MAKALELER

Münir Caner - Deli Fermanlı

2010.10.07 00:00
| | |
2145

Sizce Nasıl?
Sevgili Tiyaronline okurları; Erzurum Devlet Tiyatrosu sezonun ilk oyunu olarak Müsahipzade Celal’in Deli Fermanlı oyununu sahneliyor.

  
 TÜRK TİYATROSUNDA BİRDEĞER; MÜNİR CANER

   Sevgili Tiyaronline okurları; Erzurum Devlet Tiyatrosu sezonun ilk oyunu olarak Müsahipzade Celal’in Deli Fermanlı oyununu sahneliyor. Türk Tiyatrosunun emekçisi diye tabir edebileceğimiz sanatçımız Sayın Münir Caner bu oyunun yönetmeni. Kendisiyle oyun, Erzurum ve daha çok Türk Tiyatrosu üzerine kimi zaman tiyatro dersi niteliğinde, kimi zaman da hayat tarzı niteliğinde bir sohbet gerçekleştirdik. ‘Sanat nereye gidiyor… Biz nereye gidiyoruz… Geçmiş neler gösterdi… Gelecekte neler olacak… Gibi duyarlılıklarınız varsa arkanıza yaslanın ve Türk Tiyatrosunda bir değer olan Münir Caner’le yaptığımız söyleşiye sizler de katılın…
 
   Bayraktutan: Hocam önce Erzurum’a hoş geldiniz. Müsahipzade Celal’in Deli Fermanlı Hazretleri oyunuyla Erzurum Devlet Tiyatrosu’nun bu sezon ilk yönetmeni sizsiniz. Yaklaşık 1940 lı yıllarda Erzurum halkevinde bu oyunun oynanmasının üzerinden seneler geçti. Tekrar aynı oyunla ama sizin rejinizle Erzurum’da ki seyircilerle 1 Ekimde buluşacaksınız… Oyunu nasıl sahnelendiniz? Biraz rejiden söz eder misiniz?
 
Caner: Hoş bulduk… Bu klasik eserde orta oyunundan faydalandım. Yabancılaşma etmenleri de var. Bir kumpanya şeklinde başlıyor. Seyircilerin selamlanarak başlandığı oyunda, normalde orta oyunda olan, tiplerin kendini önceden şarkıyla var etmesi beklenirken, bu oyunda başında birer cümleyle kendilerini var ediyorlar. Danslı, şarkılı, eğlenceli bir komedi ama söylediği çok önemli şeyler var. Müsahipzade Celal’in bir klasiği olan bu oyunu ilk defa sahneledim. Umarım seyircinin hoşuna gider… Şimdiden herkese iyi seyirler diyorum.


 
Bayraktutan: Bizde merakla, heyecanla ve dolu bir seyirci ümidiyle 1 Ekim’i bekliyoruz. Hocam Erzurum’a bu ilk gelişiniz değil. Hangi tarihlerde ve hangi oyunlarla gelmiştiniz?
 

Caner: Yanılmıyorsam 1978 yılında Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ la geldik. 79- 80 gibi İntihar’la, daha sonra 81 gibi Ekinler Yeşerince ile geldik. Tiyatro binası yine aynı binaydı. Zamanla tadilatlar yapılmış ama yine de yetersiz… Sahnesi fena değil ama kulisler küçük ve amacına uygun değil. Şimdi yine bir tadilat geçiriyor. Ama prömiyere yetişecek.
 
Bayraktutan: Aman efendim biz buna şükrediyoruz çünkü Erzurum’da başka sahne yok... Erzurum Devlet Tiy. Yerleşik düzene geçmeden önce turnelerle gelip gittiniz öyle mi?
 
Caner: O zaman geldiğimizde bir-iki hafta oynardık… Ben oyuncu olarak geldim tabii.


 
Bayraktutan: Yönetmenler kimlerdi hocam?
 

Caner: Göz Kap.’ın yönetmeni Ergun Uçucu, İntiharın yönetmeni Asuman Korat’dı. Daha sonra İntihar Yasak diye bir oyunla gelmiştik… Peş peşe intiharlı oyunlar oynadık. Hatırladığım kadarıyla… Bir iki hafta oynadığımız zamanlarda hafta sonuna doğru salon yarıya inerdi, ikinci haftada ise bir iki sıra olurdu…1997 de yerleşik düzene geçince, Erz.Dev.Tiy. kadrosuyla bir hız kazanmış.
 
Bayraktutan: Ama turnelerin Erzurum’da tiyatro için önemi büyüktür. Sizler bugünkü temeli oluşturdunuz…
 
Caner: Her şeyin bir temeli vardır. Kültürlerin temelleri vardır. Sanatın kökeni vardır. Bu sanatları Ankara gibi, İstanbul gibi şehirlerin dışarısına çıkaracak olan devlet tiyatrosudur. Ödenekli tiyatrolar… Yanılmıyorsam ilk Kültür Bakanı Talat Harman zamanında oldu devlet tiyatrosunun açılışı. . Bakanlık kurulunca güzel sanatlar bağlandı ve bölgeler açıldı. Şimdi Erzurum’da en beğenilmeyen oyun bile en az iki ay sürüyormuş. Bizim geldiğimiz dönemlerde, üniversite ve askeri çevre daha fazla ilgi gösteriyordu. Göz Kap’da çok ilgi gördü ama birkaç gün sonra bitti...
 
Bayraktutan: Ama 1940’lı yıllarda Erzurum’da tiyatro çalışmaları bir hayli fazlaymış ve yetersiz salonlar hıncahınç dolarmış. 60’lı ve 70’li yıllarda sanat adına çok boş bir zaman geçmiş… Siyasetin etkisi diyebilir miyiz?
 
Caner: Baştan aşağı… Bunun en önemli nedeni; Köy Enstitülerinin, Halk Evleri’nin kapanması atıl batıl haline getirilmesi… Atatürk büyük bir deha, anlaşılır gibi değil… Harpten çıkan bir ülkenin en önemli ordusunun eğitim ordusu olduğunu söylemiş. Sanata verdiği değer akıl almaz… Atatürkçülük, Kemalizm adına yıllardır yapılan tartışmaların hepsi palavra. Atatürk beş tane kripto bırakmış, basit beş cümle… Bu beş cümleyi uygula, gerisini merak etme sen demiş… Şimdi bunlara bakalım isterseniz… Bu beş kriptodan birincisi; Ey gençler ‘Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak olan sizlersiniz ’… Bir şey nasıl yaşatılır… Geliştirerek… Olduğu gibi değil, değiştirerek değil… Geliştirmek olumlu… Değiştirmek olumsuz bir şeydir… Havanda su dövmektir… Ama geliştirin farklı bir şey… İkincisi; ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür’… Temele bunu oturtmuş… Üç; sanat… ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’... Adam ne yapacağınızı söylemiş aslında, bunu anlamak hiç de zor değil… Çözülmesi zor şifreler değil. Buna bağlı olarak, Atatürk’ün bir anekdotunu aktarayım… Bir sohbet sırasında, Atatürk’e diyorlar ki; Neden balkan savaşını kaybettik paşam… Yüce Atatürk yalın ve anlaşılır biçimde şöyle yanıt vermiş… Balkan savaşını kaybettik… Çünkü Bulgarların operası vardı… yaa…
 
Bayraktutan: Çok güzel…( Duygulu anlar yaşıyoruz)
 

Caner: Demek ki bir milleti bir millet yapan güzel sanatlardır. Halkın beğeni düzeyinin yukarı çıkmasını sağlayacak olan kavram sanat kavramıdır. Dördüncüsü; ‘Yaşamda en hakiki mürşit ilimdir’. Allah kafatasının içine beyin denen löp diye bir madde koymuş ve çalıştırın demiş. Çalıştırdın çalıştırdın… Çalıştıramadın halin yaman… Beş; ‘Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşın.’ Bizim ileri zekâlılar da çağdaşlık için batıyı, Avrupa’yı örnek almış. Atatürk batının bize yararı olmadığını biliyordu ki bu emperyalistleri kovdu ülkeden. Ayrıca uygarlık bir ülkenin içinden çıkar, uygarlık dışarıdan gelmez. Ancak uygarlıklardan etkilenebilirsin ama asla taklit etmemelisiniz… Bakalım şimdi bu kriptolar daha sonra uygulanmış mı? Bu beş kripto uygulansaydı bu ülke bu hale gelmezdi… Demek ki uygulanmamış.
 
Bayraktutan: Batı her zaman bizim kültürümüzden beslenmiş bizden aldıklarını bize tanıtmaya kalkmış.
 

Caner: Biz Anadolu’yu es geçmişiz. Türklerin ürettiklerini elimizin tersiyle itmişiz. Bu insanlar neler yaratmış… Dünya çapında ünlü bestecimiz Adnan Saygun çok sesli çalışmalarına başladığında, Avrupa ölçülerinde müzik yapayım demiş. O sırada ünlü müzik adamı Macar Bela Bartok Türkiye’ye geliyor, Atatürk’ün cazibesine kapılarak, onun kurduğu cumhuriyete geliyor ve Adnan Saygun’la tanışıyor. Bela Bartok Adnan Saygun’un batıya dönük müzik çalışmalarına bakınca, çok yanlış yapıyorsunuz diyor. Halk müziğinizi yabana atmayın kendi çok sesli müziğinize ancak Anadolu’dan ulaşabilirsiniz demiş ve beraber katırın sırtında, at arabasında Anadolu’yu karış karış dolaşmışlar. Daha sonra beş hececiler gibi büyük besteciler böylece Anadolu’nun ritminden, sesinden, nefesinden, renginden yararlanarak çok sesli Türk Müziğimizi oluşturmuşlar ve Adnan Saygun, 1957 yılında dünyanın en büyük bestelerinden biri olduğunu düşündüğüm, Yunus Emre oratoryosunu besteliyor ve Türkiye’de kimse ilgilenmediği için Amerikalılara satıyor. Amerika izin vermeden uzun süre Yunus Emre’yi çalamadık… Ancak telif ödedikten sonra almışız.
 
Bayraktutan: Bu da yine batının bizim değerlerimize bizden daha çok sahip çıktığının en güzel örneği olsa gerek.
 

Caner: Yine güzel bir anekdot aktaracağım. Bir ülkenin sanatının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir anekdot…Bayülken kardeşler vardır… Yanılmıyorsam Haluk ya da Faruk Bayülken’in başından geçiyor. Bayülken’in Birleşmiş milletler daimi üyesi olduğu dönemler… O zamanlar orada bir adet varmış. Her ay Birleşmiş Milletlerde, delegelere her ülkeden birinin bestecisinin konseri verilirmiş. Galiba Birleşmiş Milletler korosu tarafından. Bayülken programa bakınca, Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosunu görmüş ve şaşırmış hem de oratoryo demiş içinden… Birkaç kişiye sorunca burun kıvırmışlar. Eyvah demiş kendi kendine, boş salona çalacağız galiba ve bütün delegelerin fikrini almak için onlara gelip gelmeyeceklerini sormuş. Herkes gelirim melirim demiş ama çok da ilgilenmemişler. Neyse o gün gelmiş ve delegeler meraktan olsa gerek salonu doldurmuşlar. Birleşmiş Milletler korosu Adnan Saygun’un Yunus Emre oratoryosunu bütün delegelerin olduğu salona çalmış… Ve herkes şaşkınlıkla ve büyük bir sessizlik içinde dinlemiş. Bayülken’in ifadesine göre, ertesi gün dünyanın bütün ülkeleri siyasi konularda Türkiye’nin görüşünü soruyorlarmış…(Hoca burada gözyaşlarını tutamıyor. Epey bir suskunluktan sonra) Görüyor musunuz? Bu yüzde elli Adnan Saygun’un başarısıysa, yüzde elli de Anadolu insanın yarattığı katkıdır. Demek ki Anadolu’yu es geçmeyeceğiz işte es geçtiklerimizden biri de Türk Tiyatrosu…
 
Bayraktutan: Hocam bana farklı uygarlıkların aynı anda aynı kültürü yansıtmaları çok ilginç geliyor. Geleneksel Türk Tiyatrosunun öğelerini çoğu zaman batı tiyatrosunda rastlıyoruz.
 

Caner: Çok ilginç evet şimdi anlatacağım. Gelenek Türk Tiyatrosu birçok kanaldan beslenmiştir. Taa binlerce yıldan buraya ulaşanlar var. Şimdi karagöz doğudan dinsel tapınmalardan çıkmış. Onların dini inançlarına göre, atalarının şekillerini yaparak, perdede yansıtarak, ruhlarının canlandığını düşünüyorlar. O zaman erkekler ön taraftan, kadınlar ise arkadan izliyorlar. Akıllarınca kadınları aşağılıyorlar ama aslında onlar en güzel taraftan izliyorlar oyunu.(Güler) Orada iki tip var. Bunlardan biri iyi biri kötü. Kötü olan kırmızı renkli kostümlü… İyi olan da siyah renkli kostümlü… Tıpkı bizdeki Karagöz ve Hacivat gibi. Karagöz kötü kişi olarak adlandırılıyor, her şeye karşı çıkan, saldırgan, pervasız, kötü bir tip. Bizde Karagözün kostümü kırmızıdır, Hacivat’ın ki yeşildir. O da dinden gelir cennet ağacı rengidir. Hacivat tutucudur, iyidir, yarı aydındır. Karagöz Hacivat’ın oyunlarını bozar, ona saldırır, ana avrat düz gider. Yani bizdekiyle ortak özelliği inanılmazdır. Ortaoyununda da çok benzerlik gösteren öğeler vardır. Mesela Pişekâr’ın külahı sivridir ve yeşildir. Kavuklu da kırmızıdır. Düzene karşıdır. Bir yerde Karagöz ile Pişekâr geleceği, Hacivat’la Kavuklu ise geçmişi temsil eder. Kısacası bu geçmişle geleceğin bir tartışmasıdır. Bu tür bağıntılar kurabiliriz. Bir de Etilerin yazılı kaya tabletlerinde bir şey yakaladım. Tanrıların dua ettikleri bir kabartmada tanrıların şapkaları aynı Hacivat’ın şapkası gibidir ve aynı boynuzları vardır. Aynı külah Hitit de de var. Tanrılar dua ederken elleri aynı Hacivat ve Karagöz gibidir. Belki bu bir rastlantı olabilir ama olmayabilir de. Karagözden tüm kültürler etkilenmiş… Çoğu yanlışlık yapar Karagöz oyununa, Gölge oyunu derler… Bu yanlış bir tabirdir… Gölge iz düşümüdür… Bu canlı kanlı ve renklidir… Karagöz oyunudur.
 
Bayraktutan: Türk Tiyatro Tarihi bu kadar ayrıntıyı yazmıyor…
 
Caner:Şimdi dekora gelince; 1870’li yıllarda bir oyunun dekorunda katedral sütunu yapılmış. Tarihte bu simgeselliğin ilk örneği olduğu yazılıyor. Oysa ondan üç sene önce, Ferhat ile Şirin oyununda dağdan su getirme sahnesi simgesel olarak gösterilmişti. Ne hikmetse bunu gören yok. Bizimki simgecilik olmuyor ve bizim tiyatro tarihimizde bile yazmıyor. Brecht bile uzak doğudan beslendim diyor. 2500 yıl önce tiyatronun yunanlılar tarafından başladığı kabul ediliyor. Asıl dört bin yıl önce bulduk biz tiyatroyu. Orta Asya’da, teksi bile var. O zaman Yunanlı tarihte bile yoktu… Homeros’u bile onlara kaptırmışız batının tüm sanatı bizim destanlarımız üzerine kurulmuş…
 
Bayraktutan: Peki, biz de niye kültürümüzü yansıtacak yazarlar yetişmiyor?
 
Caner: Genç yazarlar derneği var biliyorsun. Dedim ki beni bu yeni yazarlarla buluşturun. Onlarla bilgi alış verişinde bulunalım. Benim orta oyunu formatında oyunlarım var. Bunlar Devlet Tiyatrolarında sahnelendi. Her oynayışında, seyirciler kapıda beklerlerdi. Biz bu oyunu çok sevdik… Neden bu kadar güzel derlerdi… Ben de onlara çünkü bizi anlatıyor derdim.
Bu arada Tiyatronun evrenselliğini de unutmamak lazım. Shakspeare’in oyunlarına bakın hiç birinin konusu İngiliz değildir ama İngiliz deyiş özelliğini kullanan, İngiliz motifleriyle oyunlarını işleyen bir dehaydı Shakspeare… Ben her zaman söylerim Türkiye’de tiyatro var ama Türk Tiyatrosu yok… Yazarların bu konuda ciddi eğitimler alması lazım.
 
Bayraktutan: Hocam sizin bilgilerinize tüm tiyatro öğrencilerinin ihtiyacı var bunları yazın lütfen…
 
Caner:(Gülerek) Yazdım… Benim bu anlattıklarım, özetin özeti. Bunlara çok geniş yer verdim kitapta.
 
Bayraktutan: Bizim içinde önemli bir kaynak olacaktır. Hocam söyleşimizin sonlarına doğru Erzurum’da özel tiyatroların gelişememesini neye bağlarsınız?
 
Caner: Tiyatro ödenekli olmayınca desteksiz olmaz. Bu şehirde birçok mezun var onlar değerlendirilmeli… Bu konuda da en iyi belediye destek verebilir.
 
Bayraktutan: Umarım Erzurum güzel sanatlarda hak ettiği yeri bulur ve şehrin önde gelenleri tıpkı Atatürk’ün paylaştığınız anısında olduğu gibi, bütün zaferlerin yolunun sanattan geçeceğini idrak ederler… O kadar güzel bir sohbet oldu ki; tarih dersi deyin, tiyatro dersi deyin, ne derseniz deyin bugün birçok şey daha öğrendim. Teşekkür ederim. Biz de adettir gelene de gidene de hoş geldin derler… Ben de size tekrar hoş geldiniz diyorum…

Anahtar Kelimeler: deli fermanlı



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir