MAKALELER

Salih Kalyon

2011.11.18 00:00
| | |
4009

Sizce Nasıl?
Çok cana yakın bir insan. Yaklaşık bir saat sürdü söyleşimiz. Söylediklerini satırı satırına sizlerle paylaşıyorum.



 

İki yaşında maskaralığa başlayan; tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu SALİH KALYON’la anı dolu bir sohbet...
 
 
Onu, birkaç aydır televizyon dizisi “İstanbul’un Altınları”nda severek izliyorum.

Dizi de oynayanların hepsi birbirinden usta oyuncular; tamamı tiyatro kökenli; yıllardır Türk tiyatrosuna hizmet ediyorlar. Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Ani İpekkaya, Defne Yalnız ve Salih Kalyon. Dizide Kayserili bir mantıcı dükkanı işleten Kayserili rolünde. Umarım uzun soluklu bir dizi olur.

Evet, yukarıdaki usta oyunculardan SALİH KALYON’la ilk önce Beyoğlu Kumbaracı 50. ‘de buluştum. tiyatrotem prodüksiyonu olan, Ayşe Selen ve Şahsuvar Aktaş’ın sergiledikleri Hakiki Gala adlı oyunu beraber seyrettik. Oyun sonrası Ayşe Selen ve Şahsuvar Aktaş’ı bu güzel oyundan dolayı tebrik ettikten sonra, söyleşi mekanım olan Beyoğlu İstiklal Caddesi 197’deki Mephisto Kitabevi’ne gittik. Daha önceki söyleşilerimde olduğu gibi yine üstkattaki yerimiz hazırlandı. Sezsizlik içinde söyleşi yapabilmemiz içinde yukarı kimse alınmadı. Buradan Mephisto Kitabevi’ne selam ve saygılar.

 

 

Masada söyleşi için hazırlığımı yaparken “tavşankanı çaylarımız”da geldi.

SALİH KALYON çok cana yakın bir insan. Yaklaşık bir saat sürdü söyleşimiz. Söylediklerini satırı satırına sizlerle paylaşıyorum. Anılarla dolu bir oyuncumuz. Sanıyorum kendi kitabı da çıktı, veya çıkacak...
Aklımda kalan birçok tiplemeleri var. Oynadığı dizi ve filmleri bir düşündüğümde ilk aklıma gelenler: Beyaz Melek, Eyyvah Eyvah 1 ve 2, Ezel, Vizontele, Organize İşler, Komedi Dükkanı, Yazlıkçılar, Bir Demet Tiyatro ve son oynadığı İstanbul’un Altınları... gibi. Onun tiyatro macerası çok erken başlamış; iki yaşında... Seneler sonra da uzun yıllar çocuklar için oyunlar sergilemiş. Askerliğinde 72. Koğuşu ve Bir delinin Hatıra Defteri’ni sergilemiş. Hem de hayatında hiç tiyatro sanatını bilmeyen erlerle. Koministlikle suçlanınca da PALYAÇO olmuş askerde.

Gelin, hep beraber kulak verelim anlattıklarına usta oyuncumuz SALİH KALYON’un:  

 


 
İki yaşında maskaralığa başlamışım...
 
Biz Karadenizli bir aileyiz. Fakat ben 1946 Ağrı doğumluyum. Babam saat tamirciliği yapardı. Askerliği sırasında asker arkadaşları arasında Ağrılı varmış. Babama “Ağrı’da hiç saat tamircisi yok. Gel orada çalış” demişler. 1930’lu yıllar. Babam annemi ve iki ablamı alarak Ağrı’ya gidiyor. Orada saat tamirciliğine devam ediyor. İki abim ve ben Ağrı’da doğmuşuz. Ağrı’dan, ben iki yaşındayken, Adapazarı’na gidiyoruz. Bizi ve eşyalarımızı Adapazarı’na götürecek kamyon kapının önünde. Komşularımızla vedalaşma sahnesi. Ben annemin kucağında. Herkes ağlaşıyor. Babamın vedalaştığı arkadaşının dişleri yok. Ben dişsiz adamı seyrettikten sonra anneme dönüp dişsiz adamın taklidini yapmışım; “mım...mımmmm...” diye. Taklidini yaptığım adam yanıma gelip yanaklarımdan okşayıp “yahu bu çocuk büyüyünce çok maskara olacak” demiş. Yani ben maskaralığa iki yaşındayken başlamışım. Maskaralığımı babamın dişsiz arkadaşı keşfetmiş.
Adapazarı’na geldik. Orada ilkokula başladım. Konu komşunun taklitleriyle devam etmişim maskaralığa; babamın Ağrı’lı dişsiz arkadaşını mahçup etmedim; onun dediği gibi “çok maskara” biri oldum.
 
7-8 yaşlarında mahallede film oynattım...
 
İki yaşında başlayan maskaralıklarım okul müsamerelerinde de devam etti. Yine 7-8 yaşlarında o dönemin Hürriyet gazetesinde ünlü karikatür Sururi’nin çizgi romanı “Can Baba” tiplemesi vardı. Onları gazeteden makasla keserek un hamuruyla, o zamanlar uhu filan nerede, yapıştırır makaraya sarardım. Kestiğim kartonun boşluğundan film oynatır gibi yukarıdan aşağıya geçirirdim; film oynatır gibi. Cam parayla arkadaşlara mahallede seyrettirirdim. Aynı zamanda farkında olmadan çevrecilik yapmışım. O yıllarda Paşabahçe Cam Fabrikası bu kırık camları alır tekrar cam üretirdi. Şimdiki gibi pek tüketime açık değildik. “Yerli Malı” dönemleri olduğu için en ufak parçalar değerlendirilirdi ülkemizde. Yamalı pantolon, yamalı çorap giydiğimiz yıllardı o yıllar.

 


 
“Karikatürist Sururi öldü
 
1950’li yıllarda Hürriyet Güzetesi’nde çizdiği karikatürleriyle büyük ilgi gören ünlü çizer Sururi Gümen, Amerika’da vefat etti. Uzun süre kanser tedavisi gören Gümen’in cenazesi bugün Türkiye’ye getiriliyor. 1920 yılında Bursa’da doğan Sururi Gümen ilk ve orta öğretimini Bursa’da tamamladıktan sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam etti. İlk karikatürleri 1933 yılında Karikatür Dergisi’nde çıktı. Uzun süre gazete ve dergi ressamlığı yaptı. Kırmızı-Beyaz, Çocuk Sesi, Afacan, Tasviri Efkar, Cumhuriyet, Çocuk Haftası, Yıldız, 1001 Roman gibi gazete ve dergilerde çalıştı. 1949 yılında Sedat Simavi’nin özendirmesilyle Hürriyet Gazetesi’nde karikatür çizmeye başladı. Can Baba adlı bir tip yarattı. 1955 yılına kadar Hürriyet Gazetesi’ndeçalışın Gümen, daha sonra Amerika’ya giderek çizgi filmlerde ve reklam ajanslarında çalıştı.” Hürriyet-23 Eylül 2000 (A.D.)
 
Tiyatro diye çırpınıyordum...
 
İlkokuldan sonra Adapazarı Ortaokulu’nda ortaokula başladım. Parkın içinde Milli Kütüphanemiz vardı. Binanın içinde tiyatro salonumuz da mevcuttu. Ortaokul birinci sınıftayım. Bir gün tiyatro salonunun camında bir ilan gördüm: “Halkevleri Tiyatro Kolu Çalışmaları”... Bu halkevleri, Cumhuriyet’in ilk döneminde kurulan halkevleri değil tabi; onlar Demokrat Parti döneminde tamamen kapatılmışlardı. Daha sonra 1961 Anayasası’nın verdiği özgürlük ortamında tekrar açılmaya başlanmışlardı. Adapazarı Halkevi’nin tiyatro çalışmalarıyla ilgili bu yazıyı gördüm ve müracaat etmek istedim. İçeri girmek ne mümkün... benden büyük abiler, ablalar hepsi müracaat kuyruğundalar. Moralim bozuldu tabi, içeri giremem diye. Tiyatro diye çırpınıyorum.
 
Tiyatroya olan düşkünlüğüm...
 
Adapazarı, İstanbul ile Anadolu arası bir geçit, bir köprü vazifesi gören bir şehrimizdir. İstanbul’dan Anadolu’ya giden bütün tiyatro grupları mecburen Adapazarı’ndan geçerler. Ve orada kalıp, mutlaka bir temsil vermek zorundadırlar. Ben de böylece daha ortaokul yıllarından itibaren çok tiyatro seyretme imkanı buluyordum. O bakımdan çok şanslıyım. Birçok oyun seyrettim. Ancak en sonunda, 1962-63 yılında, Adapazarı’na Arena Tiyatrosu geldi. Genco Erkal’ın adının ilk duyulmaya başladığı yıllardı, Übü, Kayıp Mektup gibi oyunlarla gelmişlerdi. Yönetmenleri Asaf Çiyiltepe’ydi.
 
“Arena Tiyatrosu ve Asaf Çiyiltepe
 
Bizde öncü tiyatro derken önce Asaf Çiyiltepe’den başlamalıyım. Asaf Çiyiltepe kimdir, ne yapmıştır?
Asaf Çiyiltepe (1934-1967) kısacık ömrüne bakınız neler sığdırmış! Galatasaray Lisesi ve Tıp Fakültesi’nde öğrenim görmüş, tiyatroya Dormen’in Cep Tiyatrosu’nda başlamıştır. Daha sonra Dormen Tiyatrosu ile Küçük Sahne’de profesyonel olarak çalışmıştır. 1958 yılında Fransız Hükümetinin bursu ile Paris’e gitmiş, orada Ulusal Halk Tiyatrosu’nda (TNP), Comedie de Saint Etienne’de tiyatro bilgisini ve görgüsünü geliştirmiştir. Yurda döndükten sonra, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda yönetmen olarak görev almış, Lope de Vega’dan Çılgın Dünya, İbsen’den Bir Halk Düşmanı adlı oyunları sahneye koymuştur. Çiyiltepe, İstanbul Şehir Tiyatrosundaki görevini Arena Tiyatrosu açılıncaya kadar sürdürmüş, oradan Arena’ya geçmiştir (1962).

(...) Arena’nın kurulması için parasal olanaklarını ortaya koyup perdesini açtıran Aptullah Ziya Kozanğlu idi. Kozanoğlu’nun genç idealistleri desteklemesi gerçekten çok sevindirici, olumlu bir davranıştı, fakat yeniliklere uymayan düşünce yapısıyla, her yönden başarılı gençleri yarı yolda bırakacaktı.
(...) Şimdi, Arena Tiyatrosu’nun Aylık Tiyatro Dergisi’ (Yıl:1, Sayı: 1)nde Çiyiltepe bakınız ne yazıyor:


“Arena Tiyatrosunu Seveceksiniz. Evet, seveceksiniz. Bu yargım, Arena Tiyatrosu iyi oyunlar oynayacağı için değil. Şimdiye kadar hiçbir tiyatronun bütün oyuncuları iyi olmamıştır (...) Siz, bizim bu sanata ve insanlara karşı olan davranışlarımızı seveceksiniz. Kişiye verilen değerlerin azalmaya yüz tuttuğu bu toplumda, biz size umut yolunu göstermek için bir araya geldik. Tiyatroyu bir kalıp, anlamsız bir uğraş olarak görmediğimiz için yapılan işe bütün varlığımızı katmak çabasındayız. İşte siz, bir de bu çabayı görerek bizi seveceksiniz...” ”  MÜCAP OFLUOĞLU-Dünya Bir Sahnedir.
 
Kararımı vermiştim...
 
İkinci yıl Arena Tiyatrosu’ndan ayrılan oyuncularının, Ankara’ya ve Anadolu’ya gidip turneyi bitirdikten sonra, Aptullah Ziya Kozanoğlu tarafından kovulduklarını öğrendik. Bizler bu oyuncuları üç ay Adapazarı’nda misafir ettik. Kadronun içinde Genco Erkal, Ege Ernart, Ani Şehnazar (İpekkaya), Çetin İpekkaya, Tunca Yönder, Tolga Aşkıner, Ergun Köknar, Umur Bugay, Şevket Altuğ gibi değerli oyuncuları tanımıştım. Asaf Çiyiltepe’ye tiyatro oyuncusu olmak istediğimi söyledim. Çünkü daha ilkokul birinci sınıfta ‘okuyup ta adam olamıyacağımı’ anlamıştım. Kısa yoldan meslek sahibi olmak istiyordum. Ve tiyatrocu olmayı da kafama koymuştum!.. Yanıp tutuşuyordum tiyatro oyuncusu olmak için.
 
Niçin ARENA?.. ve  AST...
 
Adapazarı’na gelen tiyatro gruplarının içinde kendimi sahnede göremiyordum; kendime uygun rol bulamıyordum. Arena Tiyatrosu’nun oyunları ve tiyatronun çalışma biçimi olan “imece usülü” ilgimi çekmişti; herşeyi birlikte yapıyorlardı. Oyunculara ulaşılıyordu. Öteki gruplarda ise çalışanlar, yani oyuncular ve patron vardı. Örneğin bir Muammer Karaca geldiğinde; oyundan sonra tüm oyuncular dağılırlar, kimseyi bulamazdınız. Ve onlara ulaşamazdınız; korkardık, çekinirdik oyunculardan. Arena Tiyatrosu’nda insanlar vardı, dokunabilirdiniz; sokaktaki insanlar gibiydiler ve bunların yaptıkları oyunların konuları diğerlerine benzemiyorlardı, çok farklıydılar. Adapazarı halkı da aynı imece usulüyle çalışırlardı. Bir gün başkasının mısırları, diğer gün ise diğer komşunun fındıkları toplanırdı. İşte kendime yakın bulduğum bu gruba katılmak için 1964 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’na (AST), Ankara’ya geldim. 1964’ün 29 Ekim günü Cahit Atay’ın “Sultan Gelin” oyunuyla profesyonel oldum.
 
AST...
 
Arena Tiyatrosu deneyiminden sonra Ankara’ya gelen Asaf Çiyiltepe ve arkadaşları, yani Asaf Çiyiltepe ve Güner Sümer ikilisi, Ilhamur Sokak’taki Ilhamur Apartmanı’nı tiyatroya dönüştürdükten sonraki 1962-63 yılında üç oyun daha oynamışlar; Godot’yu Beklerken, Başkalarının Kellesi, Übü, Ölü Canlar; bu dört oyundan sonra grup dağılmıştı. AST’ın müdürü olan ve sonradan patronu olacak Bülent Akkurt, “Dağılmayalım, ben gerekli parayı bulurum, tekrar tiyatroyu toparlayalım” demişti.  1963-64 döneminde Arena Tiyatrosu, AST olarak isim değiştirdi. Sırasıyla Ayak Bacak Fabrikası, Yosma ve Cehennem Dansı oyunları oynandı. Ayak Bacak Fabrikası ve Sultan Gelin AST’ın ikinci yılında Türkiye’de tanınmasını sağladı. Üç aylık turneyle Ayak Bacak Fabrikası oyunuyla Anadolu’nun her yerini dolaşmıştık. Gitmediğimiz yer kalmamıştı.
 
“Sultan Gelin...


Nitekim 5 Ekim’de başlayan ve 23 Kasım’da son temsilini veren “Yosma” bu 50 gün içinde 43 temsili 5957 seyirciye139 ortalama ile oynamıştı. Umudumuz Cahit Atay’ın “Sultan Gelin” adını taşıyan oyununda idi. 29 Ekim akşamı perde açan bu oyun bizi yanıltmadı ve kış sezonunda yaklaşık dört ay içinde 31660 seyirciye sunduğu 143 oyun ve 221 ortalama ile AST’ın ayakta kalmasında en büyük destek olduğu gibi, o yaz yaptığımız turnelerde de, 54 oyun ve 18659 seyirci ve 346 ortalama ile bize büyük bir onur kazandırdı. Ankara Sanat Tiyatrosu; yeni sezona oldukça değişik bir kadro ile başlamıştı. İlk iki oyunda görev alarak AST’a yeni katılan sanatçı arkadaşlarımız şunlardı: Elif Türkan Atamer, Nermin Yücel, Serap Tayfur, Ülkü Ongan, Ali Özoğuz, Çetin Öner, Erkan Yücel, Oben Güney, Salih Kalyon, Savaş Dinçel, Şener Demir ve Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer’in izniyle Mustafa Yalçın...”  Salyangoz ve Tiyatro- Bülent Akkurt.
 
“Tüküreyim sizin paranıza!..”
 
Ayak Bacak Fabrikası oyunuyla turnedeyiz. Elazığ’ın Maden ilçesinde fabrikanın kapısında bütün işçiler kapıya yığılmışlar tiyatro saatini bekliyorlardı. İçeri girdik. Dekorumuzu kurduk; perdeyi açıp, oyuna başlayacağız. Fakat içeri bir baktık, sadece iki sıra seyirci var. Dışarıda ise onlarca seyirci bekliyor. “Bu ne iştir?” dedi rahmetli Asaf. Mühendisler “sizler bizim için geldiniz, içeri başkası giremez, oynamanıza bakın!..” dediler. Asaf bunun üzerine : “Kardeşim, tüküreyim sizin paranıza, biz kilometrelerce uzaktan geldik işçilere oynayabilmek için. İşçiler seyredemeyecekse biz de oynamıyoruz!..” dedi. Oynarsınız, oynamazsınız iddiası üzerine Asaf: “oynamıyoruz kardeşim! Biz burada Karagöz mü oynatıyoruz. Bizi seyretmek isteyen yüzlerce işçi varken sadece size oynamayız!..” dedi. Kapılar açıldı, bütün işçiler içeri alındılar. Mühendisler ses çıkaramadılar, paramızı da ödediler. Biz de hayatımızın en güzel oyununu oynamıştık. Çünkü oyunumuzu gerçek seyircisine oynamıştık.
 
Marshall Planı...
 
Hatta oyunun bir sahnesinde, Marshall Yardımı’nı ( Marshall Planı: II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-51 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketi. A.D. ) simgeleyen büyük bir çuval vardı. İçinden yukarıdan aşağıya Amerikan yardımı düşerdi. Biz de altında eziliyorduk. Ve şöyle bir replik vardı: “Yardımın altında kaldık. Yardımın altında kalmayan kimse varsa bizi kurtarsın” . Seyirci bu sahneyi çılgınca alkışlamıştı. O bağırış ve çılgınca alkışları hayatım boyunca unutamam. O dönemlerdeki yöneticiler tiyatronun ne kadar etkili olabileceğinin farkına daha varamamışlardı. Sonraları vardılar. O yüzden de bu gibi sahnelere devletten pek tepki gelmiyordu.
 
Ve askerlik...
 
1966-67 döneminde askere gittim. Askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan Ergin Orbey abimiz tiyatroya uğramıştı. Ona, “Abi, ben de üç gün sonra askere gidiyorum” deyince, bana : “Sakın askerde tiyatrocu olduğunu belli etme, görev verirler, yetki vermezler; canın çok sıkılır, sıkıntı çekersin” dedi. Ben de onun sözünü dinleyerek askere gittiğimde meslek sorulduğunda “marangoz” olduğumu söyledim.  Bir gün, yemin töreninden sonra, bir anosla çağırıldım. Bir revir binası vardı, açılışı yapılacaktı. Jandarma genel komutanı davet edileceği için hazırlıklar yapılıyordu. Herkes oraya toplanmış. Ben içeri girince, bizim bölük komutanı, “İşte bu” diyerek beni gösterdi. Dil Tarih’ten mezun bir arkadaştı beni gösteren. “Evladım, sen tiyatrocuymuşsun, niye saklıyorsun? Buraya marangoz olduğunu yazdırmışsın...” dedi alay komutanı. “Efendim, ben, tiyatronun marangozluk işlerini yapardım. Dekor filan..” dedim. Beni gösteren komutan “yok yok, ben kendisini Ayak Bacak Fabrikası oyununda seyrettim; oyuncudur o” dedi. Alay komutanı tekrar sordu “Niye saklıyorsun evladım?”. Ben de açık açık “Daha önce tecrübeli bir abim bana askerde oyuncu olduğumu saklamamı söyledi. Görev verirler yetki vermezler, canın sıkılır dedi...“ deyince, çok güldüler. Komutan ” Bunu dışarı çıkarıp askerliği anlatın” dedi. Bir yarbay beni dışarı çıkardı ve bana “Evladım, burası asker ocağı. Sen burada Hamlet oynasan seni kim eleştirecek. Çık oraya ” Emret komutanım” deyip, bir şeyler yap. Kim anlayıp ta kim eleştirecek seni” dedi. Ben de denileni yapıp, içeri girdim “Emredersiniz komutanım” dedim. Komutan, “Bir Delinin Hatıra Defteri’ni eşim seyretmiş, çok beğenmiş, ben seyredemedim. Burada bir oyna da görelim” dedi.
 
Askerde “Bir Delinin Hatıra Defteri”...
 
Genco Erkal’da Ankara’da askerliğini yapıyor. O arada da AST’ta Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynuyor. Kalktım Ankara’ya gittim, Genco erkal’a vaziyeti anlattım.  Evine gittik. Bir buçuk saatlik metni 45 dakikaya indirdi. Oyunun bantını da verdi. Asaf Çiyiltepe’de depodan kostüm almama izin verdi. Böylece Kütahya 9. Jandarma Alayı’nda tiyatromu kurmuş oldum. Bir Delinin Hatıra Defteri’ni sergiledim. Jandarma Alay Komutanı Haydar Süken oyunu seyretti. Bana 50 lira da mükafaat verdi. Tabi 50 lira o yıllarda büyük paraydı. Bunun dışında, en önemlisi de, teksirle bütün jandarma birliklerine “Bir er değerlendirildi” diye yazı gönderildi. Jandarma çok önem veriyordu tiyatroya.
 
72. KOĞUŞ  askerde...
 
Bir de 72. Koğuş oyununu askerde iken, Kütahya Birecik’te Halk Eğitim Merkezi’nde sergiledim. O ara oyun Ankara’da  AST’ta da sergileniyordu. Gündüz tabur erlerine, gece de o yörenin halkına oynadık. Ben profesyonel tiyatro hayatımda böyle reaksiyon görmedim. Benden başka tiyatrocu yok askerlerden oluşturduğum kadroda. Hayatlarında ilk defa sahneye çıkıyorlar. Tabi, burada Orhan Kemal’in büyüklüğü çıkıyor ortaya; halkı tanıması, cümlelerin bizden olması; sanki yıllarını hapishanede geçirmişler gibi ezberlediler rollerini. Gerçekten 72. Koğuş’u oynadık. 18 kez perde açılıp kapandı. Büyük alkış aldık. 15 günlük mükafat izni vermişlerdi oyunda oynayan erlere...
 
“Komutan ananı belleyecek!..”
 
72. Koğuş oyunundaki başarımızın mükafatı 15 günlük izinden geri dönünce, alay komutanı postası Nazım Akar beni görünce “Alay komutanı seni çağırıyor, ananı belleyecek!..” dedi. “Ne oldu, sebep ne?” diye sorduğumda; “Siz koministmişsiniz!..” diye cevapladı. “Nereden?” , “Vallahi, Kominist Derneği’nden yazı gelmiş.” dedi. Hemen alay komutanına gittim. Beni çok sert karşılayan alay komutanı “Bu ne lan?!” diye azarladı. İlk defa bana “lan”lı konuşan komutanın önünde Birecik Kominizmle Mücadele Derneği imzalı bir bildiri vardı. Bildiride şöyle yazılı: “Derneğimiz, bu türlü ordunun içine sızan aşırı koministlerle mücadeleyi kendine görev bilmektedir...”. O bildiriyi hala saklamaktayım. Bir kopyası da Orhan Kemal Müzesi’ndedir. Yakında çıkacak olan kitabımda bu bildiriyi de kullanacağım. Mektup şöyle başlıyor: “Ey Osmanlı Otağı’nın aziz sakinleri. Belki bir yerde oynandı sana; oyunun adı 72. Koğuş. Baykuşu Orhan Kemal. Kimdir bu Orhan Kemal? “Beni Nazım Hikmet yarattı” diyen, azılı bir koministin hapishane arkadaşı...”. Yazıda sadece Orhan Kemal var. Oyunla ilgili hiçbir eleştiri yok. Komutan “Bu ne?” diye sordu. Ben de “Komutanım, bir tek üzüldüğüm nokta; ben jandarma genel komutanını uyuttum, subaylar uyudu, siz uyudunuz... ancak sadece şu mektubu yazanları uyutamadım. Şu ifadelere bakın, şu Türkçenin bozukluğuna bakın. İki kelimeyi biraraya getiremeyen bir dernek kurmuş: “Kominizmle Mücadele Derneği”. Ya bu kominizm bu kadar korkulacak bir şey de derneklerle mi mücadele ediliyor? Devlet niye mücadele etmiyor bunlarla? Devletin organları var, jandarması var. Birecik’ten dört geri zekalı eklıevvel dernek yöneticisi mi bu işlerle uğraşacak? Bunları kandıramamışım, buna üzüldüm” dedim. “Tamam, tamam. Tiyatro çalışmalarına ara verilmesin. Ancak, oynanacak oyunların listesini yapalım. Dikkat edelim ve bunu belirten yazılı bir emir çıkartalım.” dedi.
 
Palyaço askerde...


Komutanın hazırladığı oynanacak oyunlar listesini görünce; “Komutanım, ben profesyonel bir tiyatro oyuncusuyum. Bu listedekiler okul müsamerelerinde oynanacak temsiller. Ben size palyaço numaraları yapayım..” dedim. “Ne yapacaksın? diye sorunca, “Palyaçoculuk yapıp sizi güldürürüm. Sansürlenecek cümleler de olmaz...” . Böylece askerde palyaçoculuk yapmaya başladım. Bu da benim işime geliyordu. Ne zaman İstanbul’a, Ankara’ya sirk grubu gelse, oraya gidip palyaço numarası öğrenebilmek için izin alıyordum.
 
Bir türlü intihar edemiyorum...
 
Bir palyaço numaram var; palyaço intihar etmek istiyor. Tabancayı alnına dayıyor; kanter içinde, nihayet tetiği çekiyor; çakmakmış, alev alyor, sigarasını yakıyor. Boynuna kement bağlayıp intihar etmek istiyor, sahnede ipi bağlamak için yer arıyor, bağladığı dal kopuyor, düşüyor. Bir türlü kendini asamıyor. Ben bunu Kütahya’da, Hava Tugayı’nın kuruluş yıldönümünde oynadım. Palyaço kılığında sahnedeyim. Elimde halat kendimi asacak yer aramaktayken, oyunu seyretmekte olan bir subay sahneye çıktı, benim boynumdaki ipi çeke çeke seyircilerin arasına, yani subayların arasına götürdü ve bir subayın eline tutuşturdu; “Bundan bu anlar!..” dedi. Bütün subaylar kahkahalarla güldüler. İpi elinde tutan subay aynen şöyle dedi: “Biz bunun oyununu değil, gerçeğini yaptık...” ... Kim olabilir sizce o subay?.. Menderes’i Kütahya’da yakalayan beş askerden biri...
 
“Ciddi bir tiyatro: AST
 
Ankara’nın en ciddi, en uzun ömürlü özel tiyatrosu, kuşkusuz Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) olmuştur. 1998’de sanat yaşamının otuz beşinci yaşını, bu otuz beş yılın ürünlerinin üretilmesine katılmış olan sanatçılar ve onları seyretme olanağını bulmuş olan seyircileriyle birlikte kutlayan AST, tiyatroyu yalnızca Devlet Tiyatrosu’nun ürünleriyle tanıyan Ankara seyircisi için özel bir anlam taşır. Ankara Sanat Tiyatrosu Asaf Çiyiltepe başkanlığında, Tuncer Necmioğlu, Tunca Yönder, Şevket Altuğ, Aysan Sümercan, Bülent Akkurt ve onlara katılan Güner Sümer’den oluşan bir grup Arena Tiyatrosu sanatçısı tarafından limited şirket olarak kurulmuş, 1963 yılında topluluğun bugün de etkinliklerini sunduğu Yenişehir Ilhamur Sokak’taki sahnede çalışmalarına başlamıştır. Topluluğun yöneticisi Asaf Çiyiltepe’dir. AST’ın amacı, küçük çıkarlara alet olmayan özverili sanatçılarla bir ekip çalışması içinde ilerici, toplumcu sanat yapmak, bunu bir bilim adamı ciddiyetiyle ve bilimsel verilerin ışığında gerçekleştirmek olarak açıklanmıştır... Asaf Çiyiltepe’nin 1967’de bir Anadolu turnesi sırasında geçirdiği bir trafik kazasındaki ölümünden sonra Güner Sümer AST’ın sanat yönetmeni olmuştur... Altmışlı yılların sonlarında sanatçılar arasında görüş ayrılıkları çıkmış, bazı sanatçılar topluluktan ayrılarak Halk Oyuncuları topluluğunu kurmuşlardır. Bu anlaşmazlığa eklenen parasal sıkıntılar sonucunda işverenin toplu sözleşmeyi imzalamayıp otuz tiyatro çalışanının işine son vermesi Tiyatro İşçileri Sendikası’nın (TİSEN) grev kararı almasıyla sonuçlanmış, bu grev altı ay sürmüştür. Ankara Sanat Tiyatrosu 1970’te yeni bir sözleşmeyle etkinliklerine yeniden başlar...” SEVDA ŞENER-Cumhuriyet’in 75 yılında Türk Tiyatrosu
 
AST’ta grev...
 
1970’de AST’ta 182 günlük grev oldu; bunu pek fazla bilen yoktur. Bunun dünyada da bir benzeri yoktur. Türkiye’de de ilktir bu grev. Grevden sonra AST’ın patronu Bülent Akkurt “Çocuklar, salonun koltuk sayısı belli. Bu ücretlerle istediğiniz bu sendikal hakları benim size vermeme imkan yok. Ben tiyatroyu size devredeyim” dedi. Ve biz çalışanlar tiyatronun sahibi olduk. Bizler, üç harfi ‘AST’ ve ışıkları aldık. Tabi, grevler işçilerin bilinçlenme sürecidir derler. Ancak biz bu altı ayı da boşa geçirmişiz ki, grevden sonra tiyatroya provaya geldiğimde aktör arkadaşımla temizlikçi arkadaşın münakaşa ettiklerini gördüm. “Ne oldu, mesele nedir?” diye sorduğumda: Yerleri temizlemekle yükümlü arkadaş: “Abi, biz bu tiyatronun patronu olmadık mı?” , “evet..” “e, o zaman oyuncu arkadaş alsın paspası eline, biraz da o silsin!..” demez mi.. Oyuncu arkadaş “Ya Salih, bu ne diyor, manyak mı?”... Ben gülerek  “Doğru söylüyor, temizlikçi arkadaş, alalım paspası biraz da biz silelim yerleri. Ancak biz yerleri sildiğimiz gün o da sahneye geçip o günkü oyunu oynayacak o zaman” deyince, temizlikçi arkadaş “ Ya dalga mı geçiyorsun abi, ben ne anlarım oyun oynamaktan?” dedi. Ben de “Eh, hani eşittik güzel kardeşim, ne oldu?” İşte bu da ne kadar bilinçlendiğimizi gösterdi bizlere. Böylece grevden sonra işçi sınıfı konularında da bilinçlenmiş olarak tiyatroya başladık.
 
“Greve Doğru
 
1969-70 sezonunun sonlarına doğruydu. Sanatçı arkadaşlarımız o sıralar, Allah rahmet eylesin Sendika Temsilcisi Erkan Yücel’in peşine takılmışlar ve adeta gemi azıya almışlardı. Tiyatronun içinde ne tat ne huzur kalmıştı. Esasen son bir-iki yıldır seçilen ve sahnelenmekte olan oyunların da AST’ın adıyla sanki uzaktan yakından ilgisi kalmamış gibiydi. Böyle bir hengame içinde yuvarlanıp giderken ve içine düşmüş bulunduğumuz ekonomik krizin de etkisiyle bunalmış bir durumda, hem tiyatroyu hem de arkadaşlarımızı ayakta tutmaya çalışırken, bu kez önümüze altından kalkmak değil, büyük bir rahatlıkla altında ezilip gitmemiz için özellikle hazırlanmış koşullarda bir toplusözleşme sürülmüştü... Tarih sanırım 23 Ekim 1970 idi. Grev tam 182 gün sürmüş, üç-beş arkadaşın sürüklemesiyle bu maceraya atılmış bulunan sanatçıların, teknisyenlerin ve yardımcı arkadaşların hepsi geçen altı ay içinde büyük ölçüde perişan olmuşlar ve bizler de, yani tiyatronun mali ve idari sorumluluğunu taşıyan bizler de, daha doğrusu ben tek başıma, başta salon kirası olmak üzere yüz binlerce liralık borç yükü altına girmiş, buna karşın dönmüş dolaşmış başladığımız noktaya gelmiştik...”  Bülent Akkurt-Salyangoz ve Tiyatro.
 
Slogan tiyatrosu...
 
70’li yıllar, sağ-sol tartışmalarının en yoğun olduğu dönemdi. Örneğin, Ankara Siyasal Bilgiler’den talebeler oyuna geliyorlar, oyun sırasında kendi dünya görüşlerine göre bir slogan bulup bağırmaya başlıyorlar, ertesi gün Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri geliyorlar, onlar da yumruklarını kaldırıp slogan atıyorlardı. Oyun esnasında bir kaostur gidiyordu. Tiyatrodan soğumuştum açıkçası; arkadaşlara çocuk tiyatrosu yapma teklifinde bulundum. O yıllarda Ankara’da TRT’de yeni yeni kurulmuştu. Televizyonda seslendirme yapmaya başladım. Yani ek bir kazanç şekli de bulmuştum evimi geçindirmek için. Tiyatro da maddi manevi istediğimizi vermemeye başlamıştı. Tiyatro, slogan tiyatrosuna dönüşmüş, anladığımız anlamda tiyatro şiirselliğini kaybetmeye başlamıştı. Bir de bir “Brecht” dalgası başlamıştı Türkiye’de. Ancak kimse Brecht hakkında bir şey bilmiyordu. Brecht “çok basit bir tiyatro anlayışı” diye gösterildi. Yıllar sonra Berlin’e gelip Brecht Tiyatrosu’yla tanışınca bize ne kadar yanlış anlatıldığının farkına vardık.
 
Çocuk tiyatrosu...
 
İşte bunlardan dolayı arkadaşlara çocuk tiyatrosu yapmayı önerdim; çocuklara tiyatro nasıl seyredilir onu öğretirdim. Şah tarafından öldürtülen İranlı öğretmen-yazar Samed Behrengi’nin masalları çıkmıştı Türkiye’de. Küçük Kara Balık, Bir Şeftali Bin Şeftali, Püsküllü Deve, Bir Vardı Bir Yoktu... gibi. Bu masallardan Bir Şeftali Bin Şeftali adlı masalı oyunlaştırdım. Oyunun afişleri sokaklara asıldı; oyunu oynuyoruz. Günlerden Pazar’dı. 20-30 İranlı talebe bastı tiyatroyu. O zamanlar tiyatro basmak olağan işlerdendi. Korktuk. Meğerse bunlar iyi niyetle gelmişler.  “Siz, Behrengi’nin oyunlarını oynuyorsunuz. Şah İran’dan kovulacak; yerine Fransa’dan devrimci Humeyni gelecek”. Bu gelen gençler de aralarında bakanlıkları paylaşmışlar; hükümeti kurmuşlar aralarında. Başa geçince de bizi oyunu oynamaya İran’a davet edecekler. “İran’a gelen ilk tiyatro siz olacaksınız” dediler. Biz de İran’a turneye gideceğiz diye sevinmiştik. Aradan birkaç sene geçti, o gençlerden ikisi geldiler ve “Biz yanılmışız. Fransa’dan devrimci gelecek derken, karşıdevrimci geldi” dediler. Arkadaşlarından çoğunu öldürmüşler, çoğunu da hapse atmışlar. Onlar kaçarak kendilerini zor kurtarmışlar Humeyni’den. Böylece İran Devrimi’ni de öğrenmiş olduk. Ancak hala ülkemizde kimseye anlatamıyoruz. Çocuk tiyatrosu serüvenini Ankara’dan İstanbul’a taşıdık.
 
ve televizyon... Bizimkiler...ve sinema...
 
İstanbul’da çocuk tiyatrosunu sürdürürken Adana Tiyatrosu’ndan tanıdığım Umur Bugay, TRT’ye ‘Bizimkiler’ adlı bir dizi yapmaya başlamıştı. Ben de 62. bölümden itibaren bu diziye girdim. 14 sene sürdü bu dizi. Bankacı Sedat rolünde oynamıştım. 12 yıl oynadım bu dizide. Böylece televizyon maceram da başlamış oldu. İlk sinema filmim  1977 yılında “Güneşli Bataklık” oldu. Bir işçi sınıfını anlatıyordu. O dönem pek oynatılmadı sinemalarda; yasaklandı. O dönemlerde sinema filmi yapmak pek kolay da değildi.
 
Oynadığım filmler...
 
Güneşli Bataklık,Talihli Amele, Bay Alkolü Takdimimdir, Arkadaşım, Çıplak Vatandaş, Bir Avuç Cennet, Züğürt Ağa, Merdoğlu Ömer Bey, Gizli Yüz, Uzlaşma, Menekşe Koyu, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Vizontele, Gönderilmemiş Mektuplar, Vizontele Tuuba, Organize İşler, Çinliler Geliyor, Beyaz Melek, Süper Ajan K9, Adab-ı Muaşeret, Eyvah Eyvah, New York’ta Beş Minare, Eyvah Eyvah 2
 
Tv Dizileri...
 
Bir Muharririn Ölümü, Belene, İş Peşinde, Başka Olur Ağaların Düğünü, Yazlıkçılar, Oğlum Adam Olacak, Bir Demet Tiyatro, Güneş Yanıkları, Koltuk Sevdası, Bizimkiler, Hayat A. Ş, Ölümsüz Aşk, Avrupa Yakası, Sevinçli Haller, Azize, Sen misin Değil misin?, Fırtına, Komedi Dükkanı, Aşk Eski Bir Yalan, Üvey Aile, Gece Gündüz, Alayına İsyan, Küstüm Çiçeği, Ezel, İstanbul’un Altınları.
 
Oynadığım oyunlardan bazıları...
 
Bana Bir Şeyhler Oluyor, Komedi Dükkanı, Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?, Bir Şeftali Bin Şeftali : (Behrengi). Aladaglı Mino : (Ömer Polat), Dimitrof : (Hedda Zinner), Ana : (Maksim Gorki), Birinci Kurtuluştan (Ergin Orbey), Nafile Dünya (Oktay Arayıcı), Tozlu Çizmeler (İsmet Küntay), Sınırdaki Ev (Slawomir Mrozek), Simavnalı Şeyh Bedreddin (Orhan Asena), Eskici Dükkanı (Orhan Kemal), Durand Bulvarı (Armand Salcrou),Mayın (OYUN) (Fikret Otyam), Keloğlan (Birkan Özdemir), Arturo-Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (Bertolt Brecht), Ayak Bacak Fabrikası, Sultan Gelin, Atçalı Kel Mehmet Efe İsyanı.
 
Kleopatra’nun Sezal’ı...
 
Çocuk oyunları yaparken, yetişkinlere de oyunlar hazırlıyordum. Karaca Tiyatrosu’nda Zeyyat Selimoğlu’nun “Direğin Tepesinde Bir Adam” oyunundan sonra benim yazdığım “Kleopatra’nın Sezal’ı” adlı oyunu sahneleyecektim. Turgut Özal’ı eleştiren bir oyundu. Sezar’ı Sezal olarak değiştirmiştim. Oyunun afişlerini matbaadan aldım geliyorum; taksideyim. Taksi şoförü “Abi, Özal öldü” demez mi... Kaynar sular boşandı başımdan aşağıya. Oyunla ilgili 35 turne bağlamıştım. Bir tek Diyarbakır’da oynayabildik.  Onda da seyirci azdı. Çünkü Özal’ı sevmeyenlerin hepsi bir anda Özalcı oluvermiştiler. Yani Özal’a küfredenler ağlamaya başlamışlardı. Genel provayı İstanbul’da Üsküdar Belediyesi Salonunda yapmıştık. Belediye CHP’liydi.
 
Bir anı da Diyarbakır’dan...
 
Kleopatra’nın Sezal’ı nı Diyarbakır’da oynadıktan sonra, bir binbaşı geldi bizi tebrik etti. “Oyunu beğendik, tebrik ederiz. Siz televizyondan tanınmış bir sanatçısınız. Birliğe gelir misiniz, askerler sizinle fotoğraf çekilirler. İlk defa bir artist görsünler...” dedi. Kabul ettim. Ertesi gün Tank Birliği’ne gittim. Bir tuğgeneral ile sohbet ediyoruz. O günler Tansu Çiller dönemiydi. “Bir uçak geldi, Suriye sınırından bizim köyleri bombaladı gitti...” diye basında bir haber çıkmıştı. Paşa’ya “ Ya paşam, bu nasıl bir iş?” diye sordum. “Ben askerken, 1-1 buçuk milyon silahlı askerimiz var deniliyordu. Biz, Suriye sınırına yüz bin asker ve tank koysak, kuş uçar mı?” dedim. Elini omuzuma koydu: “Çok tiyatrocu kafasıyla düşünüyorsun. Ben şu anda Apo’nun nerede olduğunu elimle koymuş gibi alır gelirim!..” dedi. “Eh, alıp gelsene paşam; bu kadar vatan evladı ölüyor. Hepsi bu vatanın çocukları değil mi? Bunlar TC damgalı kimlik taşımıyorlar mı? Bir ara sağcısı solcusu vardı. Şimdi Kürt ve Türk diye ayrıldı gençlerimiz. Bu oyuna nasıl geliyoruz?..” diye sorduğumda ise yine elini omuzuma koyup “ Yine tam tiyatrocu olarak bakıyorsun olaya. Sen hiç Çekiç Güç adını duydun mu evladım? Ben buradan haber alıyorum; PKK dağın arkasında diye. Helikopteri buradan kaldırıyorum. Çekiç Güç; USA, buraya konmuş, bize “siz karışmayın, bu bizim operasyonumuz!..” diyor. Orada ise PKK’ye çukulata ve sigara dağıtıyor.” dedi Tank Komutanı Tuğgeneral...
 
Beraber güzel bir oyun seyrettik...
 
İşte, bu tiyatroculuk böyle devam etti günümüze kadar geldi... Diziler ve birkaç sinema filmi... 96’da bir ameliyat geçirdim; tiyatroya ara verdim. Dizilerle devam ediyorum. Bu akşam da yeni açılan mahalli bir tiyatro da buluştuk, beraber güzel bir oyun seyrettik ve Beyoğlu’nun bu güzel Mephisto Kitabevi’nin kafesinde bu keyifli söyleşimizi gerçekleştirdik. Eski günleri ve anıları hatırlattınız bana; teşekkür ederim.
 
 
ADEM  DURSUN   
dursun.adem@yahoo.de     

Anahtar Kelimeler: salih kalyon



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir