MAKALELER

Ölümsüz Öykü – İstanbul Şehir Tiyatrosu

2007.02.10 00:00
| | |
805

Sizce Nasıl?
Bence Kenan Işık’ın seçimi yüz de yüz iyi bir seçim. İyi ve doğru. Çünkü “Ölümsüz Öykü”, paranın, muhasebe kayıtlarının, servetin karşısında sanatı

SABIRLI İZLEYİCİNİN MUTLAK TAT ALACAĞI BİR OYUN : “ÖLÜMSÜZ ÖYKÜ” 

“Söylence Cadısı” ve “Çağdaş Şehrazat” olarak da tanınan Danimarkalı yazar Karen Blixen’in (1885-1962) derlemelerinin bulunduğu öykü kitabının 1968 yılında filmi de çekilmiş, bilmiyordum. Bildiğim, Fatih Özgüven’in çevirisiyle Ada Yayınları’ndan “Ölümsüz Öykü” başlığı altında yayınlanmıştı, şimdilerde o kitaptan Kenan Işık’ın oyunlaştırması ve rejisiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmekte.

ÖYKÜ NEDİR BİLMEK GEREK
Bence Kenan Işık’ın seçimi yüz de yüz iyi bir seçim. İyi ve doğru. Çünkü “Ölümsüz Öykü”, paranın, muhasebe kayıtlarının, servetin karşısında sanatı savunan bir oyun. Öykünün yaşamımızdaki öneminin altını çizen, seyircinin birazcık sabrı sonunda, mükemmel tat alarak salondan çıkacağı bir çalışma. Oyunun istekleri de öykü gibi çok fazla değil. Bir öyküyü yaşama geçirmek için bir ses ya da kağıt-kalem yeterli, öyle değil mi ama? Her yerde, tüm zamanlarda, öyküyle karşılaşmıyor muyuz? Bu gerçek, bize öykünün evrenselliğini göstermiyor mu? Elbette tüm zamanlarda öyküyle karşılaşıyoruz ve elbette öykü her zaman evrensel. Dikkat buyurun, öyküsüz hiçbir sanat yok. Çünkü, öykü insanların bir anlamda sesleniş biçimi. Öykü de, şiir gibi insanlar için yine insanların yarattığı bir ses, bir nefes.

BLIXEN’İN İFADE TARZI
“Out of Africa” romanıyla ünlenen Danimarkalı yazar Karen Bilixen “Doğu Anlatım Biçimi”ni benimsemiş, yani “öykü içinde öykü” biçiminde bir ifade tarzı kullanıyor. Genel olarak “Doğu Anlatım Biçimi” diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Romanı’nda kullanılan “flash back”den çok farklı… Ya da şöyle diyeyim: “Flash back”, “öykünün içindeki öykünün, öykü içinde öyküsü”.

OYUNUN KONUSU
“Ölümsüz Öykü”de Mr. Clay (Erhan Abir), Kanton’daki mâlikânesinde ömrünün son günlerini geçirmektedir. Kentteki her şey onun mülkiyeti altındadır. Yaşlılığın da etkisiyle giderek artan ağrılarını dindirmek için, muhasebecisi Elişama’dan (Eraslan Sağlam) muhasebe kayıtlarını kendisine okumasını ister. O okudukça ağrılarını unutacak ve rahat bir uykuya dalacaktır. Ancak, bu okuma işleminden beklediği sonuç çıkmaz. Yorgun bir akşamın sonrasında, Elişama’ya: “İnsanların yazdığı ve insanların okuduğu öyküler varmış. Onlardan oku bana” der. Elişama da, Tevrat’ın “Levililer” bölümünden okumaya başlar. Ömrü para, kâr, zarar, muhasebe dörtgeninde geçen Mr. Clay, anlatılanların gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgularken, bir başka öyküyü belleğinden devşirip değerlendirir. Gemiciler arasında “tevatür” haline gelmiş bir öykü vardır: Bir tayfa uzun bir deniz yolculuğunun ardından bir gün sahile çıkmıştır ki, yaşlı bir adamın daveti ile kendisini onun evinde bulur. Mr. Clay, muhasebecisi Elişama’dan dinlediği ilahî metne koşut olarak, sıradan bir denizci öyküsünü gerçekleştirmek düşüyle harekete geçtiğinde, ağrıları bir anlamda diner. Bu canlılığın da etkisiyle, öykünün karakterlerini bulup, binlerce denizcinin ortak düşünü gerçekleştirerek, gücünü kanıtlamak isteyecek, iflasına ve intiharına neden olduğu önceki ortağı Mösyö Dupont’un kızı Virginie (Pelin Budak) ile yıllardır bir adada mahsur kalıp kurtulan ve ilk kez sahile çıkan tayfa Paul’ün (Mehmet Atak) de öykünün baş köşesinde yerlerini almalarıyla öykü yayılacaktır.

FATİH ÖZGÜVEN’İN ÇEVİRİSİ
Konu bu işte. Gelelim çeviriye. Fatih Özgüven’in çevirisinde, Mr. Clay’in Elişama’ya: “Yerine yeni bir okuyucu tutarım” demesini yadırgadığımı söylemeliyim. “Okuyucu”, dilimizde “şarkı, türkü söyleyen sanatçı, şarkıcı, türkücü“ anlamına gelmiyor mu? Oysa, Elişama’nın yaptığı, defterden muhasebe kayıtlarını okumak… Sonra bir de, gene Mr. Clay’in “Bir milyon Sterlini peydahlamak” repliğine takıldım. “Peydahlamak”, “istenmeyen ya da uygunsuz görülen bir şey edinmek” anlamına geldiğinen, Mr. Clay de “Bir milyon Sterlini edindiğini” anlatmayı amaçladığına göre, “peydahlamak” burada yanlış kullanılmış olmuyor mu? Ama Fatih Özgüven’in çevirisi, ne yalan söyleyeyim genel anlamda temiz, titiz ve güzel.

KENAN IŞIK NASIL YORUMLAMIŞ
Kenan Işık, hiç kuşkum yok ki dramatik metni sese, bedene kavuşturmadan, oyunlaştırılma yöntemlerini betimlemeden önce, işe sahnede dile getirilecek metnin çözümlemesinin amacını belirleyerek başlamış. Sahne üzerindeki oyunu her şeyden daha önemli olarak kabul etmiş, oyunun etkisine ve yararına yardımı olabilecek her şeyi korkusuzca kullanmış. Oyunun yorumlanmasında başlıca araç olarak oyuncularına güvenmiş. Shakespeare’in Hamlet’e söylettiği gibi: “… ister halkın estetik duygusunu harekete geçirsin, ister kralın vicdanına el atsın, önemli olan oyundur,” demiş. Bu arada, siz siz olup: “Hiç mi yanlış yok” derseniz, gördüğümü söylerim. İkinci perdede Tayfa’nın gitmesi tablosunda Tayfa sol ayağı geride ve parmaklarının ucunda donuyor da, Mr Clay neden hareket ediyor diye sorarım. Sonra bir de, oyun hiç değilse yirmi dakika kısaltılamaz mıydı diye meraklanırım.

AŞAR’IN IŞIĞI, GÖKNİL’İN KOSTÜMÜ, TUNCER’İN DEKORU
Ersin Aşar, çok başarılı efekt ve müzik düzenlemeleri yapmış. Fon müziğini ve kimi efektleri sahne gerisinden vererek oyunun atmosferine müthiş katkı sağlamış. Fatih Mehmet Haroğlu’nun da ışık tasarımını övmem gerek. Gösterimin diğer bileşenleri üzerinde etki yapan bir ışık düzeni… Yan ışıklamada başarılı. Aydınlatılanların kontrastlanmaları da çok iyi, ama oyuncu yan ışığın 30°’sine kaydığında ciddi gölgeler oluşuyor. Fatih Mehmet Haroğlu’nun tasarımında anlayamadığım ise, ikide bir açılan salonun ortasındaki tek ışık. Ne gerek var ya da acaba bir iletisi mi var? İletisi varsa, o zaman demek oluyor ki benim algılama gücümde ciddi bir azalma var. Yok, ileti yoksa o ışığın orada ne işi var? 

Canan Göknil’in kostümleri de iyi üstü. Sadece Virginie’nin ilk perdede giydiği kostümün üstüne takıldım ya, neyse! M. Nurullah Tuncer’in dekoru mükemmel. İkinci perdede Öykücü, salon ortamını çok aynalı olarak tanımlarken neden tek aynayla yetinmiş pek kavrayamama karşın hiç kuşkum yok ki düş gücünü yerinden oynatan, duygu birikimlerini dışarıya fışkırtan, hareketin dramatik yoğunluğunu çimdikleyen bir dekor tasarımı Tuncer’in yaptığı.

OYUNCULAR 
Volkan Ayhan, Serkan Bacak, Hamdi Gültekin, Murat Güreç, Murat Üzen görevlerini kusursuz yerine getirirlerken, Mehmet Atak’ın Tayfa’da başarı sağladığının altını şuracıkta çiziyorum. “Dizi dizi inciler”den ve sinema filmlerinden tanıdığım genç oyuncu Pelin Budak’ın sanırım bu ilk profesyonel oyunu. “Virginie” rolünü başarıyla kotarmasını tüm yüreğimle kutluyorum. Gene de, onun Virginie kimliğine bürünme konusundaki özel düşüncesi ya da yalnızca Virginie’nin dış görünüşünü vermek için kullandığı teknik ne olursa olsun, bu işin sürekli yoğunlaşma ve dikkat gerektirdiğini anımsatmadan duramıyorum. Elişama tarafından kendisine yüz altın önerildiğinde tepkisini yeniden gözden geçirmesini öneriyorum. Sonrasında, kollarımı açıp: “Sahnelerimize hoş geldin Sevgili Pelin” diyorum. Eraslan Sağlam’ın, çok yerinde bir Elişama yorumu getirdiğini ya da Kenan Işık’ın istediği düzlemde bir Elişama’yı kusursuz sahneye taşıdığını söylüyorum. Erhan Abir için, oyunu çok iyi betimlemiş, kendisi ve Mr. Clay arasındaki bağın gelişimini çok iyi gözlemlemiş ve tanıtlamış diyorum.

“Öykücü”ye can suyu veren Tomris İncer nasıldı diye soracak olursanız, onunla aynı toplumda yaşamış olmak, aynı gök kubbe altında nefes almak, onu sahnede izleyebilmek hepimiz için onurdur, gururdur diyor; başka da bir şey eklemiyor ve susuyorum.

Anahtar Kelimeler: ölümsüz öykü, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir