televizyon, dublaj çalışmalarınız var. Yönetmenlik yaptınız. Hocalık da yaptınız. Yani aldığınız eğitimin karşılığını fazlasıyla verdiniz.
 
Hocalık yaptım, tiyatro yönetmenliği yaptım. Fazla oyun yönetmedim. Ben yönetmen değilim, bunu her zaman söylüyorum. Ben canım istediği zaman, gönlümün kaydığı oyunu yönetmekten yanayım. Yönettiğim oyunlardan Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda Güngör Dilmen’in Ben Anadolu isimli oyunu Beyaz Rusya’da bir festivalde kadın temasını en iyi işleyen yapım, en iyi yönetmen ve en iyi art director ödülünü aldı. Beni de onurlandıran, ülkemi de onurlandıran ve en önemlisi merkezde değil bölgede de olsanız iyi bir şey yaptığınız zaman sadece Türkiye’de değil dünya’da da prim verildiğini gösteren hem bana hem de o bölgedeki arkadaşlara bu gururu yaşatan bir yapım oldu. 

Genellikle rollerimin hepsini sevdim, ayırt etmiyorum denir ama sizin hiç unutamadığınız, aklınızda kalan bir rol oldu mu?Ya da bir türlü sevemediğiniz, bir an önce bitse dediğiniz?

          Bazen olmuştur. Bize öğretilen şuydu. Oyuncu bir hamurdur, yönetmen onu istediği gibi şekillendirir. Tabi itiraz ettiğimiz noktalar olur. Geneli bozmadan, uyumu bozmadan ikna yöntemiyle. Eğer yönetmeni ikna edemediyseniz oyuncu olarak yapacağınız bir şey yoktur ve ona uyarsınız. Bu yüzden acı duyarak oynadığımız oyunlar olmuştur. Bunun nedeni şu. Bazen çok iyi bir tiyatro metni doğru yönetmenle buluşamaz, bazen yönetmen ve metin çok iyidir ama grup bir türlü o uyumu gösteremez, bazen de metin o kadar kötüdür ki amuda kalksanız düzeltemezsiniz. Tabi bu durumların hepsinde de iyi olmayan oyunlar ortaya çıkar. Benim oynamaktan acı duyduğum oyunlar oldu ama bunları isim isim söyleyeyim mi, gerek yok. Yaşandı ve geçti. Oynamaya doyamadığım oyunlardan biri Benimkinin Adı Regine’dır. Yine 10 yıl arayla iki kez oynadığım İlk Gençlik de öyledir. Ben karakter oyuncusuyum. Bu gençliğimden beri böyle oldu. Oyuncu tekstle cebelleşmiyor. Tam tersine karakterin üzerine ne koyabilirim diye uğraşıyor. Ama bizde daha çok tip yazılıyor. Ben karakter oynamayı seviyorum. Tırnağından saçındaki bir bukleye kadar inceliyicem, araştırıcam. Bu tür çalışmaları seviyorum. 

Devlet Tiyatrolarına oyunculuktan sonra yönetici olarak da hizmet veriyorsunuz. Sivas Devlet Tiyatrosuna yaptığınız katkıları herkes biliyor, Sivaslılar sizden büyük bir gurur ve özlemle bahsediyorlar. Şimdi de aynı şekilde Konya’da hizmet veriyorsunuz. Tiyatroyla çok fazla ilgisi olmayanlar bile oyunculardan sizi tanıyorlar, sizden büyük bir saygıyla bahsediyorlar. Nedir bunu sırrı?

Bunun sırrı halkın içinde olmak, doğru işler yaparak o kentin insanı olmak. En önemlisi o kentin insanı olmak. Çocukluğum Anadolu’nun çok çeşitli yerlerinde geçtiği için Büyükşehir çocuğu değildim. Büyükşehir çocuğu olmak zordur Anadolu’da. Belki bu benim avantajımdı. Bir ayağınızı geldiğiniz yerde bırakırsanız başarılı olamazsınız. ben nereye gittiysem oralı oldum. O kentin insanı ne düşünür, sosyo-ekonomik durumu nedir?Bunu anlamaya çalıştım. Eğer Sivaslılar akşamları Cıbıllar Parkına gidip çekirdek çitliyorsa ve sizi de orada görüyorsa bu çok güzel bir şey. Sizi yabancı, ucube gibi ya da çok  yüksekte görmüyorlar. Aman bizim Tomris Hanım, bak kadıncağızı gördük, çok ayıp oldu, tiyatroya gidelim diyorlar. Ne sizi farklı görüyorlar ne de tiyatroyu kendilerinin dışında. Şimdi Konya için de böyle. Ben niye Konya’dayım değil, iyi ki Konya’dayım ve Konya için tiyatroyla ne yapabilirim?Biz sırça köşklerde yaşamıyoruz. Konyalılar beni tramvayda görüyor, pazarda görüyor, stadyumda koşarken görüyor, bazen bir alışveriş merkezinde pazarlık yaparken görüyor. Konuşmayı sevdiğim için de onlarla sohbet edip sürekli tiyatrodan bahsediyorum ve onları tiyatroya davet ediyorum. Eskilerde çok severek kullandığım ama şimdilerde yanlış anlaşılır kaygısıyla kullanmaktan çekindiğim bir tabir var Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz diye. Benim anladığım şu. Gittiğin yeri bilerek, anlayarak yaklaşacaksın. Seni kabul edecekler, sen de onları kabul edeceksin. Sonra da salyangozu birlikte yiyeceksiniz. Önce birbirinizin tadını, lezzetini öğreneceksiniz sonra da yeni tatları birlikte keşfedeceksiniz. Galiba bunun sırrı burada yatıyor. 

Son yıllarda ailelerinde desteğiyle konservatuvara büyük bir rağbet var ama bu sanki tiyatro hevesinden çok dizi oyunculuğu, çabuk gelen şöhret, büyük kazanç için. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Dünya’nın her yerinde tiyatro oyuncuları dizilerde oynadılar, filmler çektiler. Ama şu hiç unutulmamalı. Tiyatro eğitimi altyapıdır, gelip geçici değildir. Bir mankeni oynatırsınız. Çok da başarılı olabilir. Çünkü o tektik bir olay. Güzel görüntü verir, kendine birkaç bakış bulmuştur. Ama iyi bir oyuncu 20 yaşında da oyuncu olarak görev alır, 70 yaşında da. Tiyatro bir mevsimlik değildir. Donanımları onu uzun soluklu bu işin içinde tutar. Beni üzen şu. Tiyatro eğitimi için gelip o diplomayı kullanarak tiyatronun tamamen dışında başka işler yapmaları. tabii işin bir de show yanı var. Yarışmalarla tiyatrocu olunmaz. En komik adam, en komik kadın. Bu ülkede amuda kalktığınız zaman showman olursunuz. Levent Kırca2nın yıllar önce söylediği bir şey var, hiç unutmam. Güldürmek çok kolaydır. Sinirini bozduğunuz zaman omuzlarınızı sallasanız seyirci güler. ama amaç bu değil. Bu komedyenlik değil, showmanlik. Bu işi hakkıyla yapan da var suyunu çıkaran da. Okulları bunun için dolduranlara kızıyorum. Bu anlamda Müjdat Gezen öyle doğru bir tavır ortaya koydu ki. Ben televizyon için yetiştiriyorum diyor. Onun okulunda diksiyon, oyunculuk eğitiminin yanı sıra kamera eğitimi, sinema eğitimi var. Bu doğru bir okul, doğru bir yol. Ama konservatuvarı basamak olarak kullanıp tiyatroyla hiç merhabalaşmadan diğer tarafa kayan ve heba olan çok hayat var. Ben buna üzülüyorum. bunlar heba olan hayatlar. Bizim sınavlarımıza geliyorlar. Mezun olalı kaç yıl oldu diyorsunuz, 8 yıl diyor. Ne yaptın bu sürede?Ünlü olucam sandım. Sonra. Sonra çok aldım, başka şeyler, başka şeyler. Posası çıkmış. Artık bir role, bir karaktere giremeyecek kadar başka laçkalıkların içine girmiş. Onu düzeltmek de zor. Devlet tiyatrosunun yine de kendine özgü bir üslubu vardır. Tıpkı bir vodvil oynayan tiyatronun ya da bir kabare tiyatrosunun olduğu gibi. 

Hep yakınılır, imkansızlıklar, ilgisizlikten bahsedilir ama her şeye rağmen türk tiyatrosu çok iyi oyunculara sahip. Peki sizin çok beyendiğiniz, gelecek için umutlu olduğunuz oyuncular var mı?

         Mesela hemen Konya’dan örnek vereyim. Şu anda Ankara Devlet Tiyatrosunda olan buzlar çözülmeden de oynayan Ersin Ayhan. Çok iyi bir oyuncu. Van Devlet Tiyatrosunda izlediğim Tolga isimli arkadaşım sahnede çok rahat, çok çılgın bir oyuncu. Ben öyle oyuncuları seviyorum. Sonra Sivas Devlet Tiyatrosundan tanıdığım şimdi Bursa Devlet Tiyatrosunda olan Taner var. Sahne üzerinde hem genç hem yaşlı oynatabileceğiniz, sahnede evinde yürür gibi yürüyen. Cüneyt Bey’in lafıdır;bu işin %50 si yetenek, %50 si teknik ve çalışma. Teknik ve çalışmayı yaparsınız ama o yetenek yoksa güdük kalırsınız. Bir anda aklıma gelenler bunlar. Ama benden genç olan jenerasyona baktığımızda Sumru Yavrucuk var. Çok beğeniyorum. O kadar çok yetenekli genç oyuncumuz var ki aslında. Önemli olan olanaklar ve tercihler. 

Oyunculuk için bilinçli şizofreni deniyor. Bir oyuncu için rol ve gerçek ayrımının önemi nedir?

Muhsin Ertuğrul’un tiyatro yapmak isteyenler için yayınlanmış bir yazı dizisi var Heveslisine Mektuplar diye. Şöyle bir hikaye var. Almanya’da bir genç provalara gidiyor, yönetmenleri takip ediyor, sanatçıların konuşmalarını dinliyor yani ölüyor tiyatro için. Bir gün yönetmenin birine efendim ben tiyatro sanatçısı olmak istiyorum, her şeyimi veririm diyor. Gelen yanıt tek bir cümle. Kaybedecek neyin var?Bu çok değerli bir cümle çünkü oynadığınız rollerden hele karakterse mutlaka  üzerinize yapışan bir şeyler oluyor. Çok kuvvetli bir kişiliğiniz olması lazım. Gerçek ve sahne üstünü ayırmanız lazım. Mutfak dediğimiz prova aşamalarında mutlaka gel gitler oluyordur. Hiç ummadığınız bir anda oyundaki sesinizle alışveriş esnasında bir şey isteyebilirsiniz. Çünkü beyniniz sürekli onunla meşguldür. Ben tiyatroya çok erken giderim. Nedeni Tomris’i dışarıda bırakmak. Sahne üzerinde hala Tomris varsa ben başarılı değilim demektir. Oynadığım karakterin kimliğine girebilmek için çoluk çocuk, ev, ekonomik sorunlar, arkadaşların problemleri… Bunların hepsinden kurtulmam lazım. önemli olano kimliğe girip oyun bittiğinde de o kimlikten çıkmak. Hiç unutmuyorum ilk gençlik oyununu Ankara’da oynadığımız sırada transandantal meditasyon diye bir grup varmış, oyuna gelmişler ve çıkışta kapıda beş altı kişi bizi bekliyordu. Onların başkanı bize söyle bir şey sordu. Bizim birkaç yılda edindiğimiz bir öğretiyi siz sahnede saniyelerle yapıyorsunuz. Biz önce algılayamadık. Ağlıyorsunuz birkaç saniye sonra kahkahalarla başka bir sahneye geçiyorsunuz. Ağlamanız da çok gerçek gülmeniz de. Bunun için ne yaptınız dediler. Ama hayatın kendiside böyle. Ben şu anda sizinle konuşurken duygulanıp gözyaşlarımı brakabilirim. Ama az sonra komik bir şey olur ve biz buna gülebiliriz. Bu anlamda iç disiplini gerektiriyor tiyatro. Beyninize, kalbinize sahip olmanız gerekiyor. Ben şuna hiç inanmıyorum;”ah bu beni çok etkiledi”. Çalışırken evet ama orada biter. Hocalarımız şöyle bir örnek verirlerdi. Katili oynuyorsunuz, tiyatroda her gece cinayet işleniyor. Oyundan çıkıp o ruh hali ile birine bıcak saplıyormusunuz?Hayır böyle bir şey yok. Ama mutlaka üzerimize yapışan hoşumuza giden şeyler vardır. Belki bir sigara tutuşu, belki bir yelpaze açışı. Beğendiğim için almışımdır ve günlük hayatımda da uyguluyorumdur. 

Tiyatronun modasının geçtiğini, ölmeye, yok olmaya, mahkum olduğunu düşünenler var. Gerçekten böyle bir tehlike söz konusu mu sizce? 

İnsanlık yok olduğu gün tabi tiyatro da yok olacaktır. Çünkü insanlık var olduğu gün ortaya çıkmış tiyatro. Sözün olmadığı dönemde hareketlerle duyguları anlatmaya çalışmışlar. Turgut Özakman’ın şu kalıp tiyatro tarifini çok severim;insanı, insana, insanla anlatan sanat dalı. Tiyatro bir takım çelişik duyguları anlatır. Kin ve nefret bittimi ki tiyatro bitsin, düzenbazlıklar, üçkağıtlar yok odlumu ki tiyatro yok olsun. Sadece şu var. Popülerliğini zaman zaman yitirir zaman zaman tekrar kazanır. Teknoloji yetişilemeyecek kadar büyük bir hızla ilerliyor. tiyatro bazen geride kalıyor bazen öne çıkıyor. tabiki arayışları var. Yani hiçbir şey olduğu gibi durmuyor ki. Diyalektiğe aykırı. Yeni bir şeyler denersiniz, tutar tutmaz, yurt dışında bir şey gördüm bunu nasıl uygulayabiliriz dersiniz. Ulusal bir şeyi daha evrensel nasıl anlatabilirim dersiniz. Arayışlarımız var ve hep olacak. Bir kere sevda yok olmadı ki tiyatro yok olsun. 

Devlet tiyatrolarına hem kurum içinden hem de kurum dışından pek çok eleştiri getiriliyor. Sizin problemli olduğunu, değişmesi gerektiğini düşündüğünüz yönler varmı?

Bir tek şey söyleyeceğim. Bir an önce yasasının çıkması lazım. Yasa çıktığı zaman hiçbir problemimiz kalmayacak. Eski yasanın tadil edilmesi gerekli. Çünkü Ankara’da kurulmuş ve hemen yasası çıkıvermiş. Çok merkeziyetçi bir yapıya sahip. Bir kere özerk ve özgür. Bunun için çok mutluyum. Şimdi 12 bölgesi var. Merkezden yönetimde ister istemez zorlamalar oluyor. Ama şimdi bununla ilgili çok önemli çalışmalar yapılıyor. Daha çağdaş ve daha enerjik bir yapıya sahip olacak. Bana göre şu anda en büyük problem şu. Biz yıllarca çok özerk yaşadık, devletin tiyatrosu olduk. Zaman zaman siyasi erki fazla hissettiğimiz oluyor. Öyle olduğu zaman biz mutsuz oluyoruz ve üretim duruyor. Bizim işimiz estetik bir hazla yapılacak bir iş. Uğraşacağımız şeyler bunlar olmamalı. 30 küsur yıldır devlet tiyatrosundayım. Hükümetler geldi, hükümetler gitti. Kim geldi kim gitti bizi çok fazla ilgilendirmedi. Onlar bize hep saygı gösterdiler, o üslubu hep bildiler. Sanatçı Tomris olarak şunu söylüyorum. Sanatçıyı çok sıkıştırmamak lazım, cendereye girdiğini hissettiği zaman sanatçı patlar. Ve inandığım bir şey var. Demokrasi kültürü ve adalet duygusu sanatsal bir yapının içinde ahlak ve estetikle birleştiği zaman tiyatro sanatı toplumların gelişmesine hizmet ediyor. bizler tarih okumuyoruz. Geçmişimizi çok çabuk silip hep sıfırdan başlıyoruz. Bence dönüp bakmak lazım. Büyük işlerin yapıldığı dönemler nasıl dönemlermiş. Özgür düşüncenin çok daha yaratıcı olduğu görülecektir. 

Bu şehrin tiyatrosu var! Seyirci kalma, seyirci ol!

Gelelim Konya’ya. Buraya gelirken neler bekliyordunuz?Konya sizi olumlu yada olumsuz anlamda şaşırttı mı?

İkinci gelişim için söylüyorum henüz farkına varamadım. Çünkü bu yıl Konya Devlet Tiyatrosunun 10. yılı ve bir 10. yıl projesinin içine girdik.  Bu projeler çok fazla çalışma istiyor. Sanatçıyız, düşlere gem vurmak mümkün değil ama bunları nasıl yapmamız gerektiğini öğreniyoruz. Seyirciyle buluştuğumuz zaman Konya’nın ne olduğunu göreceğim. Ama kent yapısı olarak Konya çok değişti ve bu olumlu bir değişim. Yaptığım basın toplantısından sonra çok telefon aldım. Biz çok utandık, Konyalıyız ve tiyatromuzu unutmuşuz, sizin için ne yapabiliriz diye. Bu tabii çok gurur verici. Onlar bu kadar sahip çıkacaklarsa bizim de karşılığını fazlasıyla vermemiz lazım.
 
Konya Devlet Tiyatrosu’nun 10yılı. Neler bekliyor bu yıl seyircileri?

Pek çok projemiz var ama bir yandan da sponsor arayışımız var. Bunların bir kısmını devlet tiyatrosu kendi imkanlarıyla karşılayacak ama bir kısmı için de sponsora ihtiyacımız var. Zaman zaman konserlerimiz olacak. Zuhal Olcayla bağlantı kurmaya çalışacağız. İzmir Devlet Tiyatrosu müdürü Hülya Savaş’ın yaptığı Cem İdiz şarkılarından oluşan yani tiyatro şarkılarından oluşan bir projesi var. Onu getireceğiz. Ankara Devlet Operasından Tuncay Tercan sazla çok güzel dinletiler yapıyor, onu davet edeceğiz. İşin show yanı biraz böyle gidiyor. Bunun yanı sıra adını Bir Nefesten Bin Nefese koyduğumuz Uluslararası Türkçe Oynayan Ülkeler Tiyatro Festivali projemiz var. Yani Bulgaristan Kırcaali, Macaristan Üsküp, Kıbrıs Türk Tiyatrosu, Azerbaycan gibi Türkçe oynayan ülkeleri davet edeceğiz. Bu festivali nisan ayında gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Midas’ın Kulakları isimli oyunumuz için bir afiş yarışması açtık. 

Selçuk Üniversitesi ile birlikte yürüteceğiz. Birinciye bir ödülümüz olacak ve sonra tüm afişleri tiyatromuzda sergileyeceğiz. Ben Nezihe Araz’ın Kuvay-ı Milliye’nin Kadınları isimli oyununu bir aksilik olmazsa 29 Ekim’e yetiştirmeye çalışacağım. Bu sene bir farklılık yaptık. Çocuk oyunumuzla büyük oyunumuz aynı oyun, Midas’ın Kulakları. Oyun kısaltıldı, çocuklara uygun hale getirildi. Sahneye kendi oyuncularımızdan Umut Toprak koyacak. Devlet tiyatrosu Umut Toprak’ı Danimarka’ya gönderdi, orada atölye çalışmalarına katıldı. Oradaki çalışmalarından yola çıkarak sahneleyeceğiz. Oyunu bir müzede geçirmeyi planlıyoruz çünkü Midas antik döneme ait bir tipleme. Biz şöyle düşündük. Çocuk müzeye gittiği zaman buradaki şekli orada bir kabın üzerinden çıkarsın ya da ikisini karşılaştırsın. Devir böyle bir devir. Öğretiler ayrı ayrı değil, her şey iç içe. Sene sonunda köy projemiz var. Bunu daha önce de yapmıştık. Konya’nın köylerini dolaşacağız iki küçük oyunla. Cahit Atay’ın Pusuda ve Orhan Asena’nın Öç isimli oyunlarıyla. Kendi oyuncularımızdan Bengisu Gürbüzer sahneye koyacak. Çünkü artık 10. yılda tiyatronun kendi yönetmenlerini yaratması gerektiğini düşünüyorum. Bir de arada bir oyunumuz var. Bu biraz büyük bir projemiz. Onu şimdilik sürpriz olarak tutuyorum. 

Anahtar Kelimeler: tomris çetinel, konyadt



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir