MAKALELER

Noter - Ve Diğer şeyler Topluluğu

2009.03.25 00:00
| | |
1233

Sizce Nasıl?
2001 yılında, oyun yazarı/yönetmen/oyuncu Yeşim Özsoy Gülan (1972) tarafından sahnede yeni metinlere, yeni sahne teknolojilerine ve yeni disiplinlere

Yeşim Özsoy Gülan’ın Sessizleştirilen Topluma Tepkisi: Noter 


2001 yılında, oyun yazarı/yönetmen/oyuncu Yeşim Özsoy Gülan (1972) tarafından sahnede yeni metinlere, yeni sahne teknolojilerine ve yeni disiplinlere odaklanmak üzere kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu”, 16 Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında “Noter” başlıklı oyununun prömiyerini yapmıştı. Ben “Noter”i ne yazık ki şimdilerde, topluluğun İstanbul Kuledibi’nde bulunan Galata Perform’unda izleyebildim. İzlerken noterlik kurumunun, Türk hukukunda kamu hizmeti olarak kabul gören bir kurum olduğunu biliyordum. Noterler, hukuki güvenliği sağlamak ve anlaşmazlıkları önlemek için işlemleri belgelendiriyor; kanunlarla verilen başka görevleri ve de “… yapılması kanunla başka bir makam, merci ve şahsa verilmemiş olan her nevi hukuki işlemleri” yapıyorlardı. Onu da biliyordum. 

Benim gözbebeklerimden olan Yeşim Özsoy Gülan’ın yazıp yönettiği oyun, klasik noter bürosu şeklindeki bir odada Çaycı Osman’ın (Özer Arslan) çay-kahve dağıttığı, Kâtibe Şahsenem Hanım’ın (Ayşe Burcu Eren) seyircilerle konuştuğu, Başkâtip’in (Koray Tarhan) oyuna girişte dağıtılan sıra numarasına göre masasına müşteri (izleyici) çağırıp, o müşteriye “İKSV yetkililerine hitaben, şahsın oyunu izlediğine dair evrak tanzim ettiği” bir ortamda sahneleniyor. Ne yalan söyleyeyim, oyun başladığında, Gülan’ın bugünkü anlam ve işleviyle noterlik kurumunda, Tanzimat’tan önceki dönemde Osmanlı devletinde “vaki” İslam hukukunun çok büyük ölçüde hâkim olduğunu vurgulayacağını sandım. Tiyatro mekânına girdiğimiz andan itibaren kendimizi noter binasının içindeki bir müşteri gibi duyumsamaktaydık, kullanılan “açık biçim” yöntemiyle oyuna katıldık, amenna hepsi tamam da, beklediğim olmadı. Öykü, Yeşim Özsoy Gülan’ın dediği gibi devletle birey arasındaki kopukluklar ve sessizlikler üzerine kuruluydu ve bürokrasi nedeniyle yaşanan sorunları trajikomik bir tarzda anlatıyordu. Ben gene de, Noterlik kurumunun İslam hukuk sistemine uygun olarak geliştiğinin altının çizilmesini; İslam hukukunun geçerli olduğu Tanzimat döneminde (yani 1913 yılında) “Kâtib-i adil” yasasının kabulüyle Noterlik kurumunun devlet himayesinde bir görev olduğunu; cumhuriyet döneminde özel yasayla değişikler getirilen bu kurumun hâlâ modernleşemediğinin altının çizilmesini bekledim.

Beklediğim olmadı, devletle birey arasındaki kopuklukların aktarılışını, bürokrasi nedeniyle yaşanan sorunların seyirciye geçirilişini hiç mi hiç yeterli bulmadım, ama Yeşim Özsoy Gülan’ın, Ceren Ercan’ın dramaturgik yardımını da yanına alarak “Noter”i bir ses ve mekân yerleştirmesi olarak tasarlamasını sevdim. Çay askısının arkasına ve masalara parmak vuruşlarıyla; yer paspasıyla; mühürlerin evraklara, kasap satırlarının koltuk kenarına indirilişleriyle oluşan ritim ve diyaloglara ya da mırıldanılan şarkılara eşlik eden daktilo tıkırtısıyla seyircilerin ilgisinin sürekli ayakta tutuluşunu pek beğendim. Gülan, gece çalışan “Nöbetçi Noter” tanımlamasıyla zamansızlığı vurgulamış, bireyin yolunun devletle kesiştiği en küçük kurumda gelişen olaylarla devletin bireyden üstün tutulduğu gerçeğini anlatmış. Devlet ve kişi arasındaki boşlukları göstermeyi denemiş; günümüz Türkiye’sinde farklı nedenlerle susturulan, sessizleştirilen, yeri geldiğinde öldürülen bireyin fotoğrafını çekmek için bir anlamda ciddi anlamda uğraş vermiş. 

Yeşim Özsoy Gülan’ın denemelerini, vurgularını, anlattıklarını, saptadıklarını yadsıyamam, ama işim bu, eleştiririm. Gönül rahatlığıyla: “Bütün bunları yaparken hepsini üstünkörü geçmiş” derim. Şahsenem’in Mehter Marşı’nı daktilosuyla seslendirişine (hele hele Başkâtip’in mehteran davulcusu tarzında ona eşlik edişine) sözüm olmaz da, Noter belgeleri imzalarken kendisini neden adalet bakanı olarak değil de, cumhurbaşkanı olarak duyumsadığını merak ederim. Selim Bey ile Melis Hanım neden “Que Sera, Sera/Whatever Will Be, Will Be” ezgisiyle dans ediyorlar; konfetilerin, baloncukların havada uçuştuğu tempo kıran bu tablonun “esbap-ı mucibesi”ni bilemeyince içimi kemiririm. Şarkının, Alfred Hitchcock’un 1956 yapımı ünlü “The Man Who Knew Too Much-Çok Şey Bilen Adam” filmine bir gönderisi var mı; koskoca orkestrada tek nota çalan vurmalı çalgılar sanatçısıyla simgesel ilişki mi kuruluyor, içinden çıkamayınca deliririm. Noter/Başkâtip/Şahsenem arasındaki “kasa mı, evrak dolabı mı” tartışmasından sonuç çıkartamayınca; Noter’in enerji tasarrufu yapılması talimatını Başkâtip bir kerelik uygulayınca “bu tablolar ne ve niye” diye kendi kendime sual ederim. 

Şimdi oturalım masanın öbür yanına. Yeşim Özsoy Gülan bu eleştirilerim dışında çeşitli espaslarla oyunu patlatmış, parlatmış. Bu patlamaların ve parlatmaların her biri tümevarımlı birer vektör oluşturmuş. Alan tasarlama, söz, ses… Tümü kusursuz. Bahar Uyandıran’ın, seyirci-oyuncu alanı ayrımını gerçekten bozan ve yeniden kurgulayan dekor tasarımı iyi. Uyandıran’ın kostümleri de eleştirilemez nitelikte. Enver Başar, sahne olarak tanımlayabileceğim alanın olanakları dâhilinde en az spotla genel atmosfer yaratmayı başarmış. 

Oyunculara gelince, Yeşim Özsoy Gülan’ın fantastik noter masalının kahramanlarını canlandıranlardan Neşe Mengülüoğlu oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifinin yerleştirilmesinde, belli bir oyuncunun belli bir anda, belli bir durumda bulunması, belli bir heyecanla harekete geçerek sahne üzerinde belli bir noktaya yaklaşması ya da o noktadan uzaklaşması gerektiğini (şimdilik) bilmiyor. Öğrenebileceğini umuyorum. Ece’de Selin Zafertepe’ye bundan böyle dikkat etmeliyim, çünkü eylemi, sözleri, çizgileri, renkleri, ritmi iyi yakalıyor. Ece ve Elvan’ın pezevengi Ahmet’te Emre Yetim, hareket ettirici güçlerini kavrayabilecek olgunluğa belli ki çabuk erişecek. Müzeyyen Hanım’da Nükhet Akkaya, duygularını sürekli harekete geçiren ve bu sayede fizikselliğine yaşam veren yönelimleri biliyor. Bravo doğrusu! Melis Hanım’da Buket Yanmaz, sadece dışsal fiziksel gerçekliğiyle değil, her şeyden önce içsel güzelliğinin su yüzüne çıkışıyla da heyecanlanıyor. Erdem Güçbilmez’de Mark Levitas yaratıcı yönelimler yaratıyor, özellikle final bölümünde tutkulu bir heyecan, arzu, özlem ve aksiyon uyandırıyor. Batur Belirdi’nin Selim Bey’in duygularını, iradesini, aklını, tüm varlığını harekete geçirmek için yeterli tutkuları yok gibi görünüyor, ama Belirdi için tümüyle “iyi değil” denemiyor. 

Özer Arslan, fevkalade tempolu bir oyun vermekte. Diğer rollerle çok da iyi paslaşıyor. Oyuncunun yaratıcı hali, beklenen ya da beklenmeyen bir uyarıcıya olan tepkisi gibi, kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki haliyse, Özer Arslan’ı ilk gördüğüm yerde alnından öpmeliyim. Ayşe Burcu Eren, sanatsal arzu ateşini doksan dakikalık oyun boyunca mükemmel koruyor, karşılığında kendine denk düşen içsel özlemleri açığa çıkarıyor. Böylece içsel oynama kışkırtıcılarını buluyor. Bana sorarsanız, Eren oyunun başarılılarının başını çekiyor. Koray Tarhan, amacından sapmayan bir oyunculuk örneği verirken, mükemmel fiziksel donanımla bilinçüstü görünmez duyguyu iletmek becerisi olan Devlet Tiyatrosu oyuncusu Saydam Yeniay, rolü üzerinde iyi düşündüğünü kanıtlıyor, imgelemini metronom titizliğinde çalıştırırken, hiç aşırılığa kaçmadan bir Noter karakteri çiziyor. 

“Noter”i görmeyen tiyatro tutkunlarının benim serzenişlerimi benimle ya da aralarında tartışmaları için bir pazartesi günlerini Ve Diğer şeyler Topluluğu’na ayırmaları gerekiyor.
(Galata Perform- Büyük Hendek Sokağı, 21 Galata / 0212 243 99 91 / 23, 30 Mart; 13, 20 Nisan Saat 20.30’da)

Anahtar Kelimeler: noter, Ve Diğer Şeyler Topluluğu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir