MAKALELER

Sidikli Kasabası Müzikali - İstanbul Devlet Tiyatrosu

2012.01.02 00:00
| | |
3226

Müzikal dediğimiz, önceleri 1890’larda komik operalardan kaynaklanarak Sidney Jones (The Geisha, 1896), Gilbert ve Sullivan gibi bestecilerle zirveye erişen İngiliz müzikli


WC Giriş Hakkının Elde Ediliş Öyküsü: Sidikli Kasabası Müzikali 

Müzikal dediğimiz, önceleri 1890’larda komik operalardan kaynaklanarak Sidney Jones (The Geisha, 1896), Gilbert ve Sullivan gibi bestecilerle zirveye erişen İngiliz müzikli komedi ve oyunlarını tanımlamak için kullanılan müzikal terimmiş, sonraları, yani 1894’te Londralı menajer George Edwardes ile New Yok’a ulaşmış, 1920’lerde Broadway’de çok zengin dekorlu, konuşma, şarkı, topluluk, koro gibi vokal unsurlar yanında dansa da çok önem verilen yeni bir kimliğe kavuşmuş. Broadway tiyatrosu denilen, neşeli konuları içeren, genellikle 2 perdelik bir tür eğlence tiyatrosu işte böyle doğmuş. Bizde bu türe yakın en başarılı örnek, Yalçın Tura’nın Haldun Taner’in metni üzerine 1964 yılında bestelediği “Keşanlı Ali Destanı” olmuş. 

TEŞEKKÜRLER ŞAKİR GÜRZUMAR
Bir yıl kadar önce bir araya gelerek kolektif bir ekip oluşturan, tek istekleri bu ülkede gerçekten “müzikal” yapmak olan ve buna inanan; şan eğitimli, çok sesli müzik yapabilen, dans edebilen, tiyatroya gönülden bağlı 20 kadar genç, tiyatro ve müzikal dünyasının Oscar’ı olan Tony Ödülleri’ne 10 dalda aday olmuş ve “en iyi müzik”, “en iyi metin” ödülleriyle başarısı taçlandırılmış güncel bir müzikal olarak da adlandırılan “Sidikli Kasabası Müzikali”ni sahneleyebilmek için çalışmalara başlamış. İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü ve Türk tiyatrosunun önde gelen yönetmenlerinden Şakir Gürzumar, onlara kucak açmış ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ülkemizde bir eksiği tamamlamasına, bu sezon iki bölümlük bir müzikal sahnelemesine neden olmuş. “Sidikli Kasabası Müzikali”, Greg Kotis’in sahneye koyduğu, Mark Hollmann ile Greg Kotis’in birlikte librettosunu hazırladıkları, Mark Hollmann’ın müziğini yaptığı bir müzikal. 

İŞLEVSİZ SALONLARDA SANAT YAPMAK
Gürzumar, iyi ki neden olmuş. İstanbul denilen anakentte yaşayanlar, üç yıldır operanın, balenin, müzikalin tadını unuttu; opera, bale, müzikal sevenin damağı kurudu. Heyula gibi Atatürk Kültür Merkezi (AKM) çürümeye terk olundu, için için çürümesi bizzat başbakan tarafından “çün” buyruldu. Derken Kadıköy Süreyya Sineması opera binası olarak kuruldu. 2010’un Kasım ayında, Beşiktaş Belediyesi bir alışveriş merkezinin içinde salon açtı diye içimiz heyecanla doldu. Böylece girişi olamazcasına zevksiz, hastane koridorlarına benzeyen, yerleri bembeyaz mermer, duvarları morg beyazı, insanın gereksinim halinde “tuvalet nerede” diye değil de, “üroloji nerede” diye soracağı gelen bir salon daha bulunmuş oldu. Salonda orkestra çukuru yoktu. 

“SU DURUMU İLE İLGİLİ BOKTAN BİR MÜZİKAL”
Çaresizlikler içinde ölüm kalım savaşı verenlerden İstanbul Devlet Tiyatrosu, bir alışveriş merkezinin 2. Katında kendine yer buldu. Dünyanın ısınıp suların azalmasıyla birlikte, tuvalete girmenin sınırlandırıldığı, işemenin özel bir şirketin denetimine verildiği bir kasabada geçen müzikal, işte bu salonda sahnenin olamazcasına dar olanakları içinde sahneye konuldu. Tuvalet parasını ödeyemeyenlerin bir gidenin bir daha geri dönmediği, gizemli mi gizemli Sidikli Kasabası’na gönderildikleri, kimsenin birbirinin gözünün yaşına bakmadığı, tüm genel tuvaletlerin özelleştirildiği ve bu ortamda aniden kıvılcımlanan bir aşk ateşinin aynı zamanda mevcut sisteme karşı çıkışın alevini parlattığı, sosyalist ideolojiyi demode bir şekilde mutlu sona ulaştırmayan, fazlasıyla da yeren, oyun içinde karakterlerden Küçük Sally’nin söylediği gibi: “Su durumu ile ilgili boktan müzikal”, Oğuz Utku Güneş’in yorumuyla sahne ışıklarına kavuştu. 

O NE DUMAN ÖYLE!
Oğuz Utku Güneş, kendi içinde tiyatro mantığı olan bir yorumu yeğlemiş. Vodvil, fars kalıplarından ısrarla kaçınarak, çağdaş bir “komedi müzikal” yaratmak istemiş ve bana sorarsanız başarmış. Oyun boyunca bozulmayan kurgu bütünlüğünü sağlayarak izleyiciyi oturduğu koltuğunda, kendi dünyasından alarak sahne ile özdeşleşmesini sağlamış. Göze batmayan “Counter Cross”uyla denge sağlamış. Sahne üzerindeki hareketlerini belirleyici temel kuralları oyuncularına iyice belletmiş. Hele bir de o kadar sık duman püskürtmeseymiş. Hele hele bir de, gereksiz mi gereksiz Memur Lockstock ile Memur Barrel’in ikili tablosunu kesseymiş.

DEKOR-KOSTÜM-IŞIK
Oğuz Utku Güneş’in yorumuna Şirin Dağtekin Yenen’in dekoru da olabildiğince katkı sağlamış. Yenen, çizgilerinde yeterince incelikli görünmeyenin esasında çok fazla incelikli olduğunun, kaba görünenin yeterince kaba olmadığının altını çizmiş. Bir anlamda, izleyiciyi hem tiyatronun atmosferine dâhil etmek ve ortamı paylaştırmak istemiş, hem de drama gereği öğeler kullanmış. Nebi Birgi, değişik koreografisiyle dansçıların estetiğine bambaşka güzellikler katmış. 

Mihriban Oran’ın giysi tasarımları (hele hele Hope Cladwell’inkiler) pek güzel, pek zevkli, pek matluba uygun, tamam da keşke dikişleri de böylesine baştan savma değil, güzel olabilseydi. Önder Arık, genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde kullandığı tepe ışıklarıyla başarıya ulaşmış. Önder Arık ve ışık deyince, profil projektörlerden birinden mi, “Beam-Lights”lerden mi (bilemem) kaynaklanan pırpırlaşmayı eleştirecek değilim elbette. 

HOLLMANN’IN MÜZİĞİ, KODALLI’NIN UYGULAMASI
Müzikalin müzik direktörlüğünü Murat Kodallı üstlenmiş. Murat Kodallı, Mark Hollmann’ın insanın duygularını, düşüncelerini seslerle anlatma olanağını yaratan “dil”ini iyi yakalamış; Onur Avdan (Keyboard), Ozan Özkök (Bas), Güneş Bulak (Klarnet-Saksafon), Ersin Özer (Trombon), Yılmaz Tümözen (Davul)’a da iyi uygulatmış. Hollmann’ın değişik ritimleri bir potada kaynatan ve kulaklarda eriten müziği, hiç kuşkum yok ki gösterim içinde bütünüyle “biricik” konumlardan birine sahip çıkmakta. Müzik tam da istenildiği gibi oyuna hizmet katıyor, atmosfer yaratıyor, açıklıyor, belirginleştiriyor; yer yer laytmotife dönüşürken, bu anlar sırasında seyirci/dinleyicinin durum saptaması yapmasını sağlıyor. 

OYUNCULUKLAR
Müzikalin oyunculukları genel anlamda kusursuza çok yakın. Bill’de Hilmi Duruoğlu, Maria Augusta Rodrigues’de Nazlı Uğurtaş, Minik Tom’da Alper Aksoy, Sue’da Ayşe Gündüz, Bastıbacak Becky’de Güniz Bilge uygun durumları saptamalarıyla, bedenlerine uygun pozisyonlarda imgelemlerinde kurdukları rolü sindirmeleriyle, danslarında kol ve bacaklarının devinimlerinin farkındalıklarıyla aldıkları alkışı hak ediyorlar. 

Diğer taraftan, Keskin Bıçak Mary’de Derman Çinkılıç ve Âmâ rolünde Köksal Ünal dikkatimi kışkışlarlarken, Sevil Tufan Josephine Strong’u (anne rolü için fazla genç kalmasına karşın) pek güzel canlandırıyor. Kate’de Aslı Zırhlı, Ally’de Didem Atasoy şarkıları, dansları, fizikleriyle dikkat topluyorlar. Bay Mcqueen’de Adnan Yiğit, Senatör Fipp’de Taner Tuncay can verdikleri karakterleri psikolojik dürtüleriyle bütünleştirmeleriyle öne çıkarlarken, Şef Penelope Pennywise’da Selmin Artemiz fevkalade temiz sesiyle dikkat çekiyor. 

BESTE ÖZGÜMÜŞ’E DİKKAT EDİLMELİ, BEN ETTİM!
Caldwell B. Cladwell’de Barış Arman oyuncunun en yoğun anlatım aracının hareket olduğunu biliyor ve iri vücut yapısına karşın ağır kalmıyor. Dilsiz Dolly’de Beste Özgümüş, vücut yapısının canlandırdığı karakterin bir parçası olduğunun farkında, teatral açıdan da başarıya ulaşıyor. Dolly’e ellerinin, sırtının, ayaklarının herhangi sözlü anlatımdan daha verimli ve etkili olacağının bilincinde olarak can veriyor. İhrtiyar Joseph Strong’da Taner Tunçay görevini yapmakta. Efe Ünal eşcinsel Polis Memuru Barrel’i hiç köpürtmeden veriyor. Doruk Şengün aynı zamanda anlatıcı da olan Polis Memuru Lockstock karakterinin altından başarıyla kalkıyor. Sahnede her göründüğünde, dramatik sürekliliğin kopacağını sezmiş, önlemini de almış, karakterinin fiziksel ve psikolojik yönelimlerini iyi araştırmış olduğunu ortaya koyuyor. Küçük Sally’de Berfu Aydoğan hiç kuşkum yok teatral yeteneği olan bir oyuncu. Duygusal ve teknik olarak gösterdiği gelişmeye bağlı olarak doğal olarak kendine olan özgüveni de var. 

NEBİ BİRGİ VE CEREN GÜNDOĞRU UMUT SALGILIYOR
Bobby Strong’da Nebi Birgi vücut yapısına dış aksiyon ve iç aksiyonun yansıması için uyarıcı etkilere mükemmel karşılık veriyor. Alt ve üst tonlarını aynı düzeyde tutmasıyla alkışı gerçekten hak etmekte… Her şarkısında bir anlamda ses gösterisi yapıyor. Kafa sesiyle göğüs sesinin miksajını çok iyi ayarlıyor. Başarılı, abartısız, yerli yerinde bir Bobby Strong çiziyor.

Hope Cladwell’de Ceren Gündoğru sesinin titreşimlerini çok iyi duyumsuyor. Sesinin tınısını büyüterek güzelleştirmesini de biliyor, rol yapmayı da pek güzel başarıyor. Şarkı söylerken yüz estetiğini hiç bozmaması, sözcükleri ağzında yuvarlamaması yanı sıra, dinleyiciyi sarıp sarmalayan ıpıl pırıl sesini de pek güzel kullanmasıyla özel dikkat çekmekte. 

“Sidikli Kasabası Müzikali”, (konusunu falan boş verin) her şeyden önce oyun boyunca sanatsal arzu ateşini korumak için çaba gösteren bir kadroyu izlemek açısından fevkalade önem arz ediyor. 

Anahtar Kelimeler: sidikli kasabası, istanbul devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir