MAKALELER

Tiyatro Keyfi - Camille (Eleştrisi)

2016.10.02 00:00
| | |
1483

Sizce Nasıl?
Tiyatro Keyfi 2013 yılında tiyatromuza girmiş ve girer girmez de “Ben burdayım!” diyerek kendisini net biçimde belli etmiştir.


Tiyatro Keyfi 2013 yılında tiyatromuza girmiş ve girer girmez de “Ben burdayım!” diyerek kendisini net biçimde belli etmiştir. Aksi de düşünülemezdi zaten. Zîrâ grubun Sanat Yönetmeni Kemâl Başar’ın gerek Devlet Tiyatrolarında gerek özel tiyatrolarda yaptığı çalışmalar ve bu çalışmalardaki başarılı çizgisi herkesin mâlûmu. Başar, yeni metinlere yer vermenin ve yorumlamanın yanı sıra klâsik metinlere de uyguladığı farklı rejileriyle hep dikkat çekmiş, bugüne dek bir çok özel ve ödenekli tiyatronun ve prodüksiyon şirketinin reji yapmak için ısrar ettiği yönetmenlerden olmuştur. Tiyatronun sadece sahneden ve koca koca dekorlardan ibâret olmadığı gerçeğini bilen yani esasında tiyatronun özünü kavrayan bir yönetmen olan Başar, birçok genç yazar ve oyuncu için de kâşiflik yapmanın haricinde onlara alçakgönüllü bir tavırla öncü olmaya devam etmekte.  İlk yıl dahi üç ayrı oyunla başlayan Tiyatro Keyfi, 2016-2017 sezonuna altı oyunla giriş yaptı. Sezon içinde de yeni oyunlar için perde demeye devam edecek. Ve perdelerini sadece Borusan Oto Dolmabahçe Sahnede ve Kadıköy Ustaların Sahnesinde değil, Ankara ve İzmir başta olmak üzere Türkiye’nin başka şehirlerinde de açacak.

 


Tiyatro Keyfi repertuarında bulunan oyunlardan biri de CAMILLE – TAŞIN KALBİ… 
Ne yazık ki erkek beyinlerin birçoğunda coğrafî bölge, kültürel yapı, sosyal yaşam, ekonomik koşullar ne olursa olsun kadına bakış açısı hemen hemen aynıdır. Bu bakış açısının doğusu – batısı, zengini – fakiri yok. Çoğunlukla erkekten sonra, erkeğin söylemine destekçi, yeni bir şeyler söylemek için aşırı ve kör bir cesarete sahip olmalı diye düşündüğümüz kadınlar… Bir işe girişen kadınlar için birçoğumuz söylemişizdir; “Kadın da çok cesaretliymiş”, “Çocuklara rağmen o işleri başarabilmiş mi?”, “Ama kadın da sınırını bilmeli canım!” safsataları. Fakat bir erkek ister evli olsun ister bekâr, ister çocuklu olsun ister genç veya yaşlı bir işe giriştiğinde yada ciddî bir kariyer elde ettiğinde aynı şeyleri söylemek kimsenin aklına dahi gelmez. Çünkü çocuk kadının çocuğudur, çünkü kadın ya ev kadını olmalıdır, çocuk bakmalıdır, çamaşır yıkamalı, temizlik yapmalıdır yada bir şey üretmek istiyorsa veya sosyal yaşamda belli bir hedefi varsa nice engelleri, zorlukları, denemeleri, imtihanları göze almalıdır. Yada “yok olmalı”dır. Hani olumlama bağlamında “tam bir batı erkeği” diye tanımlamanan tipler vardır ya (tabi ki olumlu örnekleri tenzih ediyorum), işte bu modern, kibar, anlayışlı, bakımlı, iyi giyimli, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek nice erkeğin, eşlerine, sırf ev bakımı, yemek vs. konularını bahâne ederek “Sen bana kadınlık mı yaptın?” sorusunu yönelttiklerine, hattâ bu saiklerle şiddet uyguladıklarına birçoğumuz ne yazık ki şâhit olmuşuzdur. Çünkü zihniyet ancak bu kadardır. Tekrarlıyorum, hem de doğusu batısı fark etmeksizin…


Camille hakir görülen hattâ yok sayılan tüm kadınların sesi... 
Camille 1864 yılında Fransa’da dünyaya gelmiştir. Henüz 17 yaşında heykel çalışmalarına başlar. Çok dikkat çeker çünkü dönemin Fransa’sında kadınlar iş hayatında bulunamaz, kendilerini yaptıkları eserlerle gösteremez, sanatla asla uğraşamazlar. Camille bu baskıya boyun eğmez, yılmadan mücadelesine devam eder. Kendi küçük atölyesinde “duygusuz yavan insanlar”dan uzak bir şekilde heykellerini yapar. Kendisine engel olmaya çalışan insanlara yönelik der ki “Bir avuç toprağı bile yoğurmayı bilmeyenler, duygusuz yavan insanlar; bu benim ruhum, en kutsal varlığım. Bunlar çalışma saatleri, ruhumun yandığı saatler. Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca hayatı tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım. Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı, bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum.” Ne müthiş bir çığlık! Ve hayatının alt üst olduğu bir an gelir çatar; Rodin’le tanışır. İlk etapta hayatının anlamını bulduğunu zanneder, âşık olur. Bir müddet sonra Rodin’i, fikirlerini çalmakla suçlar, yavaş yavaş paranoya belirtisi baş gösterir kendisinde, derken bu paranoya Rodin’in kendisini öldürmeye kastettiğini söylemeye kadar gider. Rodin ise sevgilisi olmasına rağmen acımasız bir şekilde dışlamaya başlar Camille’i. Babasını kaybeden, abisiyle ayrı düşen, Rodin’in de artık kendisini istemediği Camille, 1913 yılında akıl hastanesine yatırılır. 30 yıl boyunca akıl hastanesine hapsedilen Camille 1943 yılında yaşamını yitirir. 


Ömrünün 30 yılı akıl hastanesinde geçen ve hastalığının başlangıç döneminde birçok heykelini kırmasına rağmen halen çok değerli eserler bırakabilmiş bir sanatçıdır Camille… 


Oyunun yazarı Kosta Kortidis…
Rodin, her ne kadar hem yaşadığı dönemin hem kendisinden sonraki dönemlerin en ünlü heykeltraşlarından biri olsa da onun kadına biçtiği değer de karnının ve cinselliğinin ne şekilde doyurulduğu ile sınırlıdır. Yazar Kortidis, sözde modern erkeğin içine düştüğü bu çirkin çelişkiyi ironik ve nüktedan bir dille anlatmış. Rodin’in Camille’e sürekli “yemek var mı, yumurta kırdın mı” demesi, cinselliği sırf kendi istediği anlara sıkıştırması, toplumun tasvip ettiği ilişki türüne sahip çıkması ancak gayrı meşru gibi düşündüğü ilişkisini de yaşamaktan kendini alıkoymaması, buna rağmen de hep inkâr etmesi bu bağlamda metnin içinden verilebilecek örnekler. Yazarın acı dolu bu hayatı, Camille’in akıl hastanesindeyken sürekli geçmişini hatırlaması ve sorgulaması şeklinde sunması da oyunun izleğini arttırmış. Aksi takdirde sonu belli olan sıkıcı bir metin olurdu. 
Camille anlatılırken, Rodin’in bilinen ilk sevgilisi ve tek eşi Rose Beuret’a yer vermesi de mânidar. Aksi takdirde Camille’in Rodin’i elde etmek istemesindeki hırsı kısmen eksik kalabilirdi. Fakat Rose’un oyun içinde kahir ekseriyetle kötü olarak lanse edilmesi nereden kaynaklı bir hataydı bilemedim. Sonuçta Rose da bir kadın, 20 yaşından itibaren Rodin’e âşık ve daha sonra onun eşi, Rodin’den çocuğu var ve Rodin’in sıra dışı hayatına rağmen onu asla terk etmemiş. Dolayısıyla Camille’e karşı olumsuz tutumunda haklı olduğu yanları var. Bu haklılık olumsuz bir betimlemeyle verilmese daha tarafsız bir bakış olurdu diye düşünüyorum.  


Camille’in abisi Paul Claudel ile olan ilişkisi hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü neredeyse tek dayanağı abisidir. Oyunda bu münasebete sınırlı bir yer verilmişti. Oysa abi, akıl hastanesinde olduğu süre içinde Camille’in kendisini motive ettiği en önemli figürdür.

Oyunun rejisörü ve dramaturgu Kemâl Başar…
Başar, kadının toplumdaki yerini, erkek karşısındaki statüsünü, toplumun kadına yüklediği anlamı ve biçtiği rolü, erkeğin kadının kendisinden öne geçmesini engellemek için giriştiği çirkinlikleri, sosyal yaşamda var olmaya çalışan, “ben de varım” demek isteyen kadının önüne çıkarılan zorlukları ve baş etmek için verdiği uğraşları zekîce veriyor. Metindeki nüansları çok iyi vurgulamış ve öne çıkarmış. 


Camille, her ne kadar Rodin’e olan aşkından, tutkusundan ve bu aşka Rodin’in göstermiş olduğu vefâsız ve sadakatsiz tutumdan, kadınlık dürtüleri sebebiyle ikinci kadın olmayı kendisine yedirememesinden dolayı ciddî mânâda etkilenmiş olsa da esas tesiri Rodin’in kendisinin var olma ve ispatlama çabasına ket vurmasından, eserlerine Rodin imzasının atılmasından, kendisine haksızlık yapılmasından, toplumun kadın üzerindeki baskısından almıştır. Yönetmen, Camille’i akıl hastanesine, Rodin’i ise bu denli fütursuzluğa ve acımasızlığa götüren bu var olma mücâdelesini iyi yakalamış ve sahneye de başarılı bir şekilde aktarmış. Oyunun başına ve sonuna da Hamlet’ten pasajlar eklemesinin nedeni de bu zannımca… Camille’i anlatırken birçok kişi bu ayrıntıyı ıskalar ancak Camille Claudel’in akıl hastanesine kaldırılışına sebep olan hezeyanların altında yatan en büyük sebeplerden biri de bu. Her ne kadar bu bakış açısının Camille’in vermiş olduğu savaşı küçük düşürdüğü düşünülse de gerçeği yadsıyamayız; nihayetinde Camille’in de artıları-eksileri-zaafları ve güçlü yönleriyle bir insan olduğu gerçeği unutulmamalıdır.  


Yönetmen, oyunun arka sahnesine bir film yansıtıyor. Oyuna katkısı düşünüldüğü vakit gereği tartışılacak bir öge olmuş. Temelde Camille Claudel’in ancak genel olarak iki ünlü heykeltraşın birbiri ile ilişkisini konu alan oyunda heykellerin yansıya verilmesi belki bir anlam ifâde edebilir lâkin, burada önemli olan Camille’in varlık gösterme konusunda verdiği emek, bu uğurdaki içsel yolculuğu, çektiği sancıları, bütün bunların tam ortasında yer alan aşkı, heykele ve Rodin’e beslediği bu aşkla birlikte içine düştüğü kocaman bir yalnızlık… Heykellerin sık aralıklarla yansıda gösterilmesi de seyircinin bu duygulara odaklanması noktasında bir handikap oluşturabilir mi endişesi içindeyim. Yine de tabi ki yönetmenin tercihi demek lâzım. 


Begüm Topçu Turay; Camille’e can veren oyuncu… O kadar içten oynuyor ki, o kadar Camille’in ruhunu düşünerek ona atfen oynuyor ki, o kadar büyük bir misyonla oynaması gerektiğinin de farkında ki… Oyunun ilk dakikasından son saniyesine dek heyecanla izledim. Akıl hastanesinde yatmakta olan paranoid kişilik bozukluğu olan kişiyi gerek bakışları ile gerek bedeniyle gayet başarılı bir şekilde yansıtıyor. Bu sözler oyuna kattığı ruh, baktığı yer, verdiği emeğe dairdi. Gelelim oyunculuğa… Camille’i çocuksu bir edâ katarak yorumlamış, çok da iyi olmuş. Çünkü Camille aile duygusundan mahrum büyüyen, ezik bir baba figüründen kaynaklı olarak, abisine ve sevgilisi Rodin’e sığınan, baskıcı toplumun kurallarından hep sinmek zorunda kalan biri. Her zaman da bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Bu sebeple çocuk kalması normal. 


Akıl hastanesinde yatan her kişi sürekli olarak bağırmak zorunda değildir, özellikle bütün oyunlarda veya dizi-filmlerde akıl hastanesi tipleri sürekli olarak bağıran tipler olarak gösterilir. Turay, bu hataya düşmemiş. 


Ayakların yere sağlam basması kavramı vardır ya bu duruş ilk oyun olmasından ve önemli bir karakteri canlandırmanın verdiği heyecandan olsa gerek, biraz zayıftı. Bu bir oyuncunun sağlam duruşu ve bunu seyirciye hissettirmesi açısından fevkalâde önemlidir. Ayaklar sürekli bir kıpırdama hâlindeydi. Bende pek olmadı ancak bu durum oyunun takibi ve seyircinin dikkati açısından sıkıntı yaratabilir.


Rodin: Kubilay Tunçer…
Rodin’in biyografisini okuyanlar oyuna gidecek olursa, sakal hariç sahnede bâriz biçimde onu görecektir. Kibirli, kısmen sert, ukalâ bir tavırla konuşan, çalışmalarının ve topladığı takdirin hep farkında olan bir Rodin. 


Tunçer, Camille’in aşırı hareketli tavrını dengelemek adına jestlerini küçük tutmuş; yerinde olmuş. Beden hâkimiyeti, Rodin’in mütekebbir tutumunu gösteren dönüşleri ve aşağılayan bakışları da iyiydi. Sadece kimi zaman sesinde aşırı deklamasyonlar vardı. Yer yer cümle sonları havada kalıyordu. 


Serap Yılmaz… Rodin’in eşi Rose, Camille’in annesi ve hastanedeki bakıcısı rollerinde karşımıza çıkıyor. Her birini ayrı ayrı hem de keskin çizgilerle ayırarak seyirciye veriyor. Ufak kostüm değişiklikleriyle anında bir diğer role başarılı bir şekilde geçiyor. Özellikle gözlerini çok iyi kullanıyor. Her duyguyu gözleriyle yansıtabiliyor.  

 
Oyunun dekor tasarımı Murat Gülmez’e, ışık tasarımı Melis Karaman’a, kostüm tasarımı Mine Erbek Gökbuket’e, koreografisi Kerem Kuraner’e, orijinal müzikleri ise efsâne müzisyen Can Atilla’ya ait. Her biri oyun içindeki mükemmel uyumun bir parçası. Özellikle müzikler Camille’in içindeki gelgitlere ve buhrana tercüman oluyor.  

 

Anahtar Kelimeler: tiyatro keyfi, camille



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir