MAKALELER

Terör ve Şiddet Çağında, "Deliliğe Övgü"

2012.01.12 00:00
| | |
2063

Sizce Nasıl?
Psikiyatrinin ve Tiyatronun Sıra Dışı Birlikteliği : Levent Mete ve Gürol Tonbul...

Şiddet ve terörden o kadar bezdik ki, artık “deliler” kadar “hür” olmak istiyoruz. Sanki, “umut”, “mutluluk” ve “özgürlük” delilik kavramında saklı gibi. Gerçekten öyle mi? Son zamanlarda, tamamen “delirmiş” bir dünyaya ait hikayelerin ucunda hep bir “umut” ışığı arar olduk. Karanlık tünelin sonundaki “aydınlığı” görmeye çalışan garibanlar gibiyiz.
  
“Albay Kuş” ve son olarak “Barut Fıçısı”. Adı üstünde, sorunlu ve acılı bir coğrafyaya ait, barut gibi patlamaya hazır oyunlar bunlar. Gerilimi yüksek, duygu yoğunluğu insanı serseme çeviren ve sahnelemesi çok zor tiyatro oyunları. Oyunun altından başarıyla kalkabilmek için öncelikle oyunu belirli bir dengede tutmak gerekiyor. An geliyor, sadece tiyatro bilgisi yetmiyor. İnsan başka kaynaklardan da beslenmek, faydalanmak istiyor. Mesela profesyonel bir psikiyatristin yardımıyla yabancı bir dünyanın kapılarını aralamak daha kolay geliyor.

Her ikisi de kendi alanlarında değerli isimler. İki ayrı tiyatro oyununda bir araya geldiler. Sonuç, iki unutulmaz oyun oldu. “Albay Kuş” ve “Barut Fıçısı” oyununda birlikte çalışan psikiyatrist, yazar Levent Mete ve yönetmen, oyuncu, hoca Gürol Tonbul deneyimlerini, birikimlerini paylaştılar.     

SDK – İlk önce bir tiyatrocu ile bir psikiyatrist nasıl bir araya geldiniz ve sonrasında birlikte yapmış olduğunuz çalışmalar hakkında neler söylenebilir?

Gürol Tonbul - Tiyatro tek başınıza kotarabileceğiniz bir alan değil. Her rolün bir davranış psikolojisi ve sosyolojik bir konumu var. Bu nedenle, yıllardan beri bir psikolog ile birlikte çalıştık ama bir türlü olmadı. Ya çok fazla psikolojiye giriyoruz dramadan uzaklaşıyoruz. Bir süre sonra drama olmadığı için sadece hastalığın sahneye gelmesi isteniyor. Tam o aşamada Savaş Kültür beni Levent Mete’nin kitaplarıyla tanıştırdı. “Sana müthiş birini öneriyorum” dedi ve gerçekten de öyle çıktı. Levent Mete hayata bakışı çok geliştirdi ve değiştirdi. Çünkü bir roman yazarıydı ve kişileştirmeyi çok iyi biliyordu. Kendi alanında uzman biriydi ve oyun üzerine yaklaşımlarıyla oyun davranış psikolojileri ya da davranış bozukluğu olan karakterleri kendi alanı içinde çok geliştirdi. Çok yapıcı önerilerde bulundu. Psikolojiyi unutup dramaya  ya da dramayı unutup psikolojiye dalmadı. Kişileştirmeyi bilen bir bilim insanı ile çalışmak beni de oyuncuları da çok geliştirdi. 

 

Levent Mete – Savaş Kültür bizim eski klinik şefimiz. Savaş Bey bizi tanıştırdı. Oyunun provalarında Gürol Tonbul oyuncuları yönetiyor zaten. Benim yapacağım orada ayrıntılarda kalıyor. Oyuncu o an orada nasıl duygulanacak, o duyguyu nasıl ifade edecek, o ses tonu nasıl olması gerekir, jestleri, mimikleri nasıl olmalı gibi ayrıntılar üzerine çalıştık. Bir çeşit psikodrama seansları gibiydi. Ben de “o an ne olabilir” düşüncesini kafamdan geçirerek oyuncuya aktarmaya çalıştım. İlk çalıştığımız oyunun şöyle bir avantajı vardı.  “Albay Kuş” psikotik insanların, şizofreni ya da ona benzer psikozu olan insanların canlandırıldığı bir oyundu. Oyunda doktor dışında bütün kişiler psikotik kişilerdi. Bu da benim için mesleki anlamda alanımın ortasından bir konu. Zaten klinikte gözlemlediğimiz, tedavi süreçlerinde bulunduğum insanların “orada, o durumda nasıl davrandıklarını” göstererek oyunculara davranış biçimlerini yansıtıyordum. Bu anlamda kolaydı. İkinci oyun “Barut Fıçısı” klinikte psikotik hastalar arasında geçen bir oyun değil. Sokakta, insanlar arasında geçen, gündelik hayatın şiddetini yansıtan bir oyundu. Gündelik hayatın şiddetine uygun duygulanımları, ona uygun jestleri, uygun mimikleri gösterdik. Her iki oyun da ayrı ayrı birer bölüm gibi oldu. Bir psikiyatri kliniğinde duygulanımların oluşturulması ve sokaktaki adamın şiddet sırasındaki duygulanımlarının oluşturulması konusunda beraberce çalıştık.

SDK – “Albay Kuş” oyununda, “akıllı olmak” ve “şiddet” arasında bir ters orantı var. Oyunda, “deliler” akıllıların başaramadığını başarıyor. Farklı etnik kökenden ve dinlerden gelmelerine rağmen ciddi bir sorun olmadan, sakin bir şekilde, bir arada yaşamayı beceriyorlar. Öte yandan delilerin şiddete eğilimli olmalarını beklerken, sokakta “akıllı” olduğunu düşündüğümüz sıradan insanlar “şiddet” üretiyor. Bu durumda, “delilik” ve “şiddet” üzerine biraz konuşabilir miyiz?


Gürol Tonbul -  “Albay Kuş” altı delinin bir arada yaşadığı eski bir manastırda geçiyor. Buraya bir doktor gönderiliyor.  Doktor psiko-dramadaki Moreno yöntemiyle, buradan bir kazanç elde etmeye çalışan bir kişilik.  Yani burada tutuğum notları yayınlarım, zengin olabilirim. “Paris’te Seine nehri kıyısında bir yerde yaşarım” amaçlı gelen biri. Aslında metin 18 sayfa ama Levent Mete’nin katkılarıyla 38 sayfaya çıktı. Metinde var olan özü oyunun yazarı Hristo Boytchev ile de yazışarak bir tür Erasmus’un “Deliliğe Övgü” metnine dönüştürdük. Oyunda geçiyor. Strasbourg’da bir binaya giderler ve o binada “Deliliğe Övgü” den satırlar yer alır. O ip ucunu da yakaladıktan sonra, Erasmus’un dediği gibi bir tersinleme ile aslında delilerin ne kadar akıllı olabildiklerini ve dünyayı başka biçimde algılayabildiklerini göstermek istedik. Oyunun kendi içindeki tersinlemesinde belki de “tedaviye ihtiyacı olan doktordu” diye düşündük. İlk defa manastıra geldiğinde, ilaçla hastaları iyileştirmeye çalışıyor. Barut Fıçısı oyunuyla ilişkilendirirsek, bir tür “tıbbi şiddet” uygulayarak hastaları iyileştireceğim derken delilerin kendi içinde kurdukları dünyada ne kadar “akıllı olduklarını” ve “dünya barışı” için aslında ne kadar önemli bir yapıya sahip olduklarını anlıyor. Albay Kuş çok çarpıcı bir tersinlemeyi içeren bir oyun. Bilim adamı kimliğinin yanı sıra, Levent’in dramayı çok iyi bilmesinden dolayı metin kendi içinde çok esprili bir hale geldi ve çok iyi gelişti.  “Barut Fıçısına” baktığımızda, bu oyun daha sert bir yapı içeriyor.  Bugün normal diye kabul ettiğimiz insanların şiddete ne kadar yönelik olduğunu görüyoruz. İçinde bulunduğumuz ortamda bir bireyi yok etmeye eğilimli olan insanlar var. “Barut Fıçısı” oyununda bizi en çok etkileyen yanı “gereksiz şiddet”. Dramada oyun kimliklerini bir zemine oturtabiliyorsun. Barut Fıçısında ise Dukovsky oyundaki kişilerin kimliği ve geçmişi hakkında hiçbir ip ucu vermiyor ve bu insanların ürettiği gereksiz şiddetin aslında ne kadar “toplumsal travmalara” bağlı olduğunu gösteriyor.  Her iki oyun da farklı kulvarlarda bizi çok geliştirdi. Levent bilim insanı olarak çok dürüst biridir. Mesela diğer oyunlar da çalışmak için teklif getiriyorum. Eğer oyunun kendi bilimsel alanına girmediğini düşünürse, “bu oyun benim alanıma girmiyor, ben bu oyunda çalışmayayım” der. Bu aynı zamanda bir dostluğun ötesinde, “bilimsel namusu” içeren bir buluşmadır.  

Levent Mete – “Albay Kuş”’da oyunun çatısı bir ana kontras üzerine kurulu duruyor. Psikomotik insanlar kendi içlerine düşmüş insanlar. Onlar, iç dünyalarından, hayal dünyasından ya da bilinç dışına yakın bir yerden besleniyorlar. Kendi kendine konuşur, hayaller, sesler içindedir. Başkalarıyla doğru dürüst iletişim kuramaz. Onlara çok zor ulaşırsınız. Bu nedenle, psikiyatri kliniklerinde pek isyan filan çıkmaz. Hastalar kızabilirler, üzülebilirler, kavga edip itişebilirler ama “örgütlenip klinikteki yönetime karşı birlik oluşturamazlar” çünkü hep “kendi içlerine düşmüş” insanlardır. Dış dünyadaki organizasyona katılamayan, var olamayan, uyum sağlayamayan bir yapı sergilerler. Oyunun sonunda ise biz şu durumu hissederiz. Savaş var ve hasta olmayan normal insanlar organize olamıyor, birbirleriyle iletişim kuramıyor. Herkes birbirine girmiş vaziyette. Balkanların o yoğun iletişimsizlik varken, iletişimsizliğin zirvesinde olması gereken hasta insanların arasındaki “iletişimi” üzerine bir oyun. O insanlar iletişim kuruyorlar, bir birlik oluşturuyorlar, onca kargaşa içinde (ütopik ama ) bir yola çıkıp bir sürü yerlerden geçip, hedefe ulaşıyorlar. Böyle bir kontras çiziliyor. Aslında, “Albay Kuş” da  eleştirilen toplum dışarıda ve uzak. Ama biz oradaki insanların arasındaki dönen olayların yapısından ve kontrastan o uzaktaki toplumla ilgili bir fikir ediniyoruz. Akıl hastası insanlar bu kadar iletişim kuruyor ve bunları yapabiliyorken öbürleri birbirlerine düşmüş durumda. “Barut Fıçısı” nda ise olay gündelik hayatın içinde geçiyor. Orada çok uzaktan etkisini hissettiren toplumun içindeki insanları bire bir görüyoruz. Onlar “normal insanlar”. Burada “şiddet” toplumun içinde var. “Barut Fıçısı” bana sanki “Albay Kuş” oyunun devamı gibi gelmiştir. Kamera bir defasında yıkıntılar içindeki bir akıl hastanesinden bakarken, sonra aynı kamera bu sefer toplumun içine yerleşerek, toplumdan akıl hastanesine doğru bakar. Bu defa akıl hastanesinin arka planındaki toplumu görürken, bu defa toplumun içinde aslında onların arkasında duran “çılgınlığı , kontrolsüzlüğü, iletişim kuramamayı” görüyoruz. “Albay Kuş” ve “Barut Fıçısı” nın böyle  ikili bir yanı var diye düşünüyorum.  

 
        
SDK – Albay Kuş oyununda deliler “hayallerinin” peşinden koşuyorlar ve onları gerçekleştiriyorlar. “Normal insanlar” ise gündelik hayatta “umutlarını ve hayallerini” gerçekleştirmek bir yana, silahlarla ve şiddetle hayallerini ve umutlarını “öldürüyorlar”. Bu durumda, “hayallerimizin ve umutlarımızın” peşinden koşmak ve gerçekleştirmek için biraz “deli” mi olmak lazım?

 

Gürol Tonbul – Drama yönünden baktığımızda, yüz yıllardan beri “Deliliğe Övgü” bir tersinlemedir. Delinin baktığı dünyanın daha akıllı bir dünya olduğu söylenir. Levent’in sözünü ettiği gibi delilerin dünyasında daha içe kapanık bir yapı var. Bu dış dünya “örgütlü bir şiddet” olarak yansımıyor. Onların gerçekleştirmek istediği dünyada oyun Albay Dimitri’nin sözleriyle biter. Albay Dimitri “biz belki de dünyanın en akıllı insanlarıyız. Bizi dışlıyorlar ama zamanla bunu kanıtlayacağız” der. Ütopik bir dünyadan bahseder. Oyunun metni yanıltmasın. “Albay Kuş” da Levent ile kotardığımız en önemli nokta şu oldu. Bir cip yolculuğundan bahsettik ama somut olarak cipi göstermedik. Belki de zihinlerinde, o zihinsel yolculuğun devamında oraya vardıklarını söyledik. Albay bunu anlatırken, bulundukları noktadaydı ve oyunda kullandığımız bir şarkıyla bunun zihinsel süreçteki bir yolculuk olabileceğini de anlattık. Somut olarak bir yere gitmeleri gerekmiyordu. O dünyayı düşlerinde kurdukları ve kendi aralarında sağlayabildiklerine ilişkin ip uçlarını verdik. Oyunda şu soru soruldu. “somut olarak gittiler mi?” Bizde şöyle yanıtladık. “Nasıl algılamak isterseniz?” ama sahnede dekorda hiçbir değişiklik yapmadık. Oyun boyunca dekor aynı paçavralar içinde, aynı yoksulluk içindeydi. Delilerin, “Strasbourg’a geldik” dediği anda, bizim için önemli olan delilerin değişimi değil, doktorun o noktada değişime uğramasıydı. Doktor onları tedavi edeceğim derken doktor onların oyunun bir parçası haline gelmeyi “gönüllü olarak” kabul etti. Bu açıdan çok önemliydi. “Barut Fıçısında” şiddeti yaşama biçimi haline getirirseniz, birini yok ederek, orada insanca bir düzen kurmanız mümkün değildir. “Ötekileştirme” dediğimiz bir nokta ile bir dünya kuramazsınız. Deliler sınırları kaldırırken biz ısrarla sınırların çizilmesini istiyoruz ve başka coğrafyalar bularak orada mutlu olacağımıza inanıyoruz. Levent’in saptaması çok doğru. Bu ikili yapıda, “Albay Kuş” da “sınırları olmayan bir dünyadan” söz ediyor. Orada “ötekileştirme” kavramını kaldırdığınız andan itibaren “şiddet” bitiyor ve orada ütopik bir dünya başlıyor. Israrla doktorla Albay arasındaki en temel çelişki belki de bugün tartıştığımız konuydu. Doktor der ki “böyle bir dünyanın hiçbir zaman olmayacağını biliyorsunuz değil mi?” Albay da yanıt verir “ olmayabilir ama biz “denemek” istiyoruz.” Onun için çok önemlidir. Balkanlar “ötekileştirmenin” en acı biçimde yaşandığı coğrafyadır. İki yazar da bunun altını ısrarla çizerler. Sadece Balkanlarda değil, bütün dünyada barış çağrıları arasında siz istediğiniz kadar şiddeti durduracağım deyin durduramazsızın. İki tane yok eden kutbun içinde bir var oluş alanı yaratamazsınız. O nedenle bu iki oyun çok önemlidir. 

 

Levent Mete – Bizim akıllı düşünce sistemimizin içinde bir takım kurallar var. Bu kurallar binlerce yıllık insan uygarlığının birinden diğerine adım adım değişerek gelen kurallar. Bunlara göre davranıyoruz, bunlara göre yaşıyoruz, bunlar otomatikleşiyor, içimize işliyor. Selamlaşmalarımız, ritüellerimiz, kime karşı nasıl davranmamız gerektiği, toplumsal kurallar, inançlarımız. Bütün bunlardan oluşan bir düzenin içindeyiz. Önce sosyalleşiyoruz. Fakat sosyallik değişen bir şey. Toplum devamlı bir takım dönüşümler geçirerek bu kuralları da değiştiriyor. Kuralların kendisi var oluş tarzlarıyla, değişmeye dirençli. Bir başka düşünce sistemi de şu. Akıl hastaları ve çocuksu düşünce de bunun içine giriyor. Kuralların gevşediği ve büyük ölçüde olmadığı bir düşünme tarzı var. Bunun içine delilik olarak düştüğünüzde acı çekiyorsunuz. Bu insanlardan o hastalığın içinde yaratıcı bir şey çıkmıyor. Ama yaratıcı düşünceyle davranan ve kuralları değiştiren kişi de zorunlu olarak aynı yere gitmek zorunda. Bu kuralsız, bu yeniliğe açık, bu her şeye açık, kısmen şiddete de açık olan yapı içinde düşünmek zorunda. Yaratıcı kişilerin, sanatçıların, fizik bilimlerinde ve sosyal bilimlerde gelişmeleri sağlayanların bir yanı böyle olmak zorundadır. Ana kuralın dışında, ana kurala uymayan, patlayıcı şeyler düşünmek ve yarın ana kural olabilecek ama bugün hiç kimsenin kabul etmeyeceği şeyler düşünebilsinler. Dünyanın güneş etrafında dönmesi gibi bugün çok normal ama geçmişte kabul görmeyen fikirleri ortaya koyabilsinler.                     
   
SDK – Aslında sorumun cevabını hala tam olarak alamadığımı düşündüğüm bir nokta var. Biz kabul edelim ya da etmeyelim “deliler” çıktıkları içsel yolculuklarında “umut” ettiklerine bir şekilde kavuşuyorlar. Ama biz çok “akıllılar” şiddet çağında, çift anlamlı olarak “umudu” “fiziksel şiddetle” ve “tutkulu bir şiddetle” yani, açgözlülük ve hırsla yok ediyoruz. Bu da bizi daha karamsar ve daha şiddete eğilimli ve daha mutsuz bireyler yapıyor. Siz ne dersiniz?

Levent Mete – “Umut”, deliliktedir ya da akıl hastalığındadır denemez. İnsanlar bu refleksi gösteriyorlar. 1980’den sonra sanat dergileri furyası olmuştu. O zaman da, o dergilerde yazan bir çok edebiyatçı böyle delilikle ilgili şeyler yazıyorlardı. Sanki “umut” orada. Çünkü toplumda akıllı insanların var oluşu onların oluşturdukları örgütlerden “umut kesilmişti”. Karanlık bir dönemden geçiliyordu. O zaman insan el yordamı ile aranıyor. Delilik de kural dışılığı çağrıştırdığı için cazip geliyor. Gerçekte deliliğin kendisi “acıdır”. İstanbul’da, “Uluslar arası Şizofreni Günleri” düzenleniyordu. İlk toplantıların birinde konuşmacılardan biri de Gündüz Vassaf dı. O zamanlar “Cehenneme Övgü” kitabı yeni çıkmıştı. Toplantıya hem sanatçıları, hem psikiyatristleri, hem de hasta yakınlarını çağırmıştık. Gündüz Bey çıkmış, konuşuyor. Post modern düşünceyi ve onun düşünce yapısının kalıpları kıran tarzını, aslında psikozdaki kalıpları kıran düşünce tarzındaki benzerliklerini anlatıyor. Evet, doğru böyle bir geçiş var. Demin de söylediğim gibi “yaratıcı bir düşünce” kalıbına giderken her türlü yaratıcılıkta “patlayıcı”, “kural tanımayan” bir yan var. Ama her şey bundan ibaret değil. Oralardan bir hasta yakını bağırdı. “Sen gel benim çocuğumla bir gün yaşa kardeşim. Böyle konuşuyorsun.” dedi.  İşin bir de böyle trajik bir yanı var. Akıl hastalığının içinde bir “kurtuluş” yok. Ama akıl hastalığına giren kişinin takip ettiği düşünce yapısı “yaratıcı” ve etkinlikte bulunacak yetenekte olan kişinin takip ettiği düşünce yapısına benziyor. Aynı yerden besleniyorlar. Şöyle bir benzerlik kurabiliriz. Suya dalıp da su altında bir güzellik varsa onu görmek söz konusuysa iki seçenek vardır. Biri kayıktan birden düşüp, su yutarak orada bulanık bir şeyler görüp, sudan can havli ile çıkmaya çalışan biridir. İkincisi ise aynı suya yaratıcı kişi kendini hazırlayarak girer. Başka kişiler aynı suya girerken hangi araç gereçleri kullanmışlar, nasıl dalmışlar diye önceden araştırır ve kendini dalma işlemine odaklar. Dalar, su altını görür, fotoğrafları çeker. Her ikisi de aynı yere gitmiştir. Su ortak. Ama yapılan iş farklıdır. Ben işe drama yanıyla giren bir psikiyatrist olarak, oyunlarda bulunuyorum. Psikiyatrist olarak konuya bakınca, akıl hastalığının engellenmesi, azaltılması, acılarının yatıştırılması ile ilgili bir iş yapıyorum bütün gün. Yıllardan beridir bu işi yapıyorum. Bir yandan o insanların içlerindeki acıları, sıkıntıları, yaratıcı düşünceyi, o patlayıcı kural dışılığı görüyorum. Bunu hazırlıksız biçimde hastalık olarak yaşarken çekilen acıları da görüyorum. Delilik içindeki potansiyeller görülmeli ama çok da yüceltilir bir yanı yok aslında. 

 

SDK – Levent Mete bilim adamı kişiliğinin yanı sıra aynı zamanda romancı kimliği ile edebiyat dünyasının yakından tanıdığı bir isim. Tiyatroda Gürol Tonbul ile birlikte çalışmak psikiyatrist Levent Mete’ye neler kazandırdı?


Levent Mete -  Tiyatro deneyimi ile dramatizasyonu öğrenmiş oldum. Roman yazmak başka bir şey. İnsanın kendi içine kapanarak yaptığı bir şey. Kendi iç dünyasını anlattığı bir durum. Bir yerden bir imajlar, bir sahneler gelsin diye kapanmak demek. Tiyatroda daha farklı, dışa dönük bir iş yapıyoruz. Ekip halinde çalışıyoruz. Oyunu sahnelerken başka insanları hissetmeye çalışıyorsun. Bir metni alıp oradaki yazarın ne yapmaya çalıştığını ilk önce kendine, sonra da başka insanlara aktarıyorsun. Sonra da sonuçlarını görüyorsun. Tiyatronun böyle dışa dönük bir yanı var. Bu yönden bana faydası oldu. Tiyatroda, “modeller üzerinden konuşmayı” öğrendim. “Albay Kuş” daki olaylar bir akıl hastanesinde geçiyor. Oyuncuların da en kolay kayabileceği yer, olayın “deli fıkrası” şeklinde anlatılması olabilir. Bu açıdan bakarsan komedi olabilir ama değil. Onlara bu gözle bakarsan katıla katıla “gülebilirsin” ama diğer gözle bakarsan “üzülebilirsin”,  başka bir açıdan da “düşünebilirsin”. Bu trajik bir ortam. O zaman bu nasıl oynanmalı? İlk başlarda, uzun uzun anlatmaya çalıştım. Sonunda dedim ki “eğer salonda seyirci olarak tek kişi varsa, siz bunu oynarken korkuya kapılmalı. Bu sahnede “güvende değilim” diye hissetmeli” demiştim. Birden oyuncuların bu anlattıklarımı aldıklarını gördüm. Modellemeyi ve analoji ile” yan taraftan anlatmayı”  sahnelemeye bu yolla katkıda bulunabileceğimi düşündüm. İkinci oyunda bu modelleme konusunu daha sistemli biçimde yaptım. Oyuncular için şemalar çizdim. O şemalara göre, belirli modeller ve tipler, o tiplerin hangi ölçeklerde nasıl olduğunu gösteren bir çalışmaydı ve sonra bu şemalar işi hızlandırma açısından çok işe yaradı. Ayrıca, tiyatro oyunculuğu hiç de öyle kolay bir iş değildir. Tiyatro oyunu sahneye konurken, önce okuma provaları başlıyor, sonra sahne provaları şeklinde devam ediyor. Ben de orada koltuklarda oturuyorum. Yanımızda not tutan stajyer tiyatrocular vardı. Ben arada söylüyorum. Filancanın şu hareketi, stajyer yazıyor, falancanın jestleri, şunun konuşması, stajyer sürekli not alıyor. Sonra  oyuncular ara verdiklerinde ben Gürol’a gidip anlatıyorum. Şunu yapalım, böyle yapalım diye tarif ediyorum. Oyuncuların hepsi gide gide olayı benimsediler. Gürol’un da benim de istediğimiz tarzda oyunu oynuyorlar. Fakat içlerinden bir tanesi devamlı “kendini” oynuyor. Ben yazıyorum, anlatıyorum, günler geçiyor. Değişen bir şey yok. Bir yerde sonlara doğru yaklaşırken, “bir dakika dedim ya”. Sahneye çıktım, oyunun içinde anlatmaya başladım. Yine de bir iyileşme yok. “Ben oynayayım” dedim o zaman. Tabii insanları güldürecek bir komedi çıktı. Hiç kimse o kadar kötü sahne oynamamıştır. ( Kahkahalar….) 

 

Gürol Tonbul – Gerçekten o repliği söyledi. (Kahkahalar….) Her iki oyunda da yaşadık bu durumu. “Albay Kuş”, dramayı çok iyi bilen bir psikiyatristle çalıştığım ilk oyundu. Oyuncular anlamında şöyle rahattık. Daha önce psikiyatristlerle çalışmıştık ama dramayı bilmediği için bir süre sonra oyuncular onu ret ediyordu. Bizimle çalışan bütün bilim insanlarına sonsuz saygımız olmakla birlikte bazen ipin ucunun kaçtığı anlar oldu. Mesela hoş bir anımız var. Albay Kuş’u çalışırken, Bosna Hersek sınırında çatışmaları yaşamış, yalnız bırakılan insanları görmüş, o yıllarda görev yapmış, dört yılını Bosna Hersek’de Bulgaristan sınırında geçiren bir Albay bulduk. Bir süre sonra Albay anılarını anlatmayı bıraktı. Şöyle oldu. “Sen oradaki, şuraya sağa doğru yürü.Sen de arkanı dön”. Oyuncular, “ne oldu, askeri kampta mıyız? Ya da oyunu Albay mı yönetiyor?” demeye başladılar. (kahkahalar……) 


Çizgiyi ayarlamak çok zor bir iş. Levent, kişisel yapısından kaynaklanan iyi diyalog kurma yeteneği ile bunu çok iyi başardı. Bilim insanı olmanın getirdiği saygınlıkla bu dengeyi çok iyi kurdu. Her iki oyunda da farklı yaklaşımlar yaşadık ama ben Levent açısından gözlemlerimi söyleyeyim. Bir kere zararsız delilerle çalışıyor. Sonuçta kendi egoları var. Bütün oyuncular bundan yararlanarak kendilerini daha ön plana almak istiyorlar ve doktora zarar vermiyorlar. Zarar verdikleri tek nokta şu olabilir. Ödenekli tiyatrolarda oyuncuyu biraz sıktığın zaman bu örgütlü bir mücadeleye dönüyor. “Ama doktor, bir dakika, yalnız biz oyuncuyuz, filan…”diyebilirler. Ama ona da ben izin vermiyorum. Devlet tiyatrolarında şöyle bir davranış psikolojisi bozukluğu var. Yönetmen her şeyi bildiğini iddia eden adam konumunda. Bunu hem oyuncu hem de yönetmen olarak içinde yaşayan bir tiyatrocu olarak söyleyebilirim. “Ben, her şeyi biliyorum!” Her şeyi bilemezsiniz. Levent gibi bir bilim insanının oyunculara ve size öğreteceği çok şey oluyor. Her ilişkiyi çözemezsiniz. Çünkü çok şeyle uğraşıyorsunuz. Yolunuzu kaybettiğiniz anlar oluyor. Bu yol kuralları olan aydınlık bir yol değil. Sisli bir yol, yolunuzu her an kaybedip uçabilirisiniz. Kişileştirme ve boyutu anlamında büyük bir katkı bu. “Albay Kuş” da Levent’in yaptığı önemli bir katkıyla örnek vereyim. Oyunda bir karakterin hırsızlık hastalığı var. Kleptomani. Hastalığın boyutlarını anlatıyoruz. Levent oyuncuya döndü.“Üçüncü görünmez bir elin varmış gibi düşün rolünü” dedi. O andan itibaren rol çok boyutlandı, çok değişti. Bu benim bulabileceğim ya da özetleyebileceğim bir cümle değil. Bunu ancak dramayı da bilen bir bilim insanı söyleyebilir. İlk oyun psikodramaydı. Levent kendi konusu olduğu halde kendini psikiyatrinin dışında tutarak, dramayı da çok iyi bildiği için oyun olgusu içine girebilen ve psikiyatrist kimliğini oyun olgusu ile çok iyi bağdaştırabilen biri. “Barut Fıçısı”ndaki şiddet öğesi, görünmeyen ve bütün oyuncuların ve benim çok yatkın olduğum bir durum. O anda yönetmeninizden nefret edersiniz, kostüm kreatörünüzden nefret edersiniz, dekordan nefret edersiniz, ışığı beğenmezsiniz, bütün oyuncular kendi egolarının tatmin edilmesini ister. Bu çok zor bir iş. Şimdi yönetmen olarak, bunu sadece arkadaşlık ya da sert bir emir komuta zincirinde tutabilirsiniz. Orada bilimsel ölçütte, davranış psikololjisi anlamında, sizin de “kendinizi geliştirmeniz” gerekir. Levent hem oyunculara bu davranış psikolojisinin sınırlarını çok iyi anlatan biri hem de benim sınırlarımı genişleten ya da nerede durmam gerektiğini anlatan biri. Yoksa şunu diyebilirim. “Ben, yönetmenim! Yapın!” Bunu benim dememem lazım. Levent’in en büyük katkısı bu. O sohbetlerimizde, Levent o kulvarı açıyor bana. Eğer oyuncuya kötü davranırsan, oyuncu “role ve seyirciye kötü davranır”. Onun için bilimsel ölçütün girdiği noktada, oyuncuya aktarımda istediklerimizi net olarak söylüyoruz. Ama bunu kaba saba bir kuvvetle yapmıyoruz ya da emir komuta zincirinde yapmıyoruz. Oyuncunun anlayabileceği “yaratıcılık” alanı içinde yapıyoruz. Bu çok önemli. Doğal olarak, seyirciye yansımasında, (bunu bütün oyunlar için söyleyebiliriz ama özellikle Albay Kuş ve Barut Fıçısında bunu net olarak sağladık) yorulmalarına rağmen seyirciye ve role “şiddet” uygulamıyorlar. Bugünün ortamında, kendi alanımızdan bakıldığında, bu seyircinin şiddetten uzak kalmasını sağlıyor. Bu da çok önemli bir katkı. Levent’in açısından bunlar kendi ütopyalarını anlatan “akıllı deliler”. Ötekiler de anlatıyor ama daha içsel yaşıyor, kendi kendilerine mırıldanıyor, çok çözemiyorsun. Oyuncunun en önemli zenginliği, hem benim açımdan hem de Levent açısından kendi deliliklerini ve ne düşündüğünü o samimi ortamı buldukları zaman anlatmaları. Baktığın zaman bir oyuncunun dünyasını, beyin yapısını, neyi amaçladığına ilişkin çok önemli bir zenginlik sağlıyor.    

                       

SDK – Sizin aynı zamanda oyunun sahneye konma sürecinde, gerilimli ortamı yumuşatmak adına oyuncuların ve yönetmenin de psikiyatristliğini yaptığınızı söyleyebilir miyiz?


Levent Mete – Tam olarak öyle bir şey söyleyemeyiz ama kısa sürede ekibin bir parçası haline geliyorsunuz. Albay Kuş oyununda olduğu gibi oyuncular aslında başlarında “şunu yap, bunu yap” diye emir verecek birini istemiyorlar. Onları hem yöneteceksiniz hem de aynı ekibin tam olarak bir parçası olacaksınız. Biz onlarla bir ekip olarak arkadaş olduk. Sabahlara kadar çalışıyorduk, beraber yiyip içiyorduk, kafa çektiğimiz falan da oluyordu. Ben bazen onların bazı şeylerine karışıyordum ama bu “şuraya git, bunu yap” şeklinde olmuyordu. “Albay Kuş” oyununda bir doktor var. Delilerin nasıl davrandıklarını anlatıyorum, gösteriyorum. Doktor da bana “ya, doktor bey ben nasıl oynayacağım” diye sordu. Bir baktım, beni izliyor. Ben insanlara bazı önerilerde bulunuyorum. Sürekli beni izliyor. Bu şekilde benim rolümü aldı. Ama öyle bir almış ki. Sonra, oyun sahnelendi. Annem oyunu izlemeye geldi. Annem “Yaa, Levent bu doktor senin hayatını mı oynuyor?” dedi. (kahkahalar….) Benim bütün jestlerimi, bütün mimiklerimi almış. 

 

SDK – Tiyatro çalışmaları romancılığınızı nasıl etkiledi?


Levent Mete – Tiyatro çalışmalarının diyalog yazma konusunda bana çok faydası olmuştur. Bir sürü iyi yazılmış diyalogu, orada nasıl hayata geçirilir, nasıl oynanırsa olur, defalarca gördüm. Diyalogları dramatize etme konusunda ustalaşmış insanları defalarca ve saatlerce izliyorsunuz. Konular değişik biçimlerde dramatize edilebilir. Konuşmaların metinden canlı olarak sahne üzerinde hayata geçişini defalarca ve defalarca düzeltmelerle izleyince büyük bir faydası olmuştur diye düşünüyorum. Sonra Gürol’un teşvikiyle bir oyun yazdım.

Gürol Tonbul – Benim çok beğendiğim bir oyun o. Bir süre sonra onu sahneleyeceğim.

 

SDK – Bundan sonra ortak çalışmalarınız olacak mı? Levent Mete’nin kişisel bazda size nasıl bir faydası oldu?  


Gürol Tonbul – Tabii olacak ama Levent Mete her teklif edilen oyunu kabul etmiyor. “Benim alanıma girmiyor, ben sana bu konuda faydalı olamam” dediğinde, büyük saygı duyuyorum. Bunu her bilim insanından duyamazsınız. Ben duymadım bugüne kadar. “Dürüstlük” ve “güven sağlaması” açısından da Levent Mete ile çalışmayı tercih ediyorum. Yönetmen, oyuncular ve psikiyatrist üçgeninde düşünürsek, biz bir ütopyanın gerçekleştirilebileceğini hep birlikte kanıtladık. Bu ütopyayı gerçekleştirirken şiddetten arınmış, şiddetten uzak ama seyirciyi aynı zamanda içinde bulunduğu noktadaki şiddetin kimliğini, içinde bulunduğu açmazları ya da tersinleme ile deliliği anlatacağınız bir ortam olacak. Kendi içimizde bu anlattığım üçgende  bunu gerçekleştirme noktasında, “sınırlarımızı iyi bilmemiz” gerekiyor. Levent Mete bu sınırı çok iyi bilen ve çok iyi koruyan bir kişi. Oyuncuların yönetmene ve psikiyatriste “güven duyması” gerekiyor. Yönetmenin de bu iki yatay çizgideki oyuncu ve psikiyatrist üçgenine çok “güven duyması” gerekiyor. Ütopya böyle gerçekleştiriliyor. Üçgenin çizgilerini böyle koyuyorsunuz.  Bunlardan biri eksik kalırsa hiçbir şekilde başarılı olamazsınız, ortaya çıkan anlamsız bir çizgi oluyor. Benim için bu ne faydası var? (gülüyor…) Çalışmalarda, delilik sınırına çok gittiğim zaman Levent bana kliniğe gelmek istemiyorsan, “orada dur” anlamında uyarıyı yapıyor. (kahkahalar…) Tedavi sürecine başlamadan, başta bir tedavi uyarısı aldığım zaman çok katkısı var. Oyuncu bir çok açıdan yönetmenine güvenir. Davranış psikolojisi ve biçimlemede Levent oyuncularda bir güven duygusu yaratıyor. Oyuncu ortaya bir rol modeli getirdiğinde, Levent “evet, öyle  düşünebilirsin” diyor. Bu Levent olmazsa şöyle oluyor. Yarın daha fazla güvendiği bir yönetmen olabilir, “orayı böyle değil de şöyle yap”. Bunun sonunda, onuncu oyuna geldiğinizde bir bakarsınız ki, oyuncu oyundaki bir çok şeyi değiştirmiş. Albay Kuş’da 200 oyun oynadık ve Barut Fıçısında 100 aşkın oyun oynadığımızda, oyunculara hep şunu söylüyoruz. “Hayır, saptadığımız bu davranış psikolojisinin dışına çıkma”. Bu çok önemli. Yoksa oyunda tutarlılığı sağlayamazsınız. Her oyunda ortaya farklı bir şeyler çıkar. Mesela,“Albay Kuş” oyununda bir arayışa girdiğimiz nokta oldu ve Levent’in orada büyük yardımı oldu. “Albay Kuş” oyununda, “Televizyon Haco” diye bir rol var. Televizyon Haco, sağır dilsiz iyi dudak okuyor. Bütün amacı aktör olmak. Konservatuara gitmiş. Orada kabul görmüş. Sonra sağır olduğu anlaşılınca, okuldan uzaklaştırılmış. Şimdi bu rolde, hem tiyatro var, hem de klinik bir hasta var. Oyunun yazarı Hristo Boytchev tiyatro oyunculuğu ile manastırdaki hastayı aynı çizgi içine almış. Aynı şey, “Barut Fıçısı” oyununda da var. Aslında bir kabaredeler, hepsi oyuncular, bilinçli bir deliliğin içindeler, aynı zamanda hepsi bilinçli nedensiz bir şiddeti yaratan zalim karakterler. Bu arada, Levent’in sabrını övmeliyim. “Barut Fıçısı” oyununda bizi yönetmen olarak da psikiyatrist olarak da çok zorlayan, çok zor güvenen arkadaşlar oldu. Levent’in ne kadar sağlam bir psikiyatrist olduğunu orada gördüm. Bu kadar inatçı ve sert yönelişleri olan bir oyuncuyu “nerede durdurabileceğini” biliyor. Levent çok iyi bir oyun kurucu. Çünkü o sert tepkiye bir bilim insanı olarak alınabilirsiniz ve “sen benden daha iyi mi bileceksin?” noktasına getirebilirsin. Ama Levent bunu yapmıyor. Bu çok önemli oyuncunun psikolojisinde. Çok geç güvenen insanın bile güvenebileceği sağlam bir bilim insanı. Bu durumda, “biz bu ütopyayı gerçekleştirebilirize inanan insanlar” oluyoruz. Bu nedenle, gelecekte de Levent’le birçok ütopyayı gerçekleştirmek isterim. Tanrı her yönetmene, Levent Mete gibi dramayı bilen, oyuncuda güven sağlayan, müthiş sezgileri ve sabrı olan, oyuncuyu nerede dengelemesi gerektiğini bilen bir bilim insanı  versin. 

 

SDK – Son olarak, gelecek projenin adını alabilir miyiz?


Gürol Tonbul – “Dikkat Kırılabilir”. Yine bir Balkan oyunu. Bir göç ve bir yerden sürülme hikayesinin yarattığı şiddet konu ediliyor. Binlerce insan yıllardan beri evlerinden, yurtlarından sürülüyor. Bu insanların yollarda kendi aralarında yaşadıkları anlatılıyor.  Önümüzdeki ay metni Levent’e vereceğim, eğer Levent’te kabul ederse birlikte üçüncü proje olarak, “Dikkat Kırılabilir” oyununu gerçekleştireceğiz.

Anahtar Kelimeler:



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir