MAKALELER

Nedret Güvenç

2009.10.05 00:00
| | |
3918

Sizce Nasıl?
'Bir Yaz Gecesi Rüyası' adlı oyunun son günlerinde bir akşam Max Meinecke yanıma geldi


 

    Türk Tiyatrosu'nun Beyaz Güvercin'i ve gerçek "Sahne sanatçısı" NEDRET GÜVENÇ...
 
    'Bir Yaz Gecesi Rüyası' adlı oyunun son günlerinde bir akşam Max Meinecke yanıma geldi ve bana Jean Anouilh'nin Colombe isimli oyunundan bahsetti; sezonu onunla açmak istediğini söyledi, oyunun ismi Beyaz Güvercin olacakmış. Beyaz Güvercin ben olacaktım, çok heyacan vericiydi, sabırsızlıkla sezon başını bekliyordum. Sonunda rol bölümü asıldı; evet, ben Beyaz Güvercin'i oynuyordum. Karşımda Muzaffer Arslan vardı. Zaten o yıllarda hep Muzaffer'le karşılıklı oynardık, sahnede çok iyi bir çift olmuştuk. Şükriye Atav, Muhip Arcıman, Raşit Rıza, Necdet Mahfi, Kadri Ögelman, Ertuğrul Bilda, İsmet Ay ve Fatma Andaç; kadromuz çok iyiydi, çalışmalar başladı. Oyun dört perdeydi, dördüncü perdenin sonunda bir de şarkı söylüyordum. Oyunun konusu tamamıyla benim üzerimeydi ve harika bir kadroyla oynadığım için de kendimi çok talihli buluyordum. Beyaz Güvercin büyük bir olay oldu. Eski Şarkı'da olduğu gibi hakkımda çok güzel kritikler çıktı, dahası adım Beyaz Güvercin oldu. Basında çıkan, hakkımdaki herhangi bir haberde, artık benden Beyaz Güvercin diye bahsediyorlardı... Dram tiyatrosu altın çağını yaşıyordu; oynadıkça doluyor, doldukça oynuyorduk, dört ay kapalı gişe oynadık... O oyun benim Şehir Tiyatroları'nda ikinci büyük başarım olarak kabul edilebilir. O sene beni hemen birinci sınıf kadroya terfi ettirdiler. " (Bir Zamanlar İzmir'de-s:144)

 


 
    Ben, Türk Tiyatrosu'nun Beyaz Güvercin'i olan Nedret Güvenç'i daha çok siyah beyaz ve daha sonraki renkli filmlerden tanıyorum. Örneğin Orhon Murat Arıburnu ile oynadığı Yüzbaşı Tahsin filmi, Ayhan Işık'la Kanlı Para, arkasından yine Orhon Murat Arıburnu ve Ayhan Işık'la Yavuz Sultan Selim ve Karabulut Hasan, Sürgün... gibi filmlerde başroller... daha sonra ise renkli filmlerde anne rolleri... Ve son olarak Tiyatrom'un 20. yıl kutlamalarında Toron Karacaoğlu ile beraber oynadığı Aşk Mektupları adlı oyun. Kendisiyle yaptığım sohbete geçmeden önce, Avusturyalı yönetmen Max Meinecke'nin Nedret Güvenç için yazdığı takdir mektubundan birkaç satırı sizlerle beraber okuyalım:

 


 
     BİR SAHNE SANATÇISI İÇİN
 
    Bu başlığı yazdıktan sonra düşündüm: "Bir Türk sahne sanatçısı için" diye yazsam daha doğru olmaz mı? Hayır. Böyle kalsın. Oysa Türk kadınlarının sahneye çıkışları o kadar yakın bir geçmişin malı ki, her gün kabiliyetlerinin yeni yeni örneklerini bu sanatçılara, milli Türk tiyatrosunun gelişmesindeki hisselerini iyice belirtmek için bugün bile "Türk sahne sanatçısı" diyoruz. Ama Ankara Devlet Tiyatrosu'nun en yüksek basamaklarından birine getirilmesi üzerine bu satırları yazdığım Nedret Güvenç için böyle bir takıya lüzum yok. O, bütün anlamıyla bir "sahne sanatçısıdır". "Sahne sanatçısı" dediğimiz zaman neyi ifadelendirmek istediğimi birkaç kelime ile anlatmaya çalışacağım; Gerçek sahne sanatçısı, milliyetinin dar sınırları içine sıkışıp kalmaz, aksine bu sınırları genişletir ve aşar. Sadece vatandaş olmaktan çıkıp memleketinin bir elçisi, bir örnek insanı haline gelir. Dil ve coğrafya sınırlarını çiğneyerek genel anlamda gerçek insan yaratıcısı, insan yapıcısı olur. Katıksız bir sahne sanatçısı kendi benliğini saklayıp oyun yapan bir kişi değil, benliğini değiştiren, değiştirebilen bir kişidir. Daha provalar sırasında kostüm ve maskenin yardımına sığınmadan esrarlı bir şekilde değişir, şairin yardımcısı olur; daha sadece sözlerden ibaret bir yaratığın boş kalıbını kendi benliğiyle doldurup onu hem yaşayıp hem yaşatarak da, galerinin en son sıralarından salonun ön koltuklarına kadar herkes için belirli bir hale getirir.... Altı yıl boyunca sahne çalışmalarından ve yakından tanımak imkanını elde ettiğim Nedret Güvenç, işte bu olgunlukta bir sahne sanatçısıdır. Üzerine aldığı büyük ve küçük rollerin karakterlerini çok özel bir şekilde canlandırmıştır. Elde ettiği başarılarına rağmen bu kadar alçakgönüllü bir insan, hele sahne sanatçısı görmedim. İnsan olarak da sapsade, kendinden daha yukarı basamaklarda bulunanlara ve etrafındakilere karşı her zaman saygılı, nazik ve kuruntusuzdu..... Bu çesit sanatçılar, tiyatro ile meslekten ilgili insanlar kadar seyircinin hafızasında silinmez izler bırakır...."/ Max Meinecke, 21 Kasım 1959, Yeditepe Dergisi -Bir Zamanlar İzmir'de-s:149

 
     Tiyatro ile tanışmanız ne zaman oldu?
 
    1931 İzmir Çesme doğumluyum. Müzik ve tiyatroyla Bornova Ortaokulunda okurken tanıştım. O günü unutamam. Okulun bahçesinde voleybol oynarken piyano ve keman sesini duyunca topu bıraktım ve müzik sesine koştum. Piyanoyu çalan okulumuzun müdür muavini ve bizim de müzik hocamızdı. Daha sonra bana piyano dersleri verdi. Beethoven'ı, Wagner'i, Schubert'i ve Adnan Saygun'u öğrendim. Buna paralel olarak ta İngiliz Kültür Derneğinin yönetiminde İngilizce temsiller veriyorduk. Hansel ve Gratel, Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunlarını İngilizce oynadık. Günlerim tiyatro ve müzikle doluydu. Şan dersleri de almaya başlamıştım. Her sene sonu okulda bir komedi, bir dram ve konser verilirdi. Ben Karel Çapek'in Yaşadığımız Devir adlı savaş karşıtı bir oyunda başrol oynadım. Çok ağır bir oyundu ve ben 14 yaşında idim. Bu oyunla benim tiyatroya olan sevgim daha da biliçlendi ve ben tiyatroya karar verdim. Tiyatronun şan bölümünde idim. "Tiyatro bölümüne geçemezsin" dediler. Her ne kadar tiyatrocu olmak istediğimi söylediysem de fayda etmedi. 1947'de konsevatuvarımız tatile girdiğinde, İzmir'e döndüm ve İzmir Şehir Tiyatrosu'nda Avni Dilligil ile tanıştım. Kendisiyle sohbet ettik. Bana o gün Herakles oyunu verip, " Herakles'in karısı Megara'dan bir tirad ezberleyip gel " dedi. 17 Şubat 1948 yılında, önce Portakal Kabukları adlı çocuk oyunuyla ve Hanımlar Terzihanesi oyunuyla 18 yaşımda İzmir Şehir Tiyatrosu'nda profesyonel oldum.
 
    "Konservetuvardaki ilk yılım çok zevkli başlamıştı. Haftada üç ders şan, üç ders piyano, ritmik jimnastik, müzik tarihi, İtalyanca, kulak terbiyesi, solfej ve çeşitli koro çalışmalarıyla dolu dolu geçiyordu günlerim. Tiyatro bölümünde Yıldız Kenter iki sınıf üstümdeydi ve çok başarılı bir öğrenciydi. Dünyaca ünlü opera sanatçımız soprano Suna Korad, nur içinde yatsın, o da iki sınıf üstümdeydi ve harika bir piyano ve şan öğrencisiydi. Yatakhanemizin en çılgın kızı Ruçhan Çamay'dı; piyano öğrencisiydi ama durmadan caz söylerdi, yakalanacak diye çok korkardık çünkü okulda caz ve Türk müziği yasaktı. Sevgili Ferhan Onat'la aynı sınıftaydık. Çok komik, o viyolonsel öğrencisiydi, o bölümü kazanarak okula girmişti. Sonradan harika bir sesi olduğu anlaşılınca okula şan talebesi olarak devam etti. Ferhan'la sıkı arkadaştık, çok iyi resim yapardı, zaten o her bakımdan çok zevkli ve yetenekliydi. Gene uluslararası ünlü sopranomuz Serap Sezer, en yakın arkadaşım oldu zamanla. Şimdilerde, ünlü tiyatro oyuncusu Burak Sergen'in annesi. Ünlü bas-bariton Ayhan Baran da bizim sınıftaydı, muhteşem bir sesi vardı, o da çok iyi resim yapardı, hepimiz ona poz verirdik, kara kalem portrelerimizi çizerdi, en çok da Serap Sezer'in kıvır kıvır kirpikli bal rengi gözlerini... Ona aşık mıydı ne!.. Ayhan Baran hayatı boyunca hep başarılı oldu. " KUM ZAMBAKLARI-Nedret Güvenç
 
     Sinema ile tanışmanız...
 
    Beni Alcestis oyununda seyreden Necati Cumalı, benim için bir oyun yazmıştı: Boş Beşik. Bu oyun çok yankı yaptı. Duru Film'in sahibi Naci Duru'ya Yüzbaşı Tahsin filmindeki başrol için beni tavsiye etmişler. O zamanın parasıyla 750 liraya anlaştık. Yüzbaşı Tahsin'de Belkıs Öğretmen rolünü Orhon Murat Arıburnu ile oynadım. Arkasından Kanlı Para, Sürgün, Lale Devri ve Yavuz Sultan Selim ve Karabulut Hasan filmlerinde başroller oynadım. Lale Devri'nin senaristi Nazım Hikmet'le her gün stüdyoda beraberdik. Filmin kadrosunda Orhon Murat Arıburnu, Cahit Irgat, Ruhi Su, Cüneyt Gökçer ve Münir Nurettin Selçuk vardı. O dönemlerde Türk filmciliği daha çok, konu ve sanat ağırlıklı oluyordu. Naci Duru, İhsan İpekçi, Turgut Demirağ, Memduh Ün ve Ertem Eğilmez gibi yapımcılar gerçek sinemacılardı. Daha sonra 70'li yıllarda Türk film piyasası işletmecilerin eline geçti ve star sistemi başladı. İlk ödülüm de Kanlı Para filmi ile Türk Film Dostları Derneği tarafından "Yılın En Başarılı Film Oyuncusu" ödülününe layık görüldüm. Hıçkırık filmi sayesinde de yurtiçinde ve yurtdışında ünlendim. 1959 yılında Cüneyt Gökçer konuk oyuncu olarak beni Ankara Devlet Tiyatroları'na çağırdı. 3 sezon çok güzel oyunlar oynadım; İhtiras Tramvayı gibi... Ancak maddi sorunlarım vardı. Çünkü Ankara'da olduğum süre içinde film ve dublaj çalışmaları yapamıyordum. Tekrar İstanbul'a döndüm. Kemal Film'den sıradan bir film olan Ayşecik filmi için teklif aldım. Bu arada Türkan Şoray, Fatma Girik, Selda Alkor ve Filiz Akın gibi genç film starları çıkmıştı. 1962 yılında anne gibi karakter rollerini oynamaya başlamıştım. Bu bir hataydı. 30 yaşında anne rolü oynamak erken bir yaştı. Ancak geçimim için kabul etmek zorunda idim.
 
     Tiyatroda aldığınız ilk ödül?
 
    'Kanlı Değirmen' adlı filmin çekimleri için Gönen'de bulunduğumuz sırada, aldığım bir haberle Cyrano de Bergerac oyunundaki Roxanne rolümle İlhan İskender Ödülü'nü aldığımı öğrendim. Bu ödül Dormen Tiyatrosu'nun, o yıl kaybettiğimiz genç oyuncu İlhan İskender adına konulan bir başarı ödülü idi. İlhan İskender Ödülü ülkemizin ilk tiyatro ödülüdür ve benim de tiyatrodan aldığım ilk ödüldür. Bir de ilk "Afife Jale Ödülü" bana nasip olmuştur. Bunların dışında aldığım ödüller: Kültür Bakanlığı Onur Ödülü: Günden Geceye; Avni Dilligil En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülü: Günden Geceye ve Aşk Mektupları'ndaki rolleriyle iki kez; Schiller Madalyası: Hile ve Sevgi; Afife Jale En Başarılı Kadın Sanatçı Ödülü: Eskimeyen Oyun 1996-1997.
 
     Oynadığınız oyunlardan örnekler verir misiniz?
 
    150'den fazla oyunda oynadım. Bunlardan bazıları: Boş Beşik, Alcectis, Beyaz Güvercin, Cyrano de Bergerac, Rüya Gibi, Taruffe, Therese Raquin, İhtiras Tramvayı, Hile ve Sevgi, Macbeth, Eski Şarkı, Suların Altındaki Yol, Evcilik Oyunu, Kuru Gürültü, Yarış Bitti, Bozuk Düzen, Bir Kış Masalı, Vişne Bahçesi, Genç Osman, Masum Irene, Kanlı Düğün, Kralın Kısrağı, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Hırçın Kız, Günden Geceye, Aşk Mektupları... gibi.
 
     Yasaklanan oyunlarımız...
 
"... Evet iki buçuk aydır çalıştığımız, artık genel prova haftasına girdiğimiz, dekorlu, kostümlü, ışıklı, müzikli provalarını sürdürdüğümüz, Bertholdt Brecht'in "Sezuan'ın İyi İnsanı" isimli oyunumuz kaldırılmıştı. Zorbalık bu... Baskı bu... Neden?.. Neden?.. Cevap yok. Daha sonra öğrendik tabii. Kahroldum, kelimenin tam anlamı ile kahroldum. Gerçi biz bu acıyı daha önce de yaşamıştık. Buchner'in ünlü "Danton'un Ölümü" oyununda gene böyle, artık prova haftasındaydık. Haftanın tam ortasında "6-7 Eylül" olayları oldu, yıl 1956. İstanbul'da yer yerinden oynadı. Danton, rolü gereği uykusunda "Eylül, eylül kanlı eylül" diye haykırıyordu, ondan mıdır nedendir bilinmez belki de bir ihtilal oyuınu olduğu için o güzelim piyes apar topar kaldırılmıştı da hepimiz üzüntümüzden perişan olmuştuk. Ama bu defa daha bir yıkıcı geldi, bir yakınım ölmüş gibi oldum. Tabii ya elbette yakınımdı, benim en güzel rollerimden biri olacaktı. Aylardır onunla iç içeydim, gece gündüz birlikteydik. Onun gibi düşünüyor, onun gibi konuşuyor, onun gibi yaşıyordum... Gelelim oyunumuzun yasaklandığı güne. O isyanla ben rejisörümüz Max Meinecke'nin odasına koştum. Avusturyalı yönetmen Max Meinecke o yıllarda kısa bir süre için tiyatromuzun genel sanat yönetmenliğini yapıyordu. Adamcağız tam bir bozgun içindeydi. Gene de beni yatıştırmaya ve uyarmaya çalıştı. O yarım buçuk Türkçesiyle "Kız kız sen var şimdi susmak, çok çok susmak yok ama hiç konuşmak" dedi. Çaresiz kaldım. Bir süre sonra sebep resmen açıklandı. "Doğu Almanya'lı Bertholdt Brecht Marksist ve Kominist bir yazardır, oyunlarında Kominizm propagandası yapmaktadır bu nedenle oyunları, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi görüşlerine aykırıdır ve yasaktır." Yarım kalan o güzel oyun içimde bir ukde kaldı ve kimsenin bilemediği bir anlamı var; o küçük Çinli kızın verdiği yaşam savaşı. O savaşta biraz da kendimi buluyordum galiba ne yazık ki seyircimle paylaşamadım. Bence bu bütün yanlı yönlü ideolojileri aşar..." - KUM ZAMBAKLARI-Nedret Güvenç.
 
     40'lı yıllarda halkımızın yerli oyunlara ilgisi ve öncü yazar Cevat Fehmi...
 
" Mesleğe girdiğim daha ilk yıllarda dikkatimi çeken bir şey vardır. Halk yerli oyunları çok seviyor ve tutuyor, oynadığımız her yerli oyun kapalı gişe oluyordu. 40'lı yıllarda yerli oyun yazarlarımz parmakla sayılacak kadar azdı. Reşat Nuri Güntekin, Mahmut Yesari, Nazım Hikmet Ran, Vedat Nedim Tör, Cevdet Kudret, Necip Fazıl Kısakürek ve Müsahipzade Celal Bey... 40'lı yılların sonlarına doğru İstanbul'da Cevat Fehmi Başkut'un oyunları büyük bir patlama yaptı. Büyük Şehir, Küçük Şehir, Koca Bebek, Soygun ve Paydos... Paydos oyunu öyle çok ses getirdi ki acele o yıl biz de repertuvarımıza aldık. Paydos, İzmir'de de büyük bir başarıyla ve kapalı gişe oynandı... Cevat Fehmi'nin başarısı, oyunların tam anlamıyla halka dönük olmasındaydı. Diyebilirim ki o, sokaktaki adamı sahneye çıkaran ilk büyük tiyatro yazarımızdır... O Türk tiyatro yazarlarına adeta yol gösterdi, cesaret verdi. 60'lı yıllarda yaşadığımız, tiyatromuzdaki büyük yerli yazar patlamasının başlangıcı Cevat Fehmi'nin zamanına göre, çok cesur ve kelle koltukta yazdığı oyunlarıdır. O kendi halkı için yazan, her zaman zor geçinen ama sağlam kalabilen Türk insanının yanında olan, güzel bir insan ve aklı başında bir solcuydu..." -Bir Zamanlar İzmirde-S:73
 
     Yönetmenliğiniz de var...
 
    1974 yılında oyunculuğumun yanı sıra "En Büyük Kumar" oyununu sahneye koyarak yönetmenliğe de başlamış oldum. Bunu "Bernarda Alba'nın Evi", "Seher Vakti" ve "Erkek Satı" gibi oyunlar takip etti. 15 kadar oyun sahneye koydum. Yeni bir çalışmam var: "Kim Korkar Kurttan". Zor bir oyun. Ancak ben hep zorları seçmeye çalışıyorum. İnsan zorları seçerse kendini aşar diye düşünüyorum.
 
     Ya radyo çalışmalarınız?..
 
    Radyo çalışmalarına 1950'li yıllarında başladım. Çok radyo piyeslerinde oynadım. Şimdilerde bile İstanbul Radyosu'nda çalışmalarım oluyor. Hele gece yayınlarında uyumayan insanlara yaptığım programlar çok zevkli oluyor. Örneğin, uzun yol şöförü kamyonun içinde sizi dinliyor...
 
     Hiç "şu rolü de oynasam" diye düşündüğünüz oldu mu? Unutamadığınız roller?
 
    Ben çok güzel rollerde oynadım. Bu yönden kendimi talihli sayıyorum. Bana verilen rolleri en iyi şekilde değerlendirdim. Önemli olan rolleri kabullenip, onları en iyi şekilde oynamaktır. Prototipleri -Elektra, Juliet gibi- oynamak çok zordur. Çünkü herkesin kafasının içinde bir prototip vardır. Siz o rolleri çok iyi oynasanız da, seyirciyi memnun edemeyebilirsiniz. Oysa hiç bilinmeyen bir "Beyaz Güvercin" gibi rol benim için çok önemliydi. "Bir Kralın Kısrağı" gibi rolleri çok güzel sergiledim. Ben kıskanç değilim. Mesleğimle haklı olarak övünüyorum. Çünkü çok çalıştım; dişimle, tırnağımla. En küçük rolü bile en güzel rol haline getirmek için hırsla çalıştım. Fakat zaman geçtikçe arzu ettiğim, arkadaşlarımın oynadığı rolleri kıskandığım oldu. Ancak "o benden iyi oynadı, ben ondan kötü oynadım" gibi kıskançlığa kapılmadım. Yakın geçmişte çok güzel roller oynadım. “Mesela Eskimeyen Oyun” isimli iki kişilik oyunu Haluk Kurtoğlu ile oynamıştım. Bu oyun bana Afife Jale Ödülü'nü kazandırdı. Unutamadığım bu oyunu tekrarlamak isterim. Bu oyunda çok zevkli çalıştım ve seyirciyi yakaladım. Altın Gölü yine Haluk Kurtoğlu ile oynadım. Arkasından Aşk Mektupları'nı 95-96 sezonunda Toron Karacaoğlu ile başladım oynamaya; üç sezon oynadım. 2000 yılında Hakan Altıner "Bakış" diye bir tiyatro kurmuştu. Orada da "Aşk Mektupları"nı tekrarladık. Ve şimdi yine Hakan Altıner'in kurduğu "Tiyatro Kedi" de yine Toron Karacaoğlu ile "Aşk Mektupları"nı oynuyoruz. Oyunlar çocuklar gibidir; emek verdiğiniz zaman seviyorsunuz.
 
     Yeni projeleriniz var mı?
 
    Hayatta ve ayakta kaldıkça mesleğe devam edeceğim. Önümüzdeki sezonda "Aşk Mektupları" ile tekrar seyircimle buluşacağım. Dizilerden korkuyorum. Çünkü çok vaktimi alıyor. Ve de diziler eskisi kadar kaliteli olmuyor. Televizyon dizilerinde de seçici davranıyorum. Daha az yorucu fakat beni seyircimden uzaklaştırmayacak her çalışmaya açığım. Bir de "Yalandan Kim Ölmüş" oyunu var. Bu her ikisini de önümüzdeki sezon sürdüreceğim.
 
     Tiyatro sanatçılarının emekliliği konusunda düşünceleriniz?
 
    Ben emekli olduktan sonra Gencay Gürün'ün kurduğu Tiyatro İstanbul'a geçip, "Eskimeyen Oyun"u, arkasından Altın Göl'ü oynadım. Seher Vakti'ni sahneledim. Bunu takiben de "Yalandan Kim Ölmüş" oyun çalışmasını yaptım. Bu arada Osman Seden'le "Gurur" adlı bir dizi yaptım. Ben tiyatroda 47 sezon çalıştım. Tiyatrodan çok şey aldım; çok şey de vermek isterim. Zaten bir tiyatro sanatçısının emeklisi olamaz; olmuyor da!.. Ancak öldükten sonra tiyatroyu bırakmak zorunda kalır. Bakın Necdet Mahfi Aryal, Semiha Berksoy 90 yaşının üstündeler fakat hala tiyatro ile haşir neşirler... (söyleşi yaptığımızda her ikisi de yaşıyorlardı / A.D)
 
     Tiyatro seyircisi ne durumda?..
 
    Eski yıllarda seyircimiz daha fazlaydı. Ancak son yıllarda, bilhassa anarşi yıllarından sonra azaldı. Bir de televizyonun çok etkisi oldu. Ekonomi bozuldu; halkın bütçesinden sanata ayıracak parası kalmadı. Abone gibi tiyatrolara gitmesi çok zor. Daha hafif, daha zarif; Metin Akpınar gibi tiyatrocuların sergilediği müzikli kabare oyunlarını seçer oldular. Ciddi oyunlar seyirci çekmiyor. Fakat gençler geliyorlar. Onlar bizleri hiç yalnız bırakmıyorlar. Onlara da indirim uyguluyoruz. Öyle sanıyorum ki, Türk tiyatrosunu içinde olduğu bunalımdan gene gençlerimiz kurtaracak. Devlet yardımı da çok az!..
 
    NEDRET GÜVENÇ'ten 27 Mart (2009) Ulusal Bildirisi :
 
Ben bir tiyatro oyuncusuyum. Bütün dünyam tiyatrodur. Gücümü sahne ışıklarından alırım.
Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gündüz çalışırım; buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için. Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha…
Böyle mutlu geçen ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu.
Birlikte gülelim, birlikte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim. Oyunun sonunda tiyatronun o vazgeçilmez gizemi içinden, alkışlarınızla, birlikte uyanalım.
Güzel bir oyun sonrasının tatlı yorgunluğu içinde zevkle göz göze gelelim.
Bu gece oyunumuzu her zaman olduğu gibi gene sizin şerefinize oynuyoruz ve 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü birlikte kutluyoruz. Bize katıldığınız için sonsuz teşekkürler.
Şimdi biraz dertleşelim: Son yıllarda Türk Tiyatrosu adına olumlu-olumsuz pek çok konuşmalar yapılıyor.
Kimileri seyircinin giderek düzeysiz komedilere şartlandırıldığını, helehele özel tiyatroların, gişe kaygısı nedeniyle, ucuz prodüksiyonlarla yetinmek zorunda kaldıklarını,
bunun da sanatsal bir erozyon olduğunu savunuyor. Kısmen doğru olabilir ama tüm yokluklara
karşın sanat heyecanı ile hala perde açabilen özel tiyatro yapımcılarımızın ve sanatçılarımızın verdikleri mücadele göz ardı edilemez.
Bazılarıysa, “Güldürü, güldürü, güldürü!” diyor. “Seyirci artık gülmek istiyor, düşünmek istemiyor” diyerek seyircilerimizi küçümsüyor.
Gene bazıları da, “Maaşlı memurdan sanatçı olmaz” diye ödenekli tiyatrolarımızı hedef alıyor.
Oysa onların “ana tiyatro” niteliğini ve Türk Tiyatrosu’nun kurucusu olduğunu unutuyor.
Oradan yetişen birbirinden değerli büyük sanatçıların varlığını görmüyor.
Bazı güzel insanlar da başlangıçtan bu yana Türk tiyatro sanatçılarının içinde çok büyük yetenekler
olduğunu savunuyor ki aynı kanıdayım.
En ilginç olanı da, bazı çok bilirler, “Artık hiç kimse tiyatro yazmıyor, tiyatro yazarlarımıza ne oldu?”
diye bir yanılgıdan yola çıkıyor. Bu çok önemli; çünkü yazarsız tiyatro olmaz.
Bence bunu birlikte çözecegiz, ama önce yazarlarımızı dinleyerek. Çünkü çok değerli ve büyük tiyatro yazarlarımız var.
Bu arada bazı tiyatro severlerimiz, “Ah nerede o eski tiyatrolar! O eski oyunlar, o eski tiyatro sanatçıları!” diye yerinip yerinip duruyor. Oysa çevreye dikkatle baksalar gençleri görecekler. Bir değişimin, bir gelişimin yaşandığını fark edecekler. Genç tiyatrocular iş başında!.. Hepsi de yetenekli, yürekli ve cesur.
Bir araya gelip kendi özgün tiyatrolarını kuruyorlar. Yazıyorlar, oynuyorlar ve devamlı perde açıyorlar.
Ben onlara “safkan tiyatrocular” diyorum. Ve gene diyorum ki, günümüzün sanal ortamlarına karşın,
Türk Tiyatrosu tüm gerçekliğiyle dimdik ayakta. Yeni ve çağdaş bir Türk Tiyatrosu hızla kendini
bütünlerken, taptaze ve kararlı bir “jön Türk” tiyatronun müjdesini veriyor.
Çoğu tabuları yıkan bu özgür soluklu tiyatronun temelinde insanoğlunun gerçekleri var.
Ama her şeyden öte, ülkemizin ve ülkemiz insanının iç güzelliği, kadirbilirliği, kaderciliği ama en umutsuz anlarda bile, o şaşmaz iradesi, kararlılığı ve sağlamlığı var.
“Sanatçı alnında ışığı hisseden insandır,” diyor Büyük Önder… Bizler o ışığı sizlerden alıyoruz.
Ve dünya durdukça, kim ne derse desin, her söze verilecek en doğru cevap buradan olacaktır,
tiyatro sahnelerinden. Çünkü sizler buradasınız.
O halde çalsın son ziller! Açılsın perdeler!
Nedret Güvenç

 
Kendimi hiç eskitmedim
 
"..... Tam 18 yaşımda profesyonel oldum ve bu güzel mesleği üstlendim. Elimden geldiğince sahne üzerinde kendimi hiç eskitmedim. İçimdeki tiyatro delisi küçük kız hala dipdiri ve sabırsız, ona hayranım. Beni her zaman taptaze tutan, tiyatro aşkımı devamlı körükleyen o genç oyuncu, elli yılı aşkın bir süredir beni hiç yalnız bırakmadı, hep uyardı, hep güven verdi... Bu memlekette ne zaman bir seçim yapılsa, yahut hükümet değişse, ya da bir darbe olup yeni bir parti gelse, hemen her kurum tepeden tırnağa yönetim ve yönetici değiştirir....
 
    Ne yapıp yapıp, hiç değilse sanat kurumları adına bir karar alınmalı. Yani yönetimler değişse bile yöneticiler değişmemeli, bunun için uğraşmalıyız. Başlanan işler yarım kalmamalı... Bir ülkede sanat yürümez, yerinde sayarsa istediği kadar zengin, gelişmiş bir sanayi ülkesi olsun, yaşamıyor, kendini var edemiyor demektir. Tarih olur gider... Kültürümüzü ve sanatımızı devamlı gündemde tutamıyoruz. Kültürümüzü ve tüm sanatsal değerlerimizi ortak bir evrensel çizgide buluşturamıyoruz... Daha güzel, daha farklı, daha çılgın olanı arıyorum. Yeniden sahne üzerinde olmak, nefis bir oyunda zorlu bir rol çalışıp, başarmak istiyorum... Aklınızda olsun, bu konudaki bütün tekliflere açılım. Yerim yurdum belli, benim gibi bir tiyatro delisini bulmak zor değil... Yeter ki provalar başlasın, perdeler açılsın, salonlar dolsun ve alkış sesleri kesilmesin..." -Bir Zamanlar İzmir'de-s:301
 
ve "Aşk Mektupları"...     Tüm dünya tiyatrolarında usta oyuncular tarafından sahnelenmiş "Aşk Mektuplar?" Türk tiyatrosunun iki dev oyuncusu Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu tarafından Berlin Tiyatrom'da sergilendi. Çok farklı karakterde iki insan, Andy ile Melisa hep çok iyi dost olmuştur. Aslında birbirlerine aşık olduklarını bir türlü fark edememiş; ettiyseler de ilk adımı hep birbirinden beklemiş ama adını koymadan 40 yıl boyunca sevgiyle mektuplaşmışlardır. Farklı hayatlara savrulan bu iki insanın mektupları iki kişilik bir dünya oluşturmuş ve şartsız, yargısız bir sevgiye tanıklık etmiştir. İki tiyatro duayeni Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu tempo, ritm ve oyunculuklarıyla seyirciye yıllanmış bir tiyatro lezzeti yaşattılar. Oyunu yazan A. R. Gurney, yöneten Hakan Altıner, çeviren Armağan Ersin ve müzik Esin Engin'e ait.
 
 
ADEM DURSUN
Ekim 2009
adem-dursun@versanet.de

Anahtar Kelimeler: Nedret Güvenç



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir