MAKALELER

Pusuda-Öç - Konya Devlet Tiyatrosu

2008.04.17 00:00
| | |
2162

Sizce Nasıl?
Türk tiyatrosunun Shakespeare'i sayılan Orhan Asena ve küçük kent insanının sözcüsü Cahit Atay'ın iki kısa oyunu sahnedeydi önceki akşam.


  


 

     Önlerinde saygı ile eğilmesi gereken oyunculuklar ve bir yönetmenin doğuşu : ''Pusuda- Öç''
 
     Türk tiyatrosunun Shakespeare’i sayılan Orhan Asena ve küçük kent insanının sözcüsü Cahit Atay’ın iki kısa oyunu sahnedeydi önceki akşam. Konya Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Bengisu Gürbüzer Doğru’nun Devlet Tiyatrolarında ilk defa reji koltuğuna oturduğu oyunların ortak noktası, insanların bilinçsizce yaşamak zorunda bırakıldıkları, ezilmeleri ve sömürmeleri konu alıyor. Pusuda; ağa-köylü-aydın üçlüsünün işlendiği oyunda, Dursun bostancıdır, asla insan yerine konmaz. Ağa Yılanoğlu, kasabanın okumuş yazmış aydın delikanlının, yani Yaşar’ın ortadan kalkmasını istemektedir. Çünkü onun kasabaya dönüşü işine gelmez. Bu işi yapması için Dursun’u seçer. Seçer seçmesine ama aydınlığa doğrulttuğu silah bir anda kendisine döner ve cehaletin kurbanı olur. Öç; Şehmuz Ağa, Hasso’nun karısı Kezzo’yu kaçırır.Hasso karısını geri alabilmek için adalete başvurur. Cahildir ama umutludur. Karısını almak için her yolu dener. Adalet kapısından adalet koparamadığı gibi geçen yıllar onu karısından uzaklaştırarak yapayalnız bırakmıştır. Parmak ısırtan oyunculuklarla hayat bulan oyun, uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir başarıya imza atarak sezona damgasını vuruyor.
 
    İki dev yazarı seyirciyle buluşturan KDT, Anadolu’da yaşayan insanların temel sorunlarını bize hatırlatıp bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Yitirdiğimiz değerleri, sevginin gücünü, cehaleti, menfaatleri, ağa- maraba ilişkilerini ve donemin siyasi anlayışını (- ne yazık ki günümüzde de değişen pek bir şey yok) gün yüzüne çıkarıyor.
 
    Yönetmen Bengisu Gürbüzer Doğru, seçtiği oyunlarla hem bu iki ustayı seyirciyle buluşturarak bir vefa örneği gösteriyor, hem de muhteşem yorumu, sahnede devleşen oyuncularıyla eser sahiplerine saygıda kusur etmiyor.
 
     Cahit Atay

    Halk evlerinde amatör topluluklara oyun yazarak başlıyor sanat yaşamına. 60-70’li yıllarda en parlak dönemini yaşayan Atay, kendine özgü bir sahicilik taşıyan oyunlarında köy ve küçük kent insanın gerçeklerini yansıtan konuları, ezilmeleri ve sömürmeleri açısından ele alıyor.
 
    Bu konu, sorun ver temaları toplumsal bir taşlama içince, zorlamasız bir gülmeceyle, yalın bir tipleştirme ve sade bir anlatımla verir. Karmaşık bir insanlık konusunu minyatürleştirerek sunar.
 
     Orhan Asena

    Tüm dikkatleri, 1954 yılında Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen 'Tanrılar ve İnsanlar-Gılgameş' adlı eseriyle çekti. Bu eser Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, İspanyolca ve İtalyanca’ya çevrilerek dünya çapında bir üne kavuşmasını sağladı. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirmesine rağmen edebiyattan hiçbir zaman kopmayarak yazdığı eserlerle yaşadığı doneme ve sonraki gelecek nesillere müthiş eserler bıraktı.
 
    ''Hürrem Sultan'', ''Tohum ve Toprak'', ''Simavnalı Şeyh Bedrettin'', ''Atçalı Kel Mehmet'', ''Öç'' gibi oyunlarıyla tanınan Asena, bu eserlerinde Anadolu insanını işledi. Şili’deki karşı devrimin ardından kaleme aldığı ''Şili’de Av'' adlı oyunu ile Tiyatro 74 ve İsmet Küntay ödüllerini aldı.     "Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe'' isimli oyunuyla ''Türkiye İş Bankası büyük ödülü''nü alan sanatçının ''Ölümü Yaşamak'' isimli oyunu da ''Avni Dilligil'' ödülüne layık gösterildi.
 
    Eserlerinde toplumsal bir taşlama ve yalın bir dil kullanarak insanlığımızın ortak sorunlarına eğilmiş, yüzyıllardır insanlığın en büyük sorunu olan cehalete dikkat çekmiştir.
 
    Öç oyununda olduğu gibi diğer oyunlarında da tarihsel olayların yanı sıra, güncel olayların atmosferinden yararlanan, başkaldırı temasının egemen olduğu eserlerinde kişilerin iç çelişkilerini sergiliyor.
 
     Sahneyi ateşe veren oyunculuklar.

    Kadroda yer alan tüm oyuncuların canla başla mücadele ettiği müthiş bir takım oyunculuğu yanı sıra, düşmeyen tempolarıyla tiyatronun onurlu bir yer, tiyatroculuğun övünülecek bir meslek olduğunu sahne yetenekleri ve ustalıklarıyla bir kez daha kanıtlıyorlar. Doğan Doğru – Bostancı dursun - arzuhalci
    İlk perdede Bostancı dursun tiplemesiyle seyircinin huzuruna çıkan Doğru’yu ilk defa ''Definname'' adlı oyunda anlatıcı rolüyle izlemiştim. Geçen yıllar ona tecrübe ve deneyim kazandırdığı su götürmez bir gerçek. Acemiliği üzerinden atmış, sahnelendiği yıl yaşanan dil sürçmeleri ve beden dili zayıflığından eser kalmamış.
 
    Gel gelelim bu oyundaki ilk perdede canlandırdığı kahramanla içli dışlı olmayı başarmış bir oyuncu olarak çıkıyor karşımıza. Doğup büyüdüğü tarladan dışarı çıkmayan saf (her ne kadar sahnedeki tipleme, salak havasında geçmiş olsa da) ağasının sözünden çıkmayan bir ana kuzusu. Yani tamamen metne sadık bir tipleme. Rolü gereği hızlı konuşmasına rağmen tek bir diksiyon çatlamasına rastlamadım. Ağa ve Yaşar’la olan alışverişi tempolu bir havada sergiliyor. İlk bolümü canlı tutarak oyunu sıkmayan dengeyi sağlıyor.
 
    İkinci bölümde; yaşını başını almış, olgun, esprileri çok iyi satan bir arzuhalci olarak çıkıyor karşımıza. İlk bolümde de olduğu gibi canlandırdığı kahramanın tahlilini yapmış. Yaşanan toplumsal sorunların parçalarından biri olarak çıkarcı, Hasso’nun cehaletinden faydalanan bir tipleme. Hiç düşürmediği temposu, yalın ve abartısız sahneleyişi, daha önemlisi Hasso karakterini ortaya çıkaran yan tip olarak içten bir yorum sergiliyor. Bir önceki sahnede nasıl saf ve cahil bir çocuksa, ikinci sahnede menfaat düşkünü, olgun, yaşına uygun ses tonuyla tam zıt bir arzuhalci.
 
    Her iki bolümde de sergilediği oyunculuğuyla samimiyeti ve coşkusu sahneden taşıp, izleyiciye ulaşıyor.
 
     Mustafa Uzman – Yaşar - Katip

    İlk bolümde canlandırdığı Yaşar tiplemesinde çizdiği aydın tiplemesi ve üzerine basılarak söylemesi gereken mesajları tam yerine ulaştırıyor. Yeterli ses düzeyi ve abartısız yalın oyunculuğuyla üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor.
 
    İkinci bolümde katip rolünün de hakkını vermiş. Hasso’yla olan diyalogları ışık ve müzikle olan uyumu tam. Oyunculuğunun yanı sıra reji asistanlığı yapmış, oda yetmemiş, oyunun fotoğraflarını da çekerek on parmağında on marifet olduğunu göstermiş.
 
    Her iki bolümde de verdiği tiplemelerle hem Hasso karakterinin ortaya çıkmasında hem de ilk bolümde bostancı Dursun’un yeterli rol imkanına önemli ölçüde katkı sağlıyor. Sade oyunculuğuyla başarıya ulaşıyor.
 
Yıldırım Gücük – Ağa Yılanoğlu - Hasso
    Gelelim geceye damgasını vuran oyuncuya.
 
    İlk perde ''Pusuda'' adlı oyunda Yılanoğlu tiplemesiyle karşımıza çıkıyor Yıldırım Gücük. İlk perdede zengin köy ağası rolüyle rolü gereği ikinci planda kalıyor. İkinci planda kalarak bostancı Dursun’a gereken yeri sağlıyor. İyide yapıyor. Metine sadık bir tiplemeyle oyunculuğunu sergileyen Gücük, asıl bombayı ikinci perde de patlatıyor. Yalın, abartısız, oyunun dokusuna uygun şiveli yorumu iyi. Oyunun anlatıcı konumundaki ışıkla beraber gittikçe büyüyen bir deve dönüşüyor.
       
      Ve ikinci perde…

    ''Öç'' adlı oyunda oyunun baş kahramanı olan Hasso tiplemesiyle seyirci karşısına çıkıyor. Gerçek performansa bu bolümde tanık oluyorum.
 
    Bir oyun sahneye koyulur, iyi bir rejide yapılır. Teknik kadroda iyidir. Ama gel gelelim, kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, bir oyuncuyu ağlatmayı başaramaz. Sahnede ağlamakta kimi için bir ölçü değil belki ama, ifadelerin keskinliği,oynanış biçimine bakıldığında sevdiği için önce gaipten gelen seslere verdiği tepkiler, ani reaksiyonlar, arzuhalciye olan çaresizliği, katibe (donemin bürokrasi) olan hıncını o kadar güzel canlandırıyor ki oyuncu olmaktan çıkarak bir Hasso’ya dönüşüyor.
 
    Kezzo’yu kaçıran ağaya dava açmak için arzuhalcinin çıkarcı tutumuna cebindeki son kuruşa kadar verip, dava açmasını sağlıyor. İşte bir kez daha Asena bulduğu her fırsatta cehaletin getirdiği sorunları fırsat bilerek seyircinin durup düşünmesini sağlıyor. Aslında bir taşla iki kuş vuruyor. Mülkün temeli olan adaletin bir kağnı gibi yavaş işlemesinden şikayetçi, diğer taraftan okuma yazma bilmeyen Hasso’yla toplumsal denge dediğimiz zengin-yoksul arasındaki gizli uçurumu ortaya çıkarıyor.
 
    Biraz önce üstündekilerle o sıcak salonda terine aldırmaksınız oynayan oyuncu, ikinci dilekçe için parası olmadığından arzuhalciye üstünde kilerini vererek sahnede çıplak kalıyor. O terleyen adam biraz sonra içimize işleyen soğukluğu öyle ustaca kullanıyor ki, inanın salon yetkililerine klimayı açın demek geliyor içimden. Zaten final öncesi son sahnede karısının artık ağayı kabul etmesini duymasıyla attığı çığlık, göz yaşlarının boşalması, oyunculuk değil o anı yaşamak, hissetmektir. Kahraman büründüğü kişidir artık o.
 
    Bu kadar başarılı oyunculuğa eklediği Diyarbakır şivesiyle Asena’ya kalpten bir vefakarlık gösteriyor. Hem iyi oyunculuk, hem şiveyi sahne diliyle oynamak açık konuşmak gerekirse kolay değil.
 
     O bir profesyonel çaylak!

    Devlet Tiyatroları’nda ilk reji denemesi olmasına rağmen ilk yönetmenliği değil Doğru’nun. Özel tiyatrolarda bir çok oyun yönetmiş. Bu oyunla kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir işe imza atmış. Bu kadarını beklemiyordum! Oynadığı oyunlarda ya reji, yada metnin azizliğine takılıyordu. Bir büyü vardı sanki üstünde. Bir türlü kendini gösterebileceği oyuna denk gelememişti.
 
    Ve nihayet içindeki cevheri ortaya çıkararak yönetmenlik koltuğuna oturdu. İlk sınavında ne kadar usta bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor.
 
    Metinden sıkılıp seyirciyi kaçırmamak için kolları sıvamış ve spesifik bir çalışmaya koyulmuş. Öncelikle iyi bir kast oluşturması gerektiğinin bilincinde, üç muhteşem oyuncuyu bir araya getirerek başarıya ulaşıyor. Yetmiyor kafasındaki planı devreye sokarak oyunun vurucu hamlelerinde oyuncuların üzerine yansıttığı nokta ışıkla seyircinin durup düşünmesini ve yorumlamasını sağlıyor. Bu çalışması oyunun en can alıcı noktasını oluşturuyor.
 
    Bir film havasında sahnelenen oyundaki başarının baş mimarı olarak profesyonel çaylağa hoş geldin diyorum. Umarım bütün reji çalışmaları bu kadar titiz ve başarılı olur. Gelecek yılların ona ödül getireceğinden hiç kuşkum yok.
 
    Yalnız çok küçük bir tavsiyem var. ''Öç'' oyunu için keşke mahkeme sonuçlandığı zaman Hasso’nun çığlıklarıyla bitirseydi. Zira Hasso tiplemesiyle Asena, donemin toplumsal sorunlarına, bürokrasi, insan ilişkilerine yer veriyor. Ve Hasso’nun sonu ne olduğunu bilmeseydik. Ve seyirci bir kez daha durup düşünerek, cahil toplumun temsilcisi Hasso’nun sonu ne diye merak etseydik. Çünkü temsil ettiği zümrede onun gibi yüz binlerce var.
 
    Ama oyunu etkilemiyor, oyun boyunca beynimden gitmeyen çığlığı susturamıyor. Uzun bir sürede susacağa benzemiyor.
 
     Dekorsuz oyuna dekorun katkısı.

    Şüphesiz köy seyirlik oyunlarda dekor pek önemsenmez. Dekora daha çok vodvillerde ihtiyaç duyulur. Türk Tiyatrosunun 31 yıllık emektar dekoratörü Ali Göktaş’ta öyle yapmış. İlk oyun için metne sadık bir dekor hazırlayarak sahneyi perdelerle orman görünümü sağlamış. Sadece oyuncunun saklanması için gereken bir kaya parçası hazırlayarak sade, bir o kadarda zekice bir çalışma yapmış. İkinci perdede ise arzuhalcinin daktilosu ve taburesi yetmiş. Bu yalın/abartısız çalışması onu başarıya ulaştırmış.
 
     Dönemin sözcülüğünü yapan kostüm tasarımı.

    Türk tiyatrosunun yakından tanıdığı kostüm tasarımcısı Funda Çebi, yaptığı çalışmalarla bir çok ödülün sahibi. Tipleri ortaya çıkaran, yaşa uygun kıyafetler tasarlamış. Aydın Yaşar’ın gündelik kıyafeti, Ağanın şaşalı, bilinçaltına yerleşmiş kıyafeti, Dursun’un tam bir marabayı yansıtan yırtık kostümü ve ikinci perdede arzuhalci ile katibin takımı, sefaletin sözcüsü Hasso’nun kıyafetleriyle ayrıntıları gözden kaçırmayan başarılı bir bütünlük sağlamış.
 
     Ufkumuzu genişleten bir ışık tasarımı.

    70’li yıllardan beri Türk Tiyatrosu’na hizmet veren usta ışık dekoratörü Ahmet Karademir, oyunculardan sonra başrole oturmuş. İlk sahnede perdelere yansıttığı ağaç ve çalılıklarla dekorun işini azaltarak bir orman havası sağlamış. İkinci sahnede ise, sol tarafta yer alan perdeye yansıttığı ''Adalet Mülkün Temelidir '' adlı yazıyla mahkemeyi, oyun sonunda denizi (yada gölü), gece ve gündüz yansımaları, oyun boyunca oyunculara verilen nokta ışıkla harika ötesi bir iş çıkarıyor. Tecrübesini konuşturan yılların usta ışık dekoratörü, oyunun en yardımcı öğesi olan bu zor çalışmanın altından alnın akıyla çıkmayı başarıyor.
 
    Stanislavski der ki; Eğer aktörler geniş bir topluluğun dikkatini yakalayıp tutmak isterlerse kendi aralarındaki duyguların, düşüncelerin, eylemlerin kesintisiz alış-verişini sağlamak için her türlü çabayı göstermelidirler. Bu alış-veriş için gerekli iç malzeme de seyircinin dikkatini tutmaya yetecek nitelikte ve çekicilikte olmalıdır.
 
    Dakikalarca ayakta alkışlayan seyirciyi selamlayan oyuncuların ve tüm teknik kadronun önlerinde, gösterdikleri bu muhteşem performanstan ötürü saygı ile eğiliyorum.
 
    İyi ki varsınız!

Anahtar Kelimeler: pusuda öç, konyadt, konya devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir