MAKALELER

Ortanca - Karşı Sanat Merkezi

2017.02.06 00:00
| | |
1099

Sizce Nasıl?
Yaşadığı şok yaşam koçu Ayşe Hanımın devrelerini bozar. Öyle ki kendi hikayesini anlatmaya başlarken...

Kunta Kinte’den Güzellemece, Osuruk Böceğinden Hallice Bir Garip “ORTANCA”

“Yazın Kunta Kinte, kışın osuruk böceği. Bir kez olsun bana prenses demediler.  Bütün çocukluğum boyunca, sahtekar, yalancı, iftiracı bir ağabey ile sorumsuz, fitne, muhbir bir erkek kardeş arasında sıkışıp kaldım. Ben hep ortancaydım”.  İzmir Karşıyaka Karşı Sanat Merkezinde, “Ortanca” oyunundayız. Sahnede Süreyya Kilimci, tekerlekli iskemleye bağımlı herkese umut dağıtan yaşam koçu Ayşe Mine Salihoğlu karakterine hayat veriyor. Bihter Özdemir Dinçel’in yazdığı Süreyya Kilimci’nin sahneye koyduğu oyunda başrolleri Süreyya Kilimci, Uğur Kaya ve Dalya Kilimci paylaşıyorlar. İsimsiz Sahne topluluğunun sahneye koyduğu Ortanca oyununda müzikler Cem İdiz’e, ışık tasarımı ise Alpdoğan Selçuk’a ait.

“Fark Et! Kabul Et! ve Değiştir!” şeklindeki yaşam felsefesi, yaşam koçu Ayşe Hanımın verdiği seminerlerin birinde, sahneye çıkmadan hemen önce iflas eder. Öyle ki, o sahte, yaldızı parlatılmış, dozu fazla kaçmış mutlu yaşam koçu maskesi düşer, kel görünür. Yüzünde gülücükler açan mutlu Polyanna “güneş kadar sıcak bir merhaba” repliğini bile söyleyemez hale gelir. Salya sümük hıçkırıklara boğulduğu an, onun en “sahici” halidir. İşte biz her şeyin kumdan kaleler gibi yıkılıp toz olduğu o kritik anlardan birine tanıklık ederiz. “Her eve bir tane lazım” havasındaki yaşam koçu birden bu sahici olma halini pek sever. “Yemişim yaşam koçluğunu” dediği o en dürüst anda, bu sahici olma halinden fena halde hoşnuttur. Bu onun en dürüst haldir! Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zaman parçasında geçebilecek bu olayın ucu aslında hepimize dokunur. Çünkü kapitalist bir dünyada hepimiz doğuştan “sahtekarız”. Ne diyordu yaşam koçumuz ? “Kabul Et!” rahatla ! Evet, şimdi hepimiz için gerçekleri kabul edip rahatlama zamanıdır.

Yaşadığı şok yaşam koçu Ayşe Hanımın devrelerini bozar. Öyle ki kendi hikayesini anlatmaya başlarken bodoslamadan “sizden daha kötü olanların haline bakıp şükredin” diye lafa girer. Bu küçücük cümle, beynimizde binlerce domino taşını harekete geçirecek küçük bir dokunuşa karşılık gelir. Niye ki? Mesela neden sağlıklı olduğum için şükretmiyorum? Yani, öylesine dümdüz, kendimi gereksiz biçimde başkalarıyla kıyaslamadan “mutlu olamıyorum”? Mutlu olmak için illa başkalarının başına bir felaket gelmesi mi lazım? “Kötücül bir dünyaya doğan bütün kapitalist çocuklar” böyle mi oluyor düşüncesi yıldırım gibi zihnimizi yalayıp geçerken yaşam koçumuz  bütün kumdan kaleleri yıkmaya kararlı konuşuyor.  “Önemli olan unutmak değil. İnsanın kendi gerçeği ile barışması. Bugün burada sevgilisinden ayrılan var mı?” Gözleriyle bütün salonu tarar. “Hiç yok mu?” Bir kadın sesi duyulur. “Ben varım. Acısı insanın göğsüne öküz gibi oturuyor ama sonra onun acısı gidiyor bir başka öküz gelip oturuyor.” Salonda kahkahalar. Bu kadın oyun kişisi mi? Yoksa cesur bir seyirci mi? O sırada salondan ayrılmaya çalışan bir adamı görürüz. Spot ışıkları adamı basamaklarda yakalar. Ayşe Hanım toparlamış. Avını yakalamış avcı edasıyla sorar.  “Gidiyor musunuz? Neden? Adınız nedir?”  Adım Cezmi der adam. Şaşkın. Gitmek ve kalmak arasında kararsız. Cezmi (Uğur Kaya) semineri izlemeye gelmiş ve ortamdan rahatsız olmuş, yavaşça sıvışmak üzereyken fark edilmiş bir seyircidir. Henüz başına neler geleceğini bilmiyor. Ayşe Hanım, onu  “sahneye gelip bizimle birlikte olur musunuz?” diyerek davet eder. Cezmi canı sıkkın. “Çıkışta size iki duble ısmarlayayım. İdare edin” der ama ısrar üzerine istemeye istemeye sahneye çıkar. Sandalyeye oturur. Cezmi “Sen aşk doktoru musun? Yaşam koçu musun?” diye sorar. 

Arka planda yaşam koçunun çocukluğundan itibaren siyah beyaz fotoğraflarda yaşamından kesitler izleriz. İlk bebeklik fotoğraflarından, kabus gibi geçen çocukluk yıllarına ve üniversite dönemine kadar bir çok karakter bir şekilde onun hayatına girer, çıkar, dokunur ve onun yaşamını etkiler. Ama en çok dostlarından çeker. 

Peki bu uzun koşuda dostlar ne içindir? Mesela dostlarla buluşulduğu tatil günleri. Rahatlama, eğlence ve stres atmak için bir araya gelinen bir gün. Dostlarla yenen bir yemek bile herkesin çıkarını kolladığı ve bunun için küçük hesaplar yaptığı bir strateji oyununa dönüşüyor. Sanatçı, modacı, tasarımcı, reklamcı, oyuncu ve yaşam koçu aynı masada buluşur. Sözde bir tatil günü yemeğinde sanatçı modacının projesinde yer alabilmek için can kulağıyla dinlermiş gibi yapar. Reklamcı mekanı bedava kullanmanın yollarını arar. Ve yaşam koçu mutsuz tabağına bakar. Tabağı 150 lira olan kahvaltısına baka kalır. Ama neme lazım çay ve kahve sınırsızdır. 

Ayşe Hanım anlatmaya başlar. “Dost kazığı ani bir ölüm haberi gibidir. Sanki onunla yaşadığınız, anlattığınız ve paylaştığınız hiç bir şey olmamış gibidir. Ben bugün çok fena bir dost kazığı yedim. Hayatta hiç kimse koltuk değneği değildir. Bugün birbirimizin sırtını sıvazlamak yok. Telkin yok ! Bizde mucize yok, çene var ! Evet, bugün sadece gerçekler var”
Oyunun akışı içinde yaşam koçunun asistanı olduğunu anladığımız Deniz (Dalya Kilimci) sık sık sahneye gelip seminerin akışı konusunda birkaç kelimeyle yaşam koçunu uyarır ama Ayşe Hanımın bugün için farklı planları vardır.  
  
Karşı Sanat Merkezi 50 kişilik bir cep tiyatrosu. Küçük bir salon. Seyircilerle  oyuncular nerdeyse iç içe. Bu da seyirciyle oyuncu arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Oyunu “yüzüne tiyatro” formuna sokuyor. Oyun boyunca bu samimi ilişki seyircilerin küçük cevaplar şeklinde oyuna dahil olmalarıyla devam ediyor. Hikayenin akışına göre, anlık gelişen olaylar samimiyet duygusunu arttırarak seyirci ile oyuncular arasında sıcak bir ilişkinin kurulmasını sağlıyor. Süreyya Kilimci’nin oyunculuğu çok samimi, çok doğal. Bu samimiyet duygusu izleyiciye de geçiyor. Oyunun akışı içinde küçük cümleler halinde anlatılan bazı kavramların üzerinden hızla geçiliyor. Halbuki bu zengin kavramlar biraz açılsa gündelik hayatlar üzerinden bizim hayatlarımıza da usulca dokunsalar ne güzel olurdu diye düşünüyor insan.

Oyun günümüzü, bugünü anlatıyor. Yaşanmışlık duygusu hikayeyi tanıdık, bildik sanki bir arkadaşımızın başından geçen bir öyküye dönüştürüyor. Mesela bir sürü klişe olmuş, hepimizin bildiği moda kavramlara değiniyor. “İsteklerini evrene gönder. Kabul olursa senindir. Olmazsa zaten onlar hiç bir zaman senin olmamış demektir. İyi düşün, iyi olsun gibi….” Tanıdık geldi değil mi? Bir yandan popüler kültürün ürettiği moda kavramlar, diğer yanda klişeler ve kişisel çıkarlar üzerinden kurgulanan ilişkilerin aldatmacalar üzerine kurulu olduğu gerçeği. Bizi en çok yaralayan ise dost bildiklerimizin ihaneti. 

“Ortanca” bir şekilde içimizden bir hikaye. Mutlaka bir cümlesi hayatımızın bir kıyısına teğet geçiyor. Küçük anı kırıntıları hafif tedirginlikler yaratıyor ki bu iyi bir şey. Çünkü kadın ya da erkek hepimiz hayatın bir yerinde hasar aldık. Acıdan yana hepimizin gizlediği yaraları var. Sonuçta hepimizin canı aynı şekilde yanıyor. Acı ortak payda da bizi bir araya getiriyor, insan yapıyor. Günün sonunda, hepimiz insanız. 

Anahtar Kelimeler: ortanca, karşı sanat merkezi, bihter özdemir dinçer, isimsiz sahne



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir