MAKALELER

Tamer Yılmaz

2012.03.16 00:00
| | |
1828

Sizce Nasıl?
Konservatuvardan mezun olduğundan bu yana tiyatro yapmanın derdine düşmüş, hayatını bu yönde şekillendirmiş, Van’da başladığı devlet tiyatrosu yolculuğuna İzmir’de devam eden bir oyuncu Tamer Yılmaz...

 

TAMER YILMAZ-RÖPORTAJ

Konservatuvardan mezun olduğundan bu yana tiyatro yapmanın derdine düşmüş, hayatını bu yönde şekillendirmiş, Van’da başladığı devlet tiyatrosu yolculuğuna İzmir’de devam eden bir oyuncu Tamer Yılmaz.Geçtiğimiz sezondan beri devam eden Henry ve Alice’in Gizli Yaşamı’nın yanında bu sezon bir de Romeo&Jüliet oyunuyla sahneye çıkıyor.Bunca oyuna , bunca çalışmaya rağmen sahneden indiğinde bugün nasıldı, önceki oyunlara göre farklı mıydı sorusunu büyük bir heyecanla ve endişeyle soracak da kadar coşkulu.Kendinden bahsederken asla büyük cümleler kurmayan hele de tiyatro söz konusu olduğunda heyecanla neler yapıldığını, neler yapılabileceğini anlatmaya başlayan Tamer Yılmaz’la matine suare arasında İzmir’in tarihi tiyatrosu Konak Sahnesi’nde keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 “Biz de herkes oyunculuğun kolay bir şey olduğunu sanıyor, hiçbir şey yapmadığınızı düşünüyor.Hep ezber konusuna takıyorlar, o kadar şeyi nasıl ezberliyorsunuz diyorlar.Yani bir ezberleyebilse çıkıp oynayacak.Oyunculuğun,tiyatronun somut bir getirisi yok.Öyle olunca da hayatı şekillendirdiğiniz,değiştirdiğiniz,dönüştürdüğünüz göz ardı ediliyor.Zaman zaman boşa iş yapıyoruz diyorum.Aslında boşa iş yapmıyorsunuz.”


-Tiyatroyla nerede, ne zaman tanışıyorsunuz?İlk hisleriniz neler tiyatroyla ilgili?

Ben küçük bir yerde yetiştim.Modern anlamda sahnede oyun izlemem 17-18 yaşlarıma tekabül ediyor.Ama küçükken İsmail Dümbüllü’yü izledim mesela.Mahallemizde eski bir sinema salonu vardı,oraya turneye gelmişti, salon aynı zamanda mahalle gençlerinin her yıl oyun sahnelediği bir mekandı..Hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Yine Köyceğiz’de bir kaplıca vardır,orada bir kukla tiyatrosu izlemiştim.Anadolu’yu gezen bir ekipti,bayılmıştım,ustalıklarını sonradan anladım.Ayrıca şöyle bir anım var;Fethiye’de bir oyun var.Ben çok küçüğüm, ailece gittik.Oyunda bir tane aptal aşık var.Kıza açılacak , bir türlü açılamıyor.delikanlı oturmuş ,arkasında da şeytanı oynayan birisi var. Kıza duygularını tam açacakken, şeytan gelip kafasına vuruyor tenekeyi, delikanlı yere düşüyor, o yerden kalkıncaya kadar da saklanmış oluyor.Bir oldu,iki oldu, üç oldu derken..”Hooop, çekil oradan, vurma” dedim.Herkes sustu.Oyuncular da durdu,baktılar, çocukmuş deyip devam ettiler.Sahneyle ilk temasım odur aslında.Bana “oğlum,sus napıyorsun” dediler.Ama dedim o da vurmasın.Tiyatroda konuşulmaz dediler bana, ama iş işten geçmişti.

-Belki de sahneye dair ilk adımı orada atmışsınızdır. Çünkü her çocuğun yapacağı bir şey değil. Sahnede bir şey oluyor ve ben müdahale etmeliyim, yönlendirmeliyim durumu.

İzmir fuarının bir ay olduğu dönemde Muğla’dan babam beni fuara getirirdi.Konserler ve oyunları izlerdik. Ailem tiyatroya ilgi duyardı, mümkün olduğunca bizi de götürmeye çalışırlardı. Yedi Kocalı Hürmüz’ü izlemiştik. Ben daha sonra Ankara’da dershaneye gittim. Orada arkadaşlardan biri “AST’ın oyununa gidelim, Bir Ceza Avukatının Anıları oynuyor” dedi, gittik. Biz böyle kabanlar, kotlar, spor ayakkabılar falan, içeriye girdik herkes takım elbiseler giymiş, şık kadınlar, adamlar. Utandık, arada çay içmeye bile çıkamadık , öyle kaldık oturduğumuz yerde.Daha sonra Devlet Tiyatrosu’nda Keşanlı Ali Destanı’nı izledim.O oyunda da Ortaca’dan mahallede tiyatro yapan gençlerden biri oynuyordu(Mehmet  Gürkan).Onu gördükten sonra ben de oyuncu olmalıyım dedim.Aslında onunla birlikte olunabileceğini,ulaşılabilirliğini gördüm.Ben tiyatro sınavlarına üç kez girdim ve üç yıl boyunca Mehmet abi beni çalıştırdı.Ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro bölümüne girdim.

-Anladığım kadarıyla siz oyuncu olmak için yola çıkmıyorsunuz. Üniversite sınavına hazırlanırken oyuncu olmaya karar veriyorsunuz.


Mehmet abiyi gördükten sonra oyuncu olmaya karar verdim aslında. Yoksa ileriye ait hedefleri olan birisi hiç olmamıştım. O andan sonra amacım vardı artık. Altı yıl okul sürdü.1994 yılında mezun oldum.1998 yılında da Van Devlet Tiyatrosu’nda göreve başladım. Bu arada iki yıl İstanbul’da yaşadım.Dizilerde oynadım, birkaç sinema filminde rol aldım, TRT’de dublaj  yaptım. Ama her şey o kadar belirsiz ki İstanbul’da.

-Mezuniyet yılı olarak  çok şanslı bir dönemde mezun olmuyorsunuz. Daha öncesinde devlet tiyatrosu her yıl sınav açarken 1994 yılından itibaren oyuncu alımları belirsizleşiyor. Bu dönemde sınav açılmamasını, özel tiyatrolardaki çalışma koşullarını bahane edip piyasa işleri yapmaya başlayan ve öyle de devam eden çok kişi var. Bir de koşullara direnen, alternatif arayan ve fırsat bulduğunda tiyatroyla devam eden kişiler var. Tiyatro benim en büyük aşkım, sahne en büyük özlemim deyip de neredeyse hiç sahnede görmediğimiz oyuncular var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Biraz kolaycılığa mı kaçılıyor yoksa haklılar mı?

İstanbul’da direnmek çok mümkün değil. Ben İstanbul’a gittiğimde tiyatro yapmak istedim. Tiyatro kurmak mümkün değil. Yolun başındasınız, bilgi birikiminiz yok, sermayeniz yok. Bütün bildiğiniz özel tiyatroları dolaştım. Gülümsediler, çok anlamsız geldi onlara ben oyunculuk mezunuyum, tiyatronuzda çalışmak istiyorum dediğimde. Bir tanesi biz popüler isimlerle ya da mankenlerle çalışıyoruz dedi . Kenter Tiyatrosu’na gittim, biz kendi öğrencilerimizi alıyoruz dediler. Tiyatro Kare’ye gittim, oyuncu ihtiyacımız yok şu anda bir oyun çalışmıyoruz dediler. Çok arkadaşım var bu durumda.1995 yılında İstanbul’a gittiler, işler yaptılar, çok da iyi para kazandılar. Ama çok istemelerine rağmen tiyatro yapamadılar ya da şimdi yeni yeni yapmaya başladılar. O kadar zor ki tiyatro yapmak. Bir organizasyonun içinde yer almanız lazım. İstanbul’da hayat çok zor ve pahalı. Özel tiyatrolar prova sürecinde para vermiyorlar. Oyunlardan alınan paralar belli. Bir ayda kaç oyun oynayıp da ne kadar kazanacaksınız. Üstelik bir devamlılığı da yok. Dolayısıyla televizyonda iş yapmak zorundasınız. Ben İstanbul Şehir Tiyatrosuna girecektim, hatta oyun ve tarihi de belli oldu ama o ana kadar hiç aklımda olmayan devlet tiyatrosunda buldum kendimi Televizyonda iş yapan arkadaşların da işi çok zor. İyi olmak zorundasınız, şanslı olmalısınız. Kimse okullu oyuncu olmanıza, ne yaptığınıza, ne yapmak istediğinize bakmıyor. Oyuncu musun, oyuncuyum. Tiyatroya giden televizyoncu, sinemacı yok. Sizi sahnede görüp de rol teklif etmiyor kimse. Daha önce televizyonda ne yaptıysanız onun ekseninde roller geliyor. İyi oynadığınız bir rol üzerinize yapışıyor.

-Hakan Meriçliler’in bir röportajında okudum geçenlerde. Yıllardır tiyatrodayım, ekşisözlükte hakkımda beş yorum vardı. Diziye başlayalı üç hafta oldu, şimdi sayfalarca yorum var ancak hepsi Çağatay’la ilgili diye. Bu durum seyirci, yönetmen ve yapımcı açısından aynı şekilde algılanıyor.

Hakan benim GSF tiyatro bölümünden sınıf arkadaşım. Çok üzücü bir durum bu aslında. Sivas’ta çalıştı, Trabzon’da çalıştı. Çetin Tekindor,  İstanbul devlet tiyatrosunda bir oyunda oynarken hastalanınca, İstanbul’a gelip onun rolünü oynadı. İnsanlar böyle bir adam birden ortaya çıktı, çok şeker falan diye bakıyorlar. TV oyunculuğun üst seviyesi olarak görülüyor halk tarafından.İyisin, sen de dizilerde oynayabilirsin diye bakıyorlar.Altında ne var, neler yapılmış diye dönüp bakmıyorlar. Bir diziyle, bir karakterle etiketleyip geçiyorlar.Popüler kültür..

-Devlet tiyatrosunda çalışmaya Van’da başlıyorsunuz, sonra İzmir’e geliyorsunuz. Bölge tiyatroları kısmen yeni. Birbiriyle kıyasladığınızda bu ikisini bir oyuncu olarak çalışma koşulları açısından ne gibi farklar var?

Van Devlet Tiyatrosu 1997’de kurulan dört bölge tiyatrosundan biriydi.Ben bir yıl sonra 1998’de katıldım.Sivas için açılan sınava girdim. Ancak beni Van’a gönderdiler.Yeni kurulmuş bir bölge tiyatrosunda önünüzde örnek yok.Yaptığınız işi eleştirecek ya da takdir edecek kimse yok.Seyirci, oluşmamış.Ben Van’a ilk gittiğimde ayakkabı boyacılığı yapan bir çocuk bana hangi film var diye sordu, düşünün şehre daha dün geldim ama  o benim tiyatrodan olduğumu biliyordu.O ayakkabı  boyayan çocuklar işlerini yapmak için de, soğuktan kaçıp ısınmak içinde tiyatroya geliyorlardı.Herkes içeri girince hadi sizde girin oyun izleyin diye içeri alınırlardı.Bir süre sonra çocuklardan birisi ben de bilet alacağım, öyle gireceğim oyuna  dedi. İlkokuldan itibaren çocuk oyunlarına gelen çocuklardan beşi, bugün     tiyatro bölümü mezunu, devlet tiyatrosunda hatta Van’da kadrolu çalışan üç arkadaşımız var. Gelişim onlarla olacak. Biz orada güzel işler yaptık ama hiç kimse görmedi,duymadı.

-Genel olarak böyle bir sıkıntı var. İstanbul’da oynanan ve Ankara’da sahnelenip ses getiren oyunlar biliniyor. Onun haricinde de ne var ne yok pek bilinmiyor. Geçtiğimiz hafta bir gazetede bu yılın en iyi on oyunu diye bir liste yayınlandı. Oyunların hepsi İstanbul’da sahnelenen hatta neredeyse Beyoğlu’nda aynı cadde üzerinde bulunan tiyatroların sahnelediği oyunlar. Bakış açısı bu kadar dar.

Ödüllerde de aynı durum var. Biz İstanbul dışında tiyatro yapıyoruz. Ödül jürileri tarafından değerlendirilmek için İstanbul’da ya da Ankara’da en az iki hafta oyun sahnelemeniz gerekiyor. Oysa biz bazen İstanbul’a turneye gitmiyoruz, gitsek bile bizim turnelerimiz bir haftalık oluyor. Bu yıl Henry ve Alice’in Gizli Yaşamı’ndaki partnerim Özlem Başkaya Sadri Alışık ödüllerinde komedi dalında en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı.Sanırım bu İzmir için bir ilk. İnsanlar her şeyi İstanbul’dan ibaret sanıyorlar. Diyarbakır’daki bir oyunun İstanbul’dakinden daha iyi olabileceği kimsenin aklına gelmiyor.Eleştirmenler bölgelere gitmiyor.

-Son iki yıldır basında sıkça yer alan tiyatro oyunları var ama bunların haber olmasını sağlayan şey oyunun ne olduğundan çok belirli sahnelerle ilgili. Sahnede striptiz yaptı, öpüştü, sevişti gibi başlıklar atılıp buna ilişkin fotoğraflar yayınlanıyor. Bu tarz haberlerin oyuna bir katkısı olabilir mi? Bu haberler üzerine seyircinin tiyatroya gelmesi mümkün müdür ki mümkün olsa bile böyle bir seyirci profili ne kadar ciddiye alınabilir?

Tiyatro seyircisi magazin haberlerini okuyup da  tiyatroya gelip gelmemeye karar vermez.Zaten bu şekilde ünlü birilerinin haberi yapılıyor.Star tiyatrolarında seyirci zaten o ünlüleri görmek için geliyor.Bu şekilde konuşulması, yazılıp çizilmesi sadece oyunun reklamı için. Oyuncu olarak sahnede siz öpüşseniz de soyunsanız da ne kadar sansasyonel bir şey yapıyorum diye düşünmüyorsunuz ki. Nasıl bakayım, elimi nereye koyayım, partnerimi nasıl kapatmayayım, gömleğimi nereye çıkarayım da üzerine basıp rol arkadaşım düşmesin diye düşünüyorsunuz. Aksi halde oynamanız mümkün değil zaten. Seyircinin bakışının da bu olması lazım. Farklı düşüncelerle tiyatroya gelecek seyirci olduğunu sanmıyorum, gelse bile bunun bir işe yaracağını, seyirci sayısını katlayacağını düşünmüyorum.

-Bu tarz haberlerin üstüne son günlerde müstehcen oyunlar sahneleniyor, sahnede cinsellik anlatılıyor gibi eleştirilerle İstanbul Şehir Tiyatrosu’na karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Daha önce farklı bir gerekçeyle devlet tiyatrolarına karşı bir saldırı gerçekleşmişti. Ödenekli tiyatrolara karşı olan bu saldırgan tavır hakkında ne düşünüyorsunuz?

Başka ülkelerde bu kadar büyük çapta devlet tiyatrosu yok. Onlarda da belirli kadrolar var ama bunların dışında prodüksiyon yapıyorlar. Ama bizim ülkemizde tiyatronun geçmişi o kadar uzun yıllara dayanmıyor. Dolayısıyla yerleşmiş bir tiyatro bilincimiz ve seyircimiz de yok. Kültürel bazı şeyleri devlet yerine getirmekle, sağlamakla yükümlü. Bu ülkede tiyatroyu bilmeyen, tanımayan çok insan var.Ben Van’da çalışmaya başladığımda ev sahibim ne iş yaptığımı anlayamamıştı.Beni önce asker,polis falan zannetti.Devlet tiyatrosunda çalışıyorum dediğimde tiyatro kelimesi ona transiti çağrıştırdı ve devletin bir otobüsü,minibüsü var ben de orada şoförlük yapıyorum diye düşündü.Tiyatrodan bu kadar uzak,bihaber insanlar var.Biz Van’da halkı tiyatroyla tanıştırdık,çocuklar tiyatro izlemeye başladılar.Cezaevlerinde oyunlar oynadık.Askerlere oyunlar oynadık.Tiyatroya gelmemiş ya da gelemeyecek durumda olanları tiyatroyla tanıştırdık ve onlar da tiyatronun ne olduğunu, ne olmadığını gördüler.Hakkari’ye, Bitlis’e turneler yaptık.Oralarda tiyatro izleyicisi oluştu.Tiyatro salonları yapıldı.Devlet tiyatrolarının oluşturduğu zemin sayesinde özel tiyatrolar oralara turneler yapmaya başladılar.Hakkari’de yapımı yarım kalmış bir kültür merkezi vardı,biz oyunlarımızı bir sinema salonunda sahnelerdik.Talep doğrultusunda o yarım kalmış merkez tamamlandı.Şimdi İstanbul’dan bir turne geldiği zaman orda oynuyor.Özel tiyatrolar oynayacak salon seyirci varsa oralara gidip oynuyor.Devlet tiyatrosunun amacı bulunduğu yerde sanat ortamının oluşmasını sağlamak,seyirci oluşturmak,sanatın gidemediği yerlere sanatı götürmek.İnsanlar oturdukları yerden şunu söylüyorlar;Oyuncular çalışmıyor,sahneye çıkmıyorlar,maaş alıyorlar.Bir ara operaya takmışlardı, sonra gözler tiyatroya çevrildi.Oysa oyuna göre,yaşınıza göre,bedeninize göre oyunlarda yer alıyorsunuz.Bazen de kadroda o role uygun oyuncu yoktur.Sözleşmeli oyuncu alınır ya da emekli oyunculara rol verilir.Sonra bu rolü oynayacak oyuncu yok muydu denilir.Var, ama o role uygun oyuncu olmayabilir.Bir de şu göz ardı ediliyor.İstanbul ayrı bir ülke gibi düşünülüyor ve Anadolu’ya bakılmıyor.Anadolu’da işler çok başka.İstanbul gibi düşünür,İstanbul gibi bakarsanız ne doğru tespit yapabilir ne de doğru karar verebilirsiniz.Şimdi Şehir tiyatrosuna karşı yapılan saldırı ise belirli bir medya grubu tarafından düzenli olarak tekrarlanıyor.Olmayan bir şey üzerinden gündem yaratıyorlar ve maalesef ki bu rüzgara kapılıp onların istediğini elde etmelerini sağlayan bir kesim de var.Bizim vergilerimizle çalışan bir kurum bu şekilde oyunlar oynayamaz diyorlar.Verdiğin hangi verginin peşine düştün bugüne kadar,hangi harcamayı denetledin.Biz de oyunculuk herkesin yapabileceği, basit bir şey algısı vardır.Ömründe bir tek oyun okumamış insanlar sizin repertuarınıza müdahale hakkını kendinde görüyor.Hoşgörüsüzlük, tam yerini tutmuyor tahammülsüzlük bu.Sizin düşündüğünüzden farklı düşüncelere tahammül edememe.Doğru tek, o da benim doğrum anlayışı.

 

-Henry ve Alice’in Gizli Yaşamı iki kişilik bir oyun ama oyun kişilerinin hayalini kurduğu kadınları, adamları da sahnede görüyoruz. Çok kısa bir süre içinde birbirinden farklı karakterlere dönüşüyorsunuz. Bu karakterler Henry değil, aynı zamanda karikatürize tipler de değil. Oyuna çalışırken bütün bu karakterleri birbirinden ayırıp Henry’ye zarar vermemek, onu doğru yansıtabilmek için nasıl bir yöntem izlediniz?
 
Aslında rollerin öncesi yok, bu anlamda da derinliği yok. İkişer dakikalık geçişler şeklinde. Seyirciyi her anında güldürme derdine düşülse tiplemeye kaçılıp bir klişe oluşturulabilirdi. Sahnede olanlar aslında hemen hemen her evli çiftin yaşadığı şeyler. Biz sulandırmamaya çalıştık. İnsanı temel aldık.

-Tipleme haline getirme karakterleri yanlış yansıtma riskini de doğurabilirdi. Henry de Alice de naif insanlar aslında.

Benim her role yaklaşımımın temelinde şu vardır; insani yanını almaya çalışırım. İnsan tek başına ne iyi ne de kötü değil. İlişki bazında iyi şeyler ya da kötü şeyler yapıyoruz. Çevre, şartlar, durum bunu belirliyor biraz da. Bu oyunda adam kadına getirdiği eleştirilerin hepsini kendisi de barındırıyor ama farkında değil. Oyun boyunca Henry ve Alice hiç göz göze gelmiyorlar. Dinlemiyorlar, bakmıyorlar. Birbirlerini dinleseler, ne olup bittiğine baksalar ortada bir sorun olmadığını görecekler.

-Karı koca birbirlerinden uzaklaştıkça fantezi dünyasına sığınıyorlar. Seyircinin bu durumu nasıl algıladığını merak ediyorum. Nedenini, niçinini  seyirci irdeliyor mu yoksa cinsel bir heves, eğlence olarak mı bakıyor?

Oyundaki fantezilerin hiçbirisinde temas yok. Seyirci başta şaşkınlık yaşadıysa da, kısa sürede neyin  ne olduğunu anlıyor Buradaki fanteziler de masum. Herkesin aklından geçebilecek, sıradan şeyler. Oyunla ilgili geri dönüşlerin genellikle olumlu olduğunu söyleyebilirim. Çünkü yapılan hiçbir şey oyunda biraz da cinsellik olsun diye yapılmadı. Bu anlamda oyun amacına ulaştı.

-Bir diğer oyununuz Romeo&Jüliet. Romeo & Jüliet çok bilinen , birçok ekip tarafından çeşitli formlarda sahnelenmiş bir oyun.Bir oyunun ve karakterlerinin bu kadar bilinir olması bu rolü canlandıracak  oyuncu için riskli bir durum.Başkalarına benzememek , özü bozmamak , yeni bir şeyler ortaya koyabilmek.Romeo rolü size teklif edildiğinde bir gerginlik yaşadınız mı?

Oyunun yönetmeni Malcolm’la bu benim üçüncü çalışmam. Öğrenciyken Hamlet’i sahnelemiştik, sonra Mefisto’da oynadım ama bu oyuna ekipten ayrılan bir oyuncunun yerine girmiştim, dolayısıyla prova sürecini yaşamamıştım. Bu çalışmalarımız 1993 ve 1995 yılındaydı. Malcolm beni aradı, Romeo&Jüliet’i sahneye koyacağını , Romeo rolünü de benim oynamamı istediğini söyledi.Ben Romeo’nun yaşının iki katından fazlayım, saçlarım beyazladı, kiloluyum,bu halimle nasıl oynayacağım dedim.Hatta bu role çok uygun olduklarını düşündüğüm genç oyuncu arkadaşlarımın isimlerini verdim,başka bir rol oynayayım dedim.O da bana “ Yaş benim için önemli değil, ben başka bir Romeo hayal ediyorum.Benim kafamda sen varsın.Eğer kabul edersen yapacağım yoksa bu oyunu sahnelemeyeceğim.” dedi. Ben de eğer sen böyle düşünüyorsan Romeo’yu oynamak, seninle çalışmak isterim dedim.Bu konuşma şöyle bir yanlış anlaşılmaya imkan vermesin; Devlet tiyatrosunda oyuncuya bir rol teklif edilir, oyuncu isterse oynar.Hayır, rol dağılım listesi asılınca haberimiz olur hangi oyunda olduğumuz ve hangi rolü oynayacağımız.İzmir müdürlüğümüz de buna olur verince provalar başladı.18 yıl önce prova yaptığım bir yönetmenle,şu anda ki deneyimlerimle prova yapmak Onun yöntemini daha iyi anlayabilmek adına benim için önemliydi. Bir kere çok donanımlı bir insan. Üniversitede doçentti, aktör, sahne dövüşü uzmanı, yönetmen, sinemacı, opera şarkıcısı,olimpiyatlara katılmış eskrimci.

-Oyun sahnelenme biçimi ve dekoru sebebiyle de çok yüksek bir fiziksel performans gerektiriyor. Ne kadar prova yapılmış, bedeniniz buna alışmış olsa da o tempoyu düşürmemek, sahnede var olabilmek kolay değil. Kostüm, dekor, mizansenler bir bütün olarak sizin performansınıza nasıl yansıyor?

Ben prova sürecinde yaklaşık 7 kilo verdim. Sadece ben de değil oyundaki birçok arkadaşım kayda değer kilo verdi. Çok ciddi bir kondüsyon ve güç istiyor. Her gün kılıç çalıştık. Gürol abi (Tonbul) kumların üstünde yatmaktan zatürre  oldu. Her yerimizde çizikler var. Ben provalar sırasında platformun üstünden yuvarlanırken düştüm ve kaburgam ezildi. Bir buçuk ay boyunca ciddi sıkıntı yaşadım. Düello sahnesinden sonra nefes almakta güçlük çekiyordum. Kazalar da yaşadık tabi. Bir yerde kılıç çok sert geldi ve esneyip başıma çarptı. Kanıyor, hissediyorum. Böyle durumlarda, bir an duruyorsunuz  oyuna devam edebilir miyim diye. Ve oynamaya devam ediyorsunuz. Dekorun hareketli olması,rampalar özellikle de Jüliet’in odasının havada asılı bir kafes olması bizi zorladı. Küçük bir alanda dengede durmaya çalışmak bir taraftan da rolünüzü canlandırmak hiç kolay değil.

-Romeo&Jüliet oyunuyla ilgili “ Dünya’nın en bilindik aşk hikayesini bir savaş hikayesine dönüştürmüşler.” şeklinde bir eleştiri okudum. Aşk hikayesinin geri plana atıldığı yönündeki eleştirilere ne diyorsunuz?

Romeo&Jüliet çok bilinen bir oyun dediniz ya. Aslında oyun olarak çok bilinmiyor. Balkon sahnesi biliniyor, kızla oğlan aşık olurlar ama kavuşamazlar diye biliniyor. Oyunun alt metni, yan hikayeler bilinmiyor. İki aile düşman ama neden düşman. İnançsal farklılıkları ne? Verona’nın o dönemdeki durumu, Fransa’nın etkisi,ticari,dinsel ve günlük yaşam üzerindeki (giyim kuşam) etkileri bilinmiyor. Romeo&Jüliet sadece aşk üzerine kurulu bir hikaye değil. Kaldı ki Malcolm klasik bir Romeo&Jüliet yapmak istemedi. Klasik bir oyunu kimseye izletemem dedi.Oyunda mikrofon kullandık.Yönetmenin istediği şey bizim nefes alışlarımızın bile seyirci tarafından duyulmasıydı 

-Bunların üzerine şunu öğrenmek istiyorum. Eleştirmenler, eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oynadığım oyunlarla ilgili eleştirileri  okumaya , takip etmeye çalışıyorum.Seyirciden de eleştirmenlerden de benim beklediğim şu;bir şey söylüyorsanız gerekçelerini de belirtmelisiniz.Sadece iyi , kötü ,yakışmış,yakışmamış, beğendim , beğenmedim denilmesinde ciddiye alınacak bir nokta yok..Neden beğendin , neyi beğendin , ne seni rahatsız etti.Bunları söylemeli ki ben de üzerine düşüneyim , haklılığını ya da doğruluğunu değerlendireyim.Bir de bazen başka niyetlerle yazılar kaleme alındığına rastlıyorum.Yani sadece övmek için ya da başka bir gerekçeyle kötülemek için,geçmiş ilişkiler, kinler devreye girebiliyor

-Son olarak İzmir’deki tiyatro oluşumları , tiyatro hayatı için neler düşünüyorsunuz?

Devlet tiyatrosu uzun yıllardır yerleşik olarak İzmir’de var. Bu anlamda oluşmuş , oturmuş bir seyircisi de var.Seyirci sıkıntısı yaşamıyoruz.Çeşitlilik ve rekabet anlamında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Şehir tiyatrosu yok. Özel tiyatro çok az. Bir de İzmir’deki özel tiyatrolar ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Seyirci özel tiyatrolara daha çok isim yapmış oyuncular sayesinde gidiyor. Tabi İzmir’deki özel tiyatroların ünlü isimlerle çalışmaları mümkün değil. Devlet tiyatrosu olarak seyirci sıkıntımız yok ama sahne sıkıntımız var. Yani var olan sahnelerimizin teknik anlamda eksiklikleri var. Birçok şehirde çok güzel sahneler yapıldı. Örneğin Muğla’da, Denizli’de, Hakkari’de. İzmir’de bu anlamda eksiklik var.Buca’da, Narlıdere’de ve Bornova’da sahnelere ihtiyacımız var.Sanatsal seviyenin yükselmesi için rekabete ihtiyacımız var,üzerine çıkılabilecek hedeflerimiz olmalı.

Anahtar Kelimeler: tamer yılmaz



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir