MAKALELER

Tilbe Saran - Bekir Aksoy

2009.06.12 00:00
| | |
1807

Sizce Nasıl?
Oyun başlamadan önce, oyuncular perde arasından seyircilere bakılır ya. Bu sefer perde arasından seyirciler bakıyor sahnenin arkasına.

     Tiyatro Soluyanlardan "Koca Bir Aşk Çığlığı"

 


 
      Oyun başlamadan önce, oyuncular perde arasından seyircilere bakılır ya. Bu sefer perde arasından seyirciler bakıyor sahnenin arkasına. Tiyatronun mutfağına. Ta kalbine. Oyuncuların sahne arkasındaki hallerine. Çokça kahkaha, az dozajda verilen yumuşatılmış dramlar, ironi. oyunculuk dersleri, oyuncu nedir ya da ne değildir sorusunun cevabı “Koca Bir Tiyatro Çığlığı” olarak çıkıyor.
 
    Ancak sahnede var olan, sahnede nefes alan bir kadının gözünden kocaman bir çığlık bu. Büyük kahkahalar içinde eriyen “Koca Bir Aşk Çığlığı”. Kadının adı : Josiane Balasko. Paris’te yaşayan, bütün hayatını tiyatroya adamış bir kadının gözünden bir oyunun sahneye konma sürecinde yaşananlara tanık oluyoruz. Josiane Balasko akıllı bir kadın. Bütün o dramları, yalnızlığı, çaresizliği, parasızlığı, saatlerce telefon başında bir rol için bekleyen kadını, oyun provalarını, oyuncu, yönetmen ve yapımcı arasındaki ilişkileri bir kahkaha selinin ardında anlatıyor.
 
    Çılgın, deli dolu Jiji Ortega.(Tilbe Saran). Neredeyse bütün sahneyi kucaklayan kocaman hareketleriyle şaşırtan, büyüleyen, hayat dolu, enerjik bir kadın. Sahneye çıkarken elini yere vurup öpmesiyle bizi tam kalbimizden vurur. Bir oyuncu. Oynamaya aç. Sahnelerden altı yıl uzak kalmış. Sanki asırlar gibi uzun. Oyunun bir yerinde eski partneri, sabık kocası Hugo Marsiyal’e “Sen, hiç saatlerce kahrolası telefonun başında bir rol gelmesi için bekledin mi? Günlerce bir rol gelsin diye beklemenin ne demek olduğunu bilir misin?” der. Ortama ayak bastığını hemen anlarsınız. Yüksek perdeden çıkan sesi, baskın karakteri, büyük hareketleri, sahnenin her santiminin hakkını vermesiyle gözünüzü ondan alamazsınız. Çığlık çığlığa yüreğimize seslenir .“Bir martıyım ben …” Onu duymamak ne mümkün. Bizlere de martıyı takip etmekten başka bir şey düşmez gayrı.
 
    Hugo Marsiyal (Selçuk Yöntem) bir dönemin starı. Kadınların gözdesi. Yakışıklı, karizmatik artsit. Büyük oyuncu. Her daim adı manşetlerde. Şimdilerde biraz çaptan düştü ama bunu pek kabul etmek istemiyor. “Sahnelere dönüşüm muhteşem olacak” dedirten bir oyun buldum derken, başrolü paylaştığı kadın oyuncu hamile kalır. Tam da sırası. Kancık Miriam. Menopoza girmesi gerekirken hamile kalan şıllık. Peki, sahnelerin Tanrısı Hugo şimdi ne yapacak?
 
    Üç kağıtçı, sevimli Daniel (Ömer Akgüllü). Koca Bir Aşk Çığlığı oyununun yapımcısı. Hugo’nun menajeri. Tek ayak üstünde kırk yalan söylemesiyle sorunları tereyağından kıl çeker gibi çözer. Ya da çözermiş gibi yapar. Her şeyi, her zaman en son öğrenen yönetmen Leon’un sık sık kalp krizi geçirmesine sebep olan kişi. Allah için çok becerikli. Ama zorda kaldı mı kaçar ve olayı Leon’un üzerine yıkar. Ona bir türlü kızılamaz. Ne yapar eder kendini af ettirir. Adam da şeytan tüyü var.
 
    Şirin Leon (Bekir Aksoy). Dozu iyi ayarlanmış bir eşcinsel. Onu sevmemek mümkün değil. Nabza göre şerbet veren çokça arabulucu, anlık çözümlerin yönetmeni. Sürekli unutulmaktan muzdarip. İşin hamallığını yapar ama nedense bir türlü adını hiçbir yerde göremez. İşin kaymağını üçkağıtçı Daniel yerken o sahnede umutsuz Daniel çığlıkları atarak dolaşır ama kriz anında hep devrededir. Her şeyi en son o öğrenir. Sık sık kalp krizi geçirir. Ağır ağır kalıp gibi yere düşerken büyük bir kahkaha seline neden olur. Tamam artık oyuncular burada bırakır dediğimiz anda gider Hogo’yu kalbinin üzerinden öper, Jiji’yi de kıçından ısırır. Neden mi? Adam yaratıcı dahi.
 
    Veee büyük an. Eski aşıklar, bugünün küskünleri sahneye konan oyunda, Mona ve Anthony rollerini oynamak üzere buluşurlar. Küçük bir ayrıntı. Üçkağıtçı Daniel sayesinde birlikte oynayacaklarından henüz haberleri yoktur. Sonrası mı ? Sonrası “Koca Bir Aşk Çığlığı” oyununda.
 
    Oyundan önce, İzmir Sanat’ta Tilbe Saranla Jiji’yi , oyunculuğu ve tiyatro dünyasını konuştuk. Oyuncu kulisinin havasını birlikte soluduk. Tilbe Saran bir yandan Jiji’nin makyajını yaparken yürekleri ısıtan o sıcak gülüşüyle sorular yanıtladı.
 
    SDK – Oyunda provalar sırasında tek bir sahneyi, Selçuk Yöntem ile birlikte öfkeli, umursamaz, son derece abartılı biçimde “rol keserek” ve seksi olmak üzere dört farklı oyun diliyle oynuyorsunuz. Aynı sahneyi dört farklı biçimde oynama fikri nasıl ortaya çıktı? Orijinal metinde var mıydı yoksa bu sizlerin sonradan oyuna getirdiğiniz bir yorum mu? 

   Tilbe Saran - Bu oyunun orijinal metninde vardı. Karakterlerin içinde bulunduğu durum rolü öyle oynamayı gerektiriyor. Bu durum oyuncuların çokça başına gelen bir şey. Tiyatronun bütün gizli büyüsü orada. Her gün sahiden yeni bir şey olmasının sebebi tiyatro her gün yeniden yeniden kurgulanan ve yeniden yaratılan bir şey. Provalar sırasında eski sevgililer, eski kocalar, eski arkadaşlar sonradan birbirleriyle kavgalı hale gelebilir ve sonradan yeniden barışırlar. Bütün bunların oyuna yansımaması düşünülemez. Burada da bir oyun içinde bir oyun hazırlığı söz konusu olduğu için bütün o sahne üzerinde ve kuliste yaşananlar, oyun içindeki oyun kişilerine doğal olarak yansıyor.
 
    SDK- Sizin oyuncular için kullandığınız “canavar” tanımı hakkında konuşabilir miyiz? Jiji’nin eski kocası Hugo Marsiyal “oyun ateş gibi gidiyor” dediği için çok istediği halde doğuramadığı bir bebeği var öyle değil mi?
 
   Tilbe Saran – Bu sadece tiyatrocuların değil aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinden kadınların başına gelen bir durum. Özel hayatlarını kariyerleri için askıya alan iş kadınlarında bu durum çokça yaşanıyor.
 
   SDK - Oyunun bir yerinde Jiji Hugo’ya döner ve “Sen erkeksin. Sana her zaman rol var” der. Jiji kadın ve erkek oyuncuların iş bulma konusunda yaşadıkları çifte standarta da dikkat çekiyor öyle değil mi? 

   Tilbe Saran –Gösteri dünyasında çok ağır koşullarda çalışan çok sayıda kadın var. Pek çok sektörde olduğu gibi kadınlar sadece yetenekleriyle var olamıyorlar. Gösteri dünyasında kadınlar için fiziksel görünümleri önemli oluyor. Orta yaşı geçmiş çok sayıda kadın oyuncuyu bir “gençlik korkusu” sarıyor. Formda kalmak, genç kalmak, hala aranılır, istenilir, beğenilir olmak önemli hale geliyor. Bu özelliklerden uzaklaştığını düşündükçe, gösteri dünyasında kendisine yer bulamayacağı hissine kapılıyor. Maalesef bu doğru. Kaldı ki edebiyata baktığınız zaman sahiden erkek ağırlıklı bir rol dağılımı var. Tiyatro yazınına baktığınızda kadın yazarlar son dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla, tiyatroda kadınların oynayacağı roller yaşa bağlı olarak giderek azalıyor. Jiji’nin de bunu çok ağır biçimde yaşadığını görüyoruz. Kaybettikleri, bozulan sağlık durumu işin içine girince gerçekten çok kötü bir dönem yaşıyor. Hem bir alkol problemi oluyor ve ona bağlı olarak işsizlikle gelen bir parasızlık durumu söz konusu. Bunlar bir karabasan gibi büyüdükçe büyüyor. İş olmadıkça alkol artıyor, alkol arttıkça iş bulmak zorlaşıyor. İşsizliğin getirdiği yıpranmayla Jiji kendini daha bezgin, daha kötü hissediyor ve kendini bırakıyor. Sonra, Jiji bu karabasandan yine kendi çabasıyla kurtuluyor. Yeniden sahnelere dönmek için çaba sarf ederken kendini bu oyunun provalarında buluyor.
 
   SDK - Jiji sahneye çıkınca ciddi bir “akıl tutulması” yaşıyoruz. Aklımız dumura uğruyor.. O kocaman el kol hareketlerine, Jiji’nin bütün dünyayı kucaklamak isteyen tavrına takılı kalıyoruz. Jiji neden sanki binlerce kişiye oynuyormuş gibi yapıyor? Jiji karakterini çıkartırken oyunun metnine bakarak nasıl bir yol izlediniz
 
   Tilbe Saran - Jiji sahnede olmadığı o altı yılın acısını çıkarıyor. Altı yıllık açlığın getirdiği bir enerjiyle sahneye giriyor. Bu işten beslenen ve bu kurgu dünyasında yaşayarak mutlu olan insanlar gerçek dünyada uzun süreli kalıpta kaçacak yer bulamayınca çok sıkıntılı oluyor. Jiji de bir an önce bu masal dünyasına geri dönmek istiyor. Jiji Ortega sahne üzerinde var oluyor. Jiji kendini sahnede var ediyor. Sahne yoksa, Jiji de yok. Jiji için sahne çok önemli bir yer. Nefes alıp verdiği bir yer ve sahnelerden uzak kalmak için altı yıl çok çok uzun bir zaman. Sahnede olmadığı o altı yılın hepsini birden oynuyor. Sahne tiyatro oyuncuları için böyle bir şey. Bu oyunun yazarı bir oyuncu. Josiane Balasko. O yüzden bu dünyayı bu kadar iyi biliyor. Çoğu zaman kendi yazdığı oyunları kendisi oynamış bir kadın hatta filmlerini de kendisi yapmış bir kadın. Politik olarak kadın hareketlerinde ülkesinin sorunlarına sahip çıkma konusunda da kararlı ve Fransa’da Paris’te yaşayan göçmen bir kadın. Hala çalışan bir yazar. Çok iyi tanıdığı ve aslında çok sevdiği bu dünyanın hem olumlu hem de olumsuz taraflarını kimsenin canını yakmadan çok esprili bir dille yansıtan bir yazar. O kadar esprili bir dil kullanmış ki, provalarda hiç bu kadar çok eğlendiğimi hatırlamıyorum. Bizi o kadar iyi tanıyan, zaaflarımızı, mutlu olduğumuz zaman ne yaptığımızı, mutsuz olduğumuz zaman nasıl davrandığımızı o kadar iyi biliyor ki ve bunları o kadar komik bir biçimde yakalayıp sunabilmiş ki daha fazla ayrıntı yazmasına zaten gerek yoktu.
 
   SDK - Oyunun ritmi çok yüksek. Son derece akıcı. Hiç durmuyor. Bir an sahnede dört kişilik bir tenis maçı izlediğim kanısına kapıldım. Gözlerim dördünüz arasındaki paslaşmaya takılı kaldı. Cayır cayır bir enerjiyle oynanan bir oyun diyebilir miyiz?
 
  Tilbe Saran - Bu tamamen yazarın olağanüstü başarısı, becerisi. Bu oyunun metninden kaynaklanan bir durum. O metni bir kez öğrendiğiniz zaman oyun kendi ritmini öğretiyor. Onun dışında oynamanıza imkan yok. Oyun olmaz o zaman. Bu oyun başka türlü oynanamaz. Evet, bu can havliyle oynanan bir oyun diyebiliriz.
 
  SDK - Bu arada bir oyunun nasıl sahneye konduğunu adım adım izliyoruz. Değil mi?
 
  Tilbe Saran - Oyun birbirini çok sevmiş ve çok kırmış ve çok önemli ortaklıklar yaşamış iki insanın yıllar sonra yeniden bir araya geldiği tiyatro oyununun provaları. Bu iki oyuncu hem kendi hesaplaşmalarını yaşıyorlar. Bu hesaplaşmaları yaşlarken canlandırdıkları karaktere sızıyor. Aynen bize de öyle olur. Selçuk ile kavga etmişsem, Bekir ile bir konuya sıkılmışsam mutlaka beni etkileyecektir. Ya da seyirciden istediğimiz ışığı alamıyorsak aynı şekilde bizi etkiler. Çünkü bunlar tiyatronun ana elementidir. Burada da o süreci, adım adım gösteriyor. Nasıl bir araya geliyorlar, metni nasıl okuyorlar, nasıl yorumluyorlar, karakterleri birbirlerinden nasıl farklı düşünüyorlar. Aynen tiyatroda da böyle olur. Ben derim ki “işte burada kadın doğru yapıyor, adam yanlış yapıyor” hakikaten de oyunda gösterdiğimiz gibi olur, kavga çıkar. Yönetmen der ki “ne alakası var, bu böyle olacak”. Bir öneri getirirsiniz yönetmen o öneriyi çok beğenir, öbür oyuncu hiç beğenmez. Gerçekten, bir tiyatro oyununun hazırlanış sürecini belirli aralıklarla gösteriyor.
 
   SDK - Hugo oyunun okuma provalarında “bu çeviri iyi bir çeviri değil” diyor.
 
   Tilbe Saran - Biz de bu süreci bu oyunu çıkarırken aynen yaşadık. Çeviri bir daha gözden geçirildi. Oyuncular o yazarın yazmış olduğu lafları her zamana tıpkı kendi sözcükleri gibi benimseyemezler. Maykıl Çehov’un çok güzel bir lafı vardır. Ben çok severim. “Ben Hamlet’in acısını değil, kendi acımı oynuyorum” der. Oyuncular öyledir. Kendi acılarını, kendi keyiflerini aktarırlar. O zaman sahne üstünde var olurlar, sahici, gerçek olurlar. Samimiyetle kendi duygularını oyundaki ikincil karakterlere aktarmaya çalıyorlar ama bunu yaparken arada geçen zamanda yaşanmamışlar, biriktirmiş oldukları, birbirlerine söylemek isteyip de söyleyemedikleri içlerinde patladığı için onlar rollere yansıyor . O rol çalışmaları sırasındaki ilişkilere yansıyor.
 
   SDK - Oyunun metnini nasıl buldunuz?
 
   Tilbe Saran - Oyunun metnini ben buldum. Yıllar önce, Işıl Kasapoğlu ile birlikte biz bu oyunu oynamak istedik. O zaman, AkSana’ta beraber çalışıyorduk. AkSanat ödenekli bir tiyatroydu. Akbank’ın tamamen sponsorluğunda olan bir tiyatroydu. İşte bu oyun oradaki sahneye uyar mı, uymaz mı, doğru bir seçim midir diye düşündük. Çünkü AkSanat’ın amacı yerli ya da yabancı yazar olsun Türkiye’de hiç oynanamamış metinleri bulmak ve ilk sergilemeyi yapmaktı.. O vesileyle çok oyun bulup, okuyorduk. Hangi oyun olur, hangisi olamaz diye bakıyorduk. Sahne olanakları çok kısıtlı bir salondu orası. Daha sonra araya çok farklı öncelikler girdi. Bu oyun böylece uykuda bekledi. Aradan yıllar geçti. Sonra, bu oyunun bir telif problemi oldu. Telifini bir türlü alamadık. Sonunda oyunu oynamak AYSA’ya ve bu ekibe nasip oldu. Hugo Marsiyal karakteri için hep Selçuk Yöntem düşünüldü. Döndük dolaştık, aynı ekibimizi kurduk. Bu ekibin çok iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum.
 
   SDK – Son olarak, bir “rol kesme” meselesi var ki beni bitirdi. Jiji ve Hugo, Mona ve Anthony karakterlerinin tam anlamıyla “cılkını çıkarıyorlar”. Bu kadar acayip abartılı bir oyun olabilir mi? Gülmekten katıldığımız o sahneler adeta bir oyuncu nasıl “oynanamamalı” mesajını da veriyor gibiydi.
 
  Tilbe Saran - Tabii bu günlerde böyle abartılı bir oyun oynama anlayışı yok. Bugünkü gözle baktığım zaman Jiji’nin ve Hugo’nun oyunculuklarını çok eleştiririm. Ama onlar farklı bir dönemin, farklı bir anlayışın, farklı bir yapının oyuncuları. Vodvil Tiyatrosunun, Bulvar Tiyatrosunun oyuncuları. Her ikisi de başka oyunlarda oynamışlar, başarılar kazanmışlar, çok ortak başarıya imza atmışlar. Bugünün ticari tiyatro dediğimiz bulvar, komedi türünde iki usta isim olmuşlar. Onların oyunculuk tarzına hiç eleştiri yapmıyoruz. Tam tersi onları çok sevdik ve onlar gibi çok abartılı bir rol anlayışıyla oynamaya çalışıyoruz. Gündelik hayatta, nasıl evde fasulye ayıklarken canınız sıkıldığında fasulye ayıklayışınız değişirse ya da tam tersi mutlu ve keyifli olduğunuz zaman gene fasulye ayıklayışınız nasıl değişirse oyuncular da öyle. Çünkü biz canlıyız. Bize değen ısı, soğuk, aşk ve nefreti olduğu gibi aldığımız gibi veriyoruz, yansıtıyoruz. Oyunun içindeki karakterlerin canlandırdığı ikincil rol kişilikleri de o sahneden bizim etkilendiğimiz gibi etkileniyorlar. Mesela burada İzmir’de müthiş genç, tutkulu bir seyirciyle beraber olduğumuz için onların enerjisiyle oyun tavan yaptı. Bu oyunda tiyatro dediğimiz masalsı dünyanın arka kapısını açtık sizleri davet ediyoruz..Oyuncuların çok sahici oldukları, bütün korkularını, endişelerini, keyiflerini olanca büyüklüğü ile yaşadıkları bir anı seyirciye ortak ediyoruz.
 
    Tilbe Saran ile söyleşimizi henüz bitirmiştik ki yollarımız Bekir Aksoy ile kesişti. “Koca Bir Aşk Çığlığı” oyununun olmazsa olmaz yönetmeni şirin Leon ile. Tatlı gülüşü, sorunları çözme konusundaki dahiyane yöntemleri ile bizi kendimizden geçiren Leon’la iki çift laf etmeden olmazdı.
 
   SDK – Çok sevimli bir eşcinsel karakter çıkmış ortaya. Neden eşcinsel bir yönetmen düşündünüz?
 
   Bekir Aksoy – Aslında orijinal metne baktığımızda eşcinsel olup olmadığını bilmiyoruz. Duyarlı, duygusal bir karakter. Dünyaya bir “gay” olarak bakıyor. Leon’un eşcinsel olabileceğine dair ipuçlarını sadece Daniel’in oyunun içindeki birkaç cümlesinde buluyoruz. Ben Leon’un daha duygusal, daha sinirli halini aldım. Zaman zaman gördüğümüz o ani çıkışlarını bu duygusallığı nedeniyle yapıyor. Yurt dışında oynandığında böyle çok renkli bir karakter değil. Gayet normal bir kişi olarak yorumlanmış. Mizansenleri, duygusal iniş çıkışlarından yola çıkarak komik olan bir karakteri iyice komik hale getirmek için böyle yorumladım.
 
   SDK – Leon sahnede hareketliliği ile göz kamaştırıyor. Aniden iki defa yumuşak düşüş yapıyor ve ardından bir kahkaha seline neden oluyor. Bu şahane kalp krizi geçirme konusunu biraz açabilir miyiz?
 
   Bekir Aksoy - Aslında bunlar da oyunda olmayan ayrıntılar. Ben Leon’un o duygusal anlarında daha büyük patlamaları olan bir adam olarak düşündüm. Oyunda şöyle bir durum var. Oyunda yönetmeni kimse iplemiyor. İki star ile uyanık ve üçkağıtçı bir menajer var. Ama Leon yönetmen olarak varla yok arasında. Onu yönetmen olarak çok da ciddiye almıyorlar. Leon da devamlı “Beni niye ciddiye almıyorlar? Ben neyim burada” diye soruyor. Bunu düşünürken o iniş çıkışlarını daha duygusal bir hale getirerek almaya çalıştım. O düşmeler kalkmalar seyircilerin kafasında “gerçekten adamın hiçbir şeyden haberi yok” düşüncesini yaratıyor. “Kimse bu adama bir şey anlatmıyor mu?” düşüncesi oluşuyor. Oyunun bir yerinde Jiji “tıpkı bir Brecht oyunu gibi olur” deyince Leon “Yine beni unuttunuz” der. Bu cümlede oyuna sonradan eklendi. Devamlı göz ardı edilen bir yönetmen var ortada. Bu olayların ortaya çıkardığı komik bir durum.
 
   SDK – Oyunun hızlı temposu içindeki bu duygu yoğunluğuna bağlı patlamaların yanı sıra unutulmaz repliklerle birlikte çok renkli ses değişimleri de var. Bir sopranonun yedi nota üzerinde dolaşması gibi. Bu bir oktav boyunca ses taraması gibi oluyor. Biraz bu konudan bahsedebilir miyiz?
 
   Bekir Aksoy – Yönetmen Leon oyunun bir yerinde Jiji’ye (Tilbe Saran) şöyle der. “Baştan beri konuşmuştuk, herkes elinden geleni yapacak. Bunu ilk söyleyen sendin Jiji. Öyleyse sözünü tut.Tut, tut, tut, tuuuuuuuut. Tut!” der. Buradaki cümle içindeki son sözcük olan “tut” sözcüğü, çok kısa ve sert vurgularla tekrarlanır. Daha sonra bir soprano gibi çok ince bir sese doğru geçiyor ve sonra çok kalın ve pes bir ses ile keskin bir “tut” sözüyle tamamlanıyor. Ben oyuncunun biraz enstrüman gibi olması gerektiğini düşünüyorum. O nedenle, oyuncu o enstrümanı ne kadar açarsa, oyunda yarattığı karakterde o kadar samimi oluyor. Vücudu bir müzik aleti sesi de onun tınısı gibi düşünmek lazım. Bunlar metinde olan şeyler değil. Sonradan metin ortaya çıktıkça oyuncunun yaptığı buluşlar. Bu iniş çıkışlar oyunu renklendiren detaylar oluyor.
 
   SDK – Leon’un bu kadar sahici olmasıyla birlikte sevilmesinin nedeninin oluşturulan “oyun diliyle” ilgisi olabilir mi?
 
   Bekir Aksoy – Aslında her rolün bir vücut dili var. Şimdi ben Leon gibi bir adam olsaydım bu bir başarı olmazdı. Leon gibi bir adam olmadığım için o farklı bir karakter halinde çıkabiliyor ortaya. Oysa vücut dili rol için çok büyük önemi var. Oyuncu da bunu üzerine yerleştirip giydiği zaman siz orada Leon diye bir karakteri izliyorsunuz. Bekir’i izlemiyorsunuz.
 
   SDK - Leon her yerde unutulmaktan muzdarip. Afişte adı yok, röportaj yapılır adı geçmez. Ne olacak bu Leon’un hali?
 
   Bekir Aksoy – Dünyada bir “yıldız tiyatrosu”, “yıldız sineması” varsa yönetmeni çok umursamazsınız. Dünyada Brad Pitt oynuyorsa Brad Pitt önemlidir. Robert de Niro oynuyorsa Robert de Niro önemlidir. Martin Scorsese gibi çok büyük bir yönetmen olacak ki karşılıklı ismi anılsın. Bizim oyun “yıldız oyuncuların” ön plana çıktığı bir oyun. Bizim oyunumuzun içinde Jiji Ortega ve Hugo Marsiyal zamanın “yıldız oyuncuları” yönetmen kimsenin umurunda değil. Varmış yokmuş önemli değil. O yüzden Leon hep bunun kompleksi içinde yaşıyor. Mesela Daniel oyunun bir yerinde “başardım” deyince Leon “Pardon?” diye bir çıkış yapar. Bu detaylar sonradan oyuna benim eklediğim şeyler oldu.
 
   SDK – Burada kahkahaların ardına gizlenen ciddi bir sistem eleştirisi var diye düşünüyorum. Hiç kimseye hissettirmeden hafiften yönetmen, oyuncu ve tiyatro dünyasını eleştirirken onların tanımlarına da bir göz atıyor sanki.
 
   Bekir Aksoy – Burada işin kaymağını hep vitrinde olan insanlar yer ya da kötüyse zararını yine vitrinde olan insanlar görür. Bir oyun kötüyse yönetmenin çok etkisi vardır.İyiyse de yönetmen alkışlanır. Sistem “yıldız sanatçıya” yönelik çalışır.
 
   SDK – Leon kriz anlarında çözüm üretme makinesi gibi çalışıyor. Hugo’yu kalbinin üzerinden öpüyor, Jiji’nin kıçını ısırıyor. Nabza göre şerbet veriyor. Bütün bunların arasında Leon bir yandan da bir yönetmenin profilini de çıkarıyor. Öyle değil mi?
 
  Bekir Aksoy – Leon karakterini ele geçirdiğiniz anda bunlar doğaçlama bir şekilde kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hugo’yu kalbinden öpmesi, bu arada onlara gaz verir tarzda davranması, oyun tam kopacakken “Mükemmeldiniz. Harikaydınız. Başka oyuncular olsaydı bir ay uğraşırdık” filan demesiyle Hugo ve Jiji’ye verdiği ara gazıyla işi götürüyor. Oyunculara kendilerini iyi hissettiriyor ama arkalarından da konuşmadığını bırakmıyor. “Vazgeçsek. Bırakalım. Jiji zaten sarhoş. Ötekisi manyak. Bunları bırakalım. Vazgeçelim. Başka oyuncular bulalım” diyor. Onlar da diyor ki “Bu yönetmen çok kötü. Başka yönetmenle çalışsak” diyor. Aslında bütün bunlar bizim piyasanın sektörün dışa vurumu. Zaten oyunun yazarı tiyatronun sahibi olan bir kadın. Bize yakın şeyleri yazmış. Dünyadaki oyunculuk ve yönetmenlik neyse işin mutfağını veriyor.
 
    SDK – Yönetmen çalışma stili çok hoş. Kızışan oyuncuların üzerine su dökmesi, Hugo’ya biraz yayarak oyna deyince Hugo’nun gerdan kırmaya başlaması, Jiji’ye çömelerek oyna direktifini vermesi…
 
   Bekir Aksoy – Bütün bunlar, oyun içinde karşıdaki oyuncuların Jiji (Tilbe Saran) ve Hugo (Selçuk Yöntem) ve Daniel (Ömer Akgüllü ) yaptıkları hareketlerin üzerinden bulduğum detaylar. Bu oyuncunun kendi insiyatifini kullanarak ortaya çıkardığı ince ayrıntılar. Oyuncuların üzerine su dökmek, Hugo’yu göğsünün üzerinden öpmesi gibi ayrıntıları düşündüğümüzde oyuncu kendi dersini çalışmazsa ortaya çıkabilecek şeyler değil bunlar. Yönetmenin yönlendirmesiyle bulunacak şeyler farklıdır. Bunlar ise oyuncunun kendisinin bulduğu ince farklılıklar. Oyuncu aramaz, araştırmazsa bir karakteri sahici bir biçimde ortaya çıkarabilmesi çok zor olur.
 
   SDK – Hızı, ritmi yüksek bir oyunda dörtlü bir ekip olarak oyunun ritmini yakalamak zor olmalı diye düşünüyorum.
 
   Bekir Aksoy – Komedinin salt gerçeği tempodur. Komedinin içindeki tempoyu yakalamazsanız seyir için çok kötü bir hale gelir. Dram daha yumuşaktır, daha ağır bir temposu vardır. Bu oyundaki oyuncular Tilbe Saran ve Selçuk Yöntem ile birlikte daha önce başka bir oyunda daha birlikte çalışmıştık. Ömer bize daha sonra dahil oldu. Hep birlikte çok iyi bir uyum yakaladık.
 
    Tiyatronun mutfağını konu eden bir oyundan bahsederken, sahne arkasında çalışan ve vitrinde sadece yaptıkları işlerle var olanları unutmamak lazım. Yönetmenliğini Işıl Kasapoğlu’nun yaptığı “Koca Bir Aşk Çığlığı” Türkçe’ye Zeynep Avcı tarafından kazandırılmış. Müzik Joel Simon’a ait. Sahne ve kostüm tasarımında Hakan Dündar imzası var. Tiyatronun olmazsa olmazı ışık tasarımı ise Cem Yılmazer’e ait. Ve yapım AYSA Prodüksiyon.
 
    Unutulmaz Jiji karakterini yüreklere kazıyan Tilbe Saran, gerçek bir yıldız kumaşına sahip. Tanrı vergisi yıldız kumaşını, her gün güneşin doğudan yükselmesi kadar doğal bir biçimde her oyunda yeniden biçiyor, kesiyor ve kendine emsalsiz bir elbise yaratıyor. Her karakter elbisesiyle birlikte yüreklerdeki yerini bir tanrıça misali sağlamlaştırıyor.
 
    Karizmatik rollerin dayanılmaz oyuncusu Hugo Marsiyal rolünde Selçuk Yöntem rolünün hakkını veriyor. Vücut dilini mükemmel kullanışı, bir bakış, bir jestle seyircideki istediği reaksiyonu yakalayabilme becerisiyle özel sanatçıların başında geliyor.
 
    Geçirdiği şahane kalp krizleriyle bizi yüreğimizden yakalayan unutulmaz bulvar oyunlarının yönetmeni Leon rolündeki Bekir Aksoy eşcinsel yönetmen tiplemesiyle gerçekten başarılı. İnce ayar yakaladığı eşcinselliğin dozunu iyi koruduğu için ortaya iyi bir karakter çıkarmış.
 
    Ve üç kağıtçı, uyanık menajer Daniel rolünde Ömer Akgüllü. Rolünün hakkını veriyor. Sevimli bir üç kağıtçı menajer rolünde gayet iyi.
 
    Son söz yine izleyicinin. Oyunun bitiminde iki yaşlı bayan bir diğerini dürterek şöyle dedi.
 
    "Ay, bu oyun bana çok iyi geldi şekerim. İyi ki gelmişiz.” Diğeri yanıtladı. “Aklımı çelip beni buraya getirdiğin için sana çok teşekkür ederim” Dünya şekeri iki tonton bayandan alın size bir oyun eleştirisi. Üstelik sayfalar dolusu yazıya bedel.
 
    Dünya tatlısı bu ton ton bayanlara katılmamak elde değil. Doğru söze ne denir. “İyi ki gelmişim.”
 
     Seval Deniz Karahaliloğlu


    seval_deniz_karahaliloglu@mynet.com

Anahtar Kelimeler: tilbe saran



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir