MAKALELER

Modigliani - Ankara Devlet Tiyatrosu

2006.12.12 00:00
| | |
2535

Sizce Nasıl?
Yıllardır yürütülen yanlış politikalara ve kültür hayatımızın mücadele etmek zorunda olduğu birçok sorun ve olumsuzluklara rağmen,...



 

Modigliani'nin Başarısı Üzerine...

Övgüye değer bu inat, tiyatro emekçilerimizi kutlamamız, mücadelelerinde onlara destek vermemiz için yeter de artar bile. Ancak, aynı kültürel ortamda varlığını sürdürmeye çalışan eleştiri kurumunu da unutmamak gerekir. Sanatsal üretimin olduğu yerde eleştiriden söz etmemek; eleştirel düşüncenin etkinliğini askıya almak düşünülemez. Ürünlerini, tiyatrolarımızın üstesinden gelmeye çalıştıkları sorunları da göz önünde bulundurarak ortaya koymak zorunda kalan eleştirmenin işinin, sahnedeki oyuncu kadar zor olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu hassas dengeyi göz önünde bulundurarak, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun bu sezon sahneye koyduğu Modigliani: Işığın ve Hüznün Ressamı adlı oyunu ve bu oyun ışığında tiyatromuzdaki yorum sorununu tartışmaya çalışalım.
 
Amerikalı yazar Dennis McIntyre'nin kaleme aldığı ve Yıldırım Türker'in dilimize kazandırdığı oyunun yönetmenliğini Barış Eren üstlenmiş. Dekor Behlüldane Tor'a, kostüm Sevgi Türkay'a, ışık tasarımı Zeynel Işık'a, efekt-sinevizyon çalışmaları ise Tayfun Gültutan'a ait. Kalabalık sayılabilecek bir kadroya sahip oyunda Olcay Kavuzlu (Modigliani), Orhan Özyiğit (Utrillo), Ümit Hasret Aslan (Soutine), Harun Özer (Zborowski), Savaş Tamer (Cheron), Berfu Öngören (Beatrice), Aydın Şentürk, Füsun Demirden, Murat Öz, Serhat Çelik, Oğuz Avcıoğlu, Erkan Erkoç ve Eda Ateş rol alıyor.
 
"Işığın ve Hüznün Ressamı” alt başlığıyla tanıtılan oyun, otuz beşini bulmadan hayata veda eden ressam Modigliani'nin acı dolu yaşamından kesitler sunuyor. Bohem yaşantısının, dâhilik sınırlarında dolaşan yeteneğini yok ettiği; alkol, uyuşturucu ve düzensiz hayat üçgeninde sıkışan Modigliani'nin öyküsü, aslında sanat tarihinde sıkça rastlanan portrelerden biri. Oyun boyunca, içine düştüğü sefaletten resimlerini satarak kurtulmaya çalışan, ancak her defasında yeni başarısızlıklarla tanışan Modigliani'nin hüzünlü öyküsü, resimlerini kendi elleriyle parçaladığı final sahnesiyle sona erer. Modigliani artık kendinden önceki sayısız ressamla aynı kaderi paylaşmaya hazır, mum ışığının aydınlattığı loş atölyesinde resimler yaparak, ölümünden sonraki doğumunu beklemeye başlar.
 
Metinde betimlenen duygusal yoğunluğun seyirciye eksiksiz aktarımını hedefleyen gerçekçi sahne yorumu, oyunun başarısında önemli rol oynuyor. Bu bakış açısından, oyununun kendinden bekleneni fazlasıyla verdiğini söyleyebiliriz. En ince ayrıntısına kadar düşünülerek hazırlanmış dekor, döneme uygun kostüm tasarımları, karakterlere can veren güçlü oyunculuk, kusursuzca tamamlıyor birbirlerini. Sonuç olarak, büyük bir yeteneğin hüzünlü hayatına şahit olmanın verdiği yürek burukluğu ve sanata ve sanatçıya dair düşüncelerle ayrılıyorsunuz oyundan.
 
Özet olarak oyunu, gerçekçi tiyatronun başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirmek mümkün. Şimdi, yazının başında sözünü ettiğimiz hassas dengeyi gözeterek, yani oyunun hak edilen başarısını gölgelemeden şeytanın avukatlığına soyunalım ve dikkatimizi bir an için sahnedeki hikaye yerine daha geniş kapsamlı bir konu üzerinde yoğunlaştıralım: Tiyatro tarihimizde sahnelenen yüzlerce oyundan biri olan Modigliani'nin başarısının tiyatromuzun gelişimine katkısı nedir? Bir başka deyişle: Modigliani yirmi birinci yüzyılın kıskacındaki tiyatroya yeni çözümler, açılımlar getirebiliyor mu? Bu soruyu, oyunun en başarılı olduğu noktadan, gerçekçi sahne yorumundan yola çıkarak cevaplamaya çalışalım.
 
Oyun, Modigliani, Utrillo ve Soutine'ne ait resimlerin sinevizyon gösterimiyle açılıyor. Takip eden sahnede, üç ressamın karakterinin ana hatlarını veren iki küçük anekdota yer veriliyor. Oyun boyunca sıklıkla atıfta bulunulan bu iki sahne, bir anlamda oyunun tematik çatısını oluşturuyor. İşlevselselliği dışında oyunla bağlantısı bulunmayan bu sahnelerden ve sıklıkla gerçekleşen dekor değişiminden kaynaklanan araların seyirciyi sıkabileceği düşünülerek, oyunun temposu fars sahneleriyle (örneğin, bar sahnesi) ayakta tutulmaya çalışılmış. Oyunda, metinden taviz vermeyen, aynı zamanda da böyle bir tercihten kaynaklanabilecek olumsuzlukları gidermeyi amaçlayan bir yönetmenlik çabası hakim. Ortaya çıkan sonuç, antraktla birlikte iki saat kırk dakikayı bulan uzun bir temsil. Oyun ne kadar başarılı olursa olsun, temsil süresi, çoğunluğunu televizyon kuşağı olarak adlandırılan gençlerin oluşturduğu günümüz tiyatro izleyicisi için oldukça uzun.
 
Dramaturgi çalışmaları sırasında, oyunu farklı açılımlara taşıyabilecek yeni bakış açıları ıskalanarak, metne sıkı sıkıya bağlı bir yönetmenlik anlayışı benimsenmiş. Ortaya çıkarılan eser, sahnede yarattığı gerçeklik illüzyonuyla doğru orantılı olarak, iki saat kırk dakikalık bir başarıya sahip. Oysa, Modligian'nin hayatı, Jacques Becker (1958) ve Mick Davis (2004) imzalı iki filmde benzer açılardan evvelce ele alınmıştı. Elbette, her yapıt, farklı yönetmenlik ve oyunculuk yorumlarına, değişik eleştirel okumalara açık birer metin olarak değerlendirilmelidir. Ancak, gerçekçi bir tiyatro yorumunun sinemanın olanaklarıyla yarışamayacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu nedenle tiyatronun, sinema setinin sahneye taşındığı bir platform olarak değerlendirilmesinden kaçınılmalısı gerekir. Günümüz tiyatrosunda amaçlanan, sinemaya ve hatta televizyona bir alternatif yaratabilecek gerçeklik anlayışının ortaya konması olmalıdır.
 
Geçen sezon sahnelenmeye başlanan, Ayşe Emel Mesci'nin yönetmenliğini yaptığı Antigone ve iki sezon önce sahnelenen Levent Tamer'in yönettiği Ferhat ile Şirin gibi çalışmalar, sözünü ettiğimiz anlayışın, tiyatromuza hiç de uzak olmadığını ortaya koyan iyi birer örnek. İki yönetmen de, tam anlamıyla birer “klasik” olan oyunları, farklı yorumlarla izleyiciyle buluşturmayı başarmış. Ayşe Emel Mesci, Atölye Sahnesi'nin teknolojik olanaklarıyla hazırlanmış olan alışılmamış bir sahne tasarımı ve seyircilerin ilgisini daha tiyatronun kapısında çekmeyi başaran tematik çalışmasıyla, büyüleyici bir oyun ortaya koyuyor. Levent Tamer'in Ferhat ile Şirin'ninde ise, Japon kukla sanatı bunrakuyu anımsatan kostüm tasarımları ve hareket düzeniyle kolay kolay unutulmayacak, fantastik bir dünya hazırlanmış izleyici için. Yönetmen Tamer Levent, oyundaki farklı yorumun kaynağını, “Fantastik bir öykü olan Yüzüklerin Efendisi büyük bir ilgiyle izlendi. Bu oyun, en az onun kadar enteresan bir yapım, hatta bir film olabilir” sözleriyle açıklıyor. Bilinçli bir çabanın, tiyatroya yenilikler kazandırmayı amaçlayan bir iradenin ürünü olan iki prodüksiyon da, gerçekçi sahne yorumuna alternatif teşkil edebilecek çözümler sunuyor. Televizyonla rekabet ederken tuzaklara düşmeyen; sinemanın olanaklarından faydalanırken yeni anlayışlar geliştirmeyi ihmal etmeyen, sadece metni değil metnin ötesini de görebilen bir tiyatro düşüncesi egemen her iki oyunda. Günümüz tiyatrosundan beklenen benzer yeniliklere açık yaklaşımlar olmalı.
 
Sezonun başarılı oyunlarından birine, farklı bir açıdan yaklaşmaya, sahnenin ötesindekileri görmeye, düşünmeye çalıştık. Vardığımız sonucu, “tiyatroda deneysellik” veya “oyunların popülerleştirilmesi” gibi etiketlere sığınmadan, ele aldığımız soruya verilebilecek kesin bir cevap olarak değil, tam tersine yeni bir soru olarak ortaya koymak gerekir. Her cevaplandığında yeniden sorulacak, her sorulduğunda yeniden cevaplanacak, neticede sadece kendini değil tiyatromuzu da ileri taşıyacak oyunlara gebe bir soru: “Yeni yorum meselesi olarak tiyatro ne demektir?” Bu soruyu sıklıkla sorduran ve cevap(lar) arayan nice oyunlar dileğiyle… İyi seyirler.
 

Taner Can
taner_can@hotmail.com
Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi.
Etiketler: Modigliani ankara devlet tiyatrosu 

Anahtar Kelimeler: modigliani, ankara devlet tiyatrosu, ankdt, barış eren, dennis mcIntyre



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir