MAKALELER

Mert Fırat

2012.05.16 00:00
| | |
3620

Sizce Nasıl?
Bugüne kadar yer aldığı işlerle ve başarıyla adından söz ettiren Mert Fırat ile röportaj için buluştuğumuzda gözlerindeki ışıktan ve yaptığı işlere duyduğu heyecandan bu başarının hiç de tesadüfi olmadığını anlıyorum...

 

 

Bugüne kadar yer aldığı işlerle ve başarıyla adından söz ettiren Mert Fırat ile röportaj için buluştuğumuzda gözlerindeki ışıktan ve yaptığı işlere duyduğu heyecandan bu başarının hiç de tesadüfi olmadığını anlıyorum. Ben sorularımı sormaya başlamadan anlatmaya başlıyor. Tiyatro üzerine bir söyleşi yapmak için buluşmuş olsak da hayattan, toplumsal gelişmelerden, sinemadan, tiyatronun güncel durumundan dem vurup Oyun Atölyesi’nin 26-27 Mayıs 2012 tarihlerinde Londra’da The Globe Theatre’da sahneleyecekleri Antonius ile Cleopatra oyunundan bahsedip  Roma’nın ünlü hükümdarı Ceaser’ı ve oyuncu Mert Fırat’ın bakış açısını ele aldık.

-Antonius ile Cleopatra akademisyenler, eleştirmenler tarafından Shakespeare’in sanatının doruk noktası, şiirselliğin en etkileyici dili diye değerlendiriliyor ama buna rağmen çok az biliniyor ve sahne üzerinde şimdiye kadar neredeyse hep başarısız olmuş. Ülkemizde çok uzun yıllardır sahnelenmediği gibi konservatuvarlarda da tüm Shakespeare oyunları irdelenirken Antonius ile Cleopatra biraz göz ardı ediliyor. Sahnelemeye karar vermeden önce sizin bu oyuna mesafeniz neydi?

Aslında bildiğim bir oyundu, okulda da bir derste inceleme fırsatı bulmuştuk. Ama bir oyunu sahnelemeye karar vermekle okulda incelemek arasında ciddi farklar var tabi. Okulda okuyorsunuz,üzerine bir şeyler konuşuyorsunuz ve geçiyorsunuz.Biz burada üç aydır metni inceleme ve sahneye aktarma sürecinde hemen hemen her gün prova yaptık.Metni,karakterleri çeşitli açılardan ele alıp farklı biçimlerde deşifre etmeye çalıştık.Bunun da bu yolculukta bize çok büyük faydası oldu.Bu rolü neden oynadığınıza, o lafı neden söylediğinize , bu oyunu neden sahnelediğinize kadar giden bir mesele. Shakespeare evrensel ama her çağa bir şey söylüyor olması muhteşem. Bu anlamda Antonius ile Cleopatra okulda incelediğimizde beni bu kadar etkilememişti ama buradaki süreçte Shakespeare’in en sevdiğim oyunlarından biri oldu.

 

 

-Globe Theatre’da sahnelemek için biraz zorunlu bir tercih olmuş sanırım. Aklınızda başka bir Shakespeare oyunu var mıydı oynamayı tercih edeceğiniz?

Hırçın Kız’ı çok seviyorum ki onu zaten oynadık. Othello, Venedik Taciri de öyle. Benim sanırım en sevdiğim Shakespeare oyunu Othello. Çeşitli ülkelere oyunlar dağıtıldığı için bize de Kış Masalı, Kısasa Kısas ve Antonius ile Cleopatra’yı verdiler. Biz de Antonius ile Cleopatra’yı seçtik. Bugüne kadar sadece iki kez sahnelenmiş Türkiye’de 1948’de ve 1985’te.Kolay bir oyun değil. Orjinal metni oynadığınızda dört buçuk saat sürüyor. Biz ara dahil 2 saat 15 dakika oynuyoruz. Oyunu bu noktaya getirmek çok zor. Metnin sadeleştirilmesi, düzenlenmesi çok zorladı aslında bizi. Ama ortaya derdini anlatan, söylediğinden bir şey kaybetmeyen bir oyun çıktı. Oyundan çıkardığımız sahneler, karakterler oldu. Modern tiyatroda örneklerine rastlıyoruz. Mesele kaybolmadığı sürece bunun bir sakıncası yok. Yönetmenin derdi, oyuncuların derdiyle ortak bir noktada birleştiğinde ve meseleyi kavrayabildiklerinde o karakterlerin de sürenin de bir önemi kalmıyor. Artık neyin üzerinden aktardığınızın bir önemi oluyor. 

-Şöyle bir algı var; Shakespeare’in oyunları zordur, dili ağırdır , oynaması da izlemesi de kolay değildir.Biz mi çok zorlaştırmışız bunu?

Teksti anlaşılmaz bir yere getirdiğinizde ya da sahnede oynayan kişi , sahneye koyan kişi bütünüyle anlamadığında ya da metinle aranıza bir mesafe koyduğunuzda seyirciye aktarmak imkansızlaşıyor. Halbuki Shakespeare’in büyüsü hem halka  hem de aristokratlara bir şey söylüyor , ikisini aynı noktada birleştiriyor olması. Globe da zaten öyle bir yapı. Hem mimarisi hem oynanışı buna yönlendiriyor. Biz aramıza mesafe koymuşuz. Aslında baktığınızda döneminde Shakespeare popüler oyunlar yazıyor. Anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Tam tersine her şey o kadar açık, o kadar net ki. Sadece şiirsel. Galiba biz o şiirselliğini biraz yanlış anlamışız. Metin Coşkun çok güzel bir anekdot anlatmıştı. Nazım Hikmet bir gün Bulgaristan’da bir muhacir köyüne gidiyor. Şiirlerini okuyor, sohbet ediyor. Sonra köyden ayrılıyor. Oradakilerden biri yaşlı bir adama “ Nasıl, beğendin mi şair babayı?” diyor, adam hangi şairi diyor. Canım hani geldi ya, şiirler okudu, sohbet ettik diyor. Adam “ O nasıl şair ya, ne dediyse anladım, öyle şair mi olur.” diyor. Bizim de şiirle ve şiirsellikle ilişkimiz galiba buna benziyor. Shakespeare’i bu çağda anlamamamız imkansız. Bu biraz altyapının eksikliğinden, biraz cesaretsizlikten biraz da halkla tiyatronun arasına giren mesafeden kaynaklanıyor. Ama biz o mesafeyi hiç görmüyoruz, hiç koymuyoruz. Hem seyirciyle hem de Shakespeare’le aramızda mesafe yok. Burada bir dert var, bunun hikayesi bu ve biz bunu anlatacağız diye yola çıkıyoruz ve elimizden geleni yapıyoruz. Böyle olunca da seyirci sahipleniyor.

-Oyunda tarihin çok büyük karakterleri var, büyük bir imparatorluk var, iktidar çok önemli. Shakespeare tüm bunlar arasında bir denge kurmuş mu, siz oyunu sahnelerken hangisini daha ön plana aldınız?

Bizim için aşk ön plandaydı her zaman çünkü bu oyunun en büyük değeri aşk. Antonius ile Cleopatra’nın trajedisi olmasının nedeni aşk. İktidar sadece bir çatışma unsuru. Ama o kadar önemli bir unsur ki aşkla iktidarın çatışması söz konusu. Dionysos’la Apollon’un çatışması. Apollon’un temsilcisi Roma, Ceaser, Dionysos’un temsilcisi Mısır,Cleopatra. Antonius’un durumu tam arafta kalmak. Apollonik bir akla sahip olup ama Mısır’ın ve Cleopatra’nın büyüsüne kapılıp orada da var olabileceğini düşünmek. Aslında hepimizin düştüğü yanılgı. Bazen diyoruz ya, benim mülkiyetle ilişkim yok, iktidarla hiçbir ilişkim yok, ben istediğim zaman her şeyi bırakıp bir kasabaya yerleşirim, internet olmasa, o olmasa, bu olmasa da olur. Yani bunlar güzel iddialar ama uygulaması çok zor. Çünkü biz orada doğmadık, biz Mısır’da doğmadık. Bir Çingene gibi yaşamak çok zor. Bir bakıma çok cazip, bir taraftan da yerin yok, yurdun yok, yatacak yerin yok. Bu yok kelimesi bizde bir hüzün yaratabilir. Ama onlar da iyi ki yok. Yokluk aslında varlık mı? Antonius’un trajedisi de bu noktada başlıyor. Roma tarafı da en az Mısır tarafı kadar önemli oyunda. Çatışmayı yaratan, iktidar çatışmasının sonunda aşkı yok eden Roma. 

-Siz oyunda Ceaser’ı oynuyorsunuz ve Ceaser’da duygulara yer yok.Dar bir açıdan bakıp her koşulda gücü elinde bulundurup iktidarı korumak istiyor.Antonius ise daha insancıl, daha canlı. Gerekirse her şeyi bırakabilecek gibi duruyor. Oyuna çalışırken hangi karakter size daha yakın geldi?

Ceaser da zaaflara yer yok. İçki yok, kumar yok, eğlence yok. Hatta yemek yok. Hedefe ulaşana kadar da ulaştıktan sonra nerdeyse hiçbir şey yok. Zaten ancak öyle bir akıl iktidara gelebilir ve onu koruyabilir. İktidar bana çok soyut geliyor. Bir laf var ya, o güler benim altta kaldığıma, ben gülerim onun üste çıktığına. Dolayısıyla bu anlamda beni cezbeden hiçbir şey yok. Mülkiyet gibi bakıyorum iktidar kavramına da. Bir gökdelenin bana vereceği haz nerede, bir tiyatronun bana vereceği haz nerede. Elli dairesi olan bir gökdelene sahip olmaktansa elli tane koltuğu olan bir tiyatroya sahip olmayı tercih ederim.

-Cleopatra, Antonius üzerinde çok büyük bir etkiye sahip. Dolayısıyla da Roma üzerinde bir güce sahip. Ceaser’ın asıl derdi ne? İktidarı sürdürmenin dışında Cleopatra’yı alt etmenin de peşinde olabilir mi?

Ceaser’ın derdi iktidarıyla. Dolayısıyla doğrudan da Antonius’la. Ama tabi bir de Cleopatra meselesi var. Ceaser için Cleopatra’yı Antonius’tan, Mısır’dan ayırmak mümkün değil. Hepsi onun için birer adım, ayrı ayrı fethedilecek kaleler. Ceaser akıllıca davranıyor, sıralı gidiyor. Önce Antonius’u alt etmek, sonra Cleopatra’ya yaklaşmak ve sonunda da hedefe ulaşmak. Ceaser aslında Antonius’u yok ederek Cleopatra’yı var etmek istiyor. Çünkü Cleopatra’yı Roma’ya götürüp orada sergilemek istiyor. Halka işte gözünüzde büyüttüğünüz, efsaneleştirdiğiniz kadın bu demek istiyor. Ama Cleopatra buna izin vermiyor. Kendini öldürerek aşkını yüceltiyor ve yine efsane olmayı başarıyor. Ceaser bir iktidarın oynayabileceği tüm oyunları o çağda oynuyor.

-Bir röportajınızda da söylemişsiniz. “Bugünün iktidarı, düzeni Ceaser’ın kurduğu sistem, onun aklının devamı.” diye.

Tabi, tabi. Politika bir oynama biçimidir. Aynı fikri paylaşmamayı, aynı fikri paylaşsa bile başka yerden söylemeyi tercih etmektir. Ceaser’ın o çağda yaptığı şeyi bugün dünyada da bizim ülkemizde de iktidarlar yapıyor. Değişen bir şey yok.

-Ben oyunun metnini okuduğumda şöyle bir şüpheye düşmüştüm; Antonius gerektiğinde gözünü karartıyor, her şeyden vazgeçme noktasına geliyor, sadece Cleopatra için Mısır’a gidiyor. Ama Cleopatra hiçbir zaman salt bir aşık olmuyor, Mısır’ın geleceği, Roma’nın durumuyla her daim ilgili. Bu da bana Cleopatra gerçekten aşık mı diye sordurttu.

Oyunda Cleopatra için bir tanım var ya. Nasıl tarif edersin diye soruyor, kendi gibi diyor. Cleopatra tam da kendi gibi. Çok garip değil mi aslında bu çağda bile Cleopatra’yı anlayamıyor, onu çözemiyor oluşumuz. Antonius’un aşkı bizi niye ikna ediyor. Çünkü bildiğimiz bir yerde, tanıdığımız bir aşk. Apollonik dünyanın aklıyla seviyor Antonius. Ama Cleopatra’nın aşkı öyle değil. Onu gördüğümüzde tanımlayamıyoruz. Hatta bizi ikna da etmiyor, şüpheye düşürüyor. Ama cazibesi de var. Şüpheye düşseniz bile kadın aşkı uğruna kendini öldürdüğünde aşık olduğunu görüyorsunuz ve ben niye bunu böyle anladım diye sorguluyorsunuz. Herhalde Antonius da son nefesinde Cleopatra beni Ceaser’a sattı mı diye düşünmüştür. Aslında satmıyor, Cleopatra’nın savaşla ilişkisi o kadar. İnandığı şey uğruna savaşmakla inandığı şey uğruna fethetmek çok farklı şeyler. İnandığı şey uğruna insan sonuna kadar savaş verir ama illa galip olması gerekmez. Cleopatra on tane daha askeri ölmesin diye geri çekilebilirken Antonius gerekirse kendi canını bile feda edebilir savaş uğruna. Cleopatra için yenmek yenilmek diye bir kavram yok. Dolayısıyla aşka bakış açıları da öyle. Cleopatra kendi içinde çok çeşitli kadınları barındırıyor, bir sonraki adımını, tepkisini kestirmek mümkün değil. Dünya’ya hükmeden adamların kendilerine eş olarak Cleopatra’yı seçmeleri bence tesadüf değil. Çünkü Cleopatra fethedilemez bir kadın, bu da onu cazip kılıyor. Bence Cleopatra’nın aşkı dibine kadar gerçek ama  bizim o  gerçeği algılayışımız farklı.

-Sizin Hırçın Kız’dan sonra bu ikinci Shakespeare oyununuz. Her iki oyunu da Oyun Atölyesi’nde Kemal Aydoğan yönetiminde sahneliyorsunuz. Bugün bir Shakespeare oyununu yazıldığı dönemdeki gibi sahneleyerek seyirciye anlatabilmek, seyirciye böyle bir oyunu izletebilmek mümkün mü?

Biz sahneleme biçimi haricinde çok büyük değişiklikler yapmıyoruz. Yeni bir söz, yeni bir şey eklemiyoruz. Döneminde nasıl oynandığıyla ilgili notlar var, uzun oynandığını, bir oyunun dört saat, altı saat sürdüğünü biliyoruz. Ama orada da seyirci geliyor, dışarı çıkıyor, gidiyor, tekrar geliyor. Biraz televizyon seyreder gibi izliyor oyunları. Bizim yaptığımıza süreyi kısaltmak denilebilir. Yoksa bir güncelleme ya da uyarlama söz konusu değil.

-Ekip olarak mutlaka herkesin katkısı vardır ama burada Kemal Aydoğan’ın etkisi nedir?

Kemal Aydoğan Mısır gibi. Başka bir aklı, başka bir bakış açısı var. Benim için en değerli olan yanı kendine bile yalan söylememesi. Ben İstanbul’a 2006 yılında geldim. Bu süreçte benim Shakespeare’i algılamamda, tiyatroyu algılamamda çok büyük katkıları oldu. Yazdığım senaryolarda da Kemal Aydoğan’ın etkisi ve katkısı vardır. Oyuncuyu çok cesaretlendiren, bir kelimeyi bile neden söylediğini düşündürten bir yönetmen. Kabulü yoktur, standardı her zaman en yüksekte tutar. Oyuncu bazen içinde bulunduğu şeyin değerini ya da mesafesini yitirebiliyor, onu yapıyorum zannedebiliyor. Seyirci bunu anlamayabilir, iyi oynadığınız oyunla kötü oynadığınız oyunu ayırt edemeyebilir. Bunun için en az iki defa gelmiş olması gerekir oyuna. Seyirci buna dair ufak hisler taşıyordur ama adını koyamıyordur. Kemal Aydoğan bunun adını koyuyor. Bana gerçeği söylüyor. Gerektiğinde bu kelimenin, bu sahnenin hakkını vermiyorsun diyor ki bu benim için çok değerli. Oyun çıktıktan sonra onun izleme süreci ve sonraki paylaşım da çok değerli.

-Prova notlarını okuduğumda sürecin çok dinamik olduğunu fark ettim. Sürekli gelişen ve değişen bir yol izliyorsunuz. Yönetmenin kafasında tamamladığı ve gelip bunu ekibe anlattığı bir şey değil.

En güzel yanı bu. Sürekli gelişmeye açık. Sinemada filmi çekiyorsunuz, kurgusunu yapıyorsunuz ve artık iş bitiyor. Ama tiyatroda öyle değil. Bugün başka oynayıp yarın daha başka oynayabilirsiniz. Radikal bir değişiklik olmaz ama yine de duygusu, durumu, oynanış biçimi değişebilir. Bu anlamda tiyatro sürekli gelişmeye açık ve bu nedenle de hiçbir zaman ölmeyecek bir sanat dalı. 

-Oyunculara her zaman sorulan “ Aynı oyunu her akşam oynamaktan sıkılmıyor musunuz” klişesinin de cevabı bu sanırım.

Tam da cevabı bu.  Sıkılmıyoruz çünkü aynı şeyi oynamıyoruz. O gün bir duyguya ya da bir sahneye odaklanıyorsunuz. Seyircinin etkisinin arttığı, üstüne koya koya geliştirdiğiniz bir süreç bu. Mesela pazar seyircisi geç uyanmış ve oyuna gelmiş oluyor. O günün oyunu başka. O seyirciyi daha erken yakalamanız lazım. Bunların hepsi oyuncu olarak beni heyecanlandırıyor ve bambaşka yerlere taşıyor. 

-Antonius ile Cleopatra’yı Globe Theatre’da sahneleyecek olmak da turneye çıkmanın ötesinde anlamlar taşıyordur sizin için.

Ben çok heyecanlıyım. Türkiyeli seyirciyle, Oyun Atölyesi’nin seyircisi beni daha çok korkutuyor. Çünkü oluşmuş bir seyircisi var. Bir seyir algısına sahipler ve o algının içinde her şeyi kabul etmiyor. Biz burada her gün sınava çıkıyoruz aslında. Benim gözlemlediğim ve çok mutlu olduğum şey Oyun Atölyesi seyircisinin çok nitelikli olduğu. Ezberden oynasanız ya da meselesini tam kavramasanız seyirci bunu hemen algılar. Globe’da üç oyun oynayacağız. Orada yabancı seyirciler olacak, Türk seyirciler de olacaktır. Başka bir ülkede oyun oynamak, Globe sahnesinde oynayacak olmak da beni çok heyecanlandırıyor ama emin olun ki buradaki her gün çıktığımız sahne beni biraz daha fazla heyecanlandırıyor. 

-Son yıllarda tiyatroda alternatif mekanlar, yeni tiyatro grupları sayesinde farklı bir hareketlenme var. Genellikle in your face oyunlar sahneliyorlar. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? Bir yerde sizin ağzınızdan bizim modern anlamda tiyatroyla işimiz bitmedi, in your face’e gelene kadar kat etmemiz gereken yollar var gibi bir şeyler yazılmış.

İn your face akım olarak tercih edilebilir, bu doğrultuda oyunlar sahnelenebilir. İn your face ile bizim köy seyirlik, ortaoyunu arasında çok büyük farklılıklar var ama bir taraftan da aynı aslında. Köy seyirlikte kaval oyunu diye bir oyunumuz vardır. Bir çoban yere yatar, uyurken kavalını diker ve kadın kılığına girmiş erkekler de o kavalla oyun oynarlar. O çobanı kavramlaştırdığınızda mesela iktidar yaptığınızda ya da eleştirel bir yerden yaklaştığınızda inanılmaz sert olabilir. Benim demek istediğim şuydu. İn your face İngiltere’de doğan bir şey ve oranın gereğiymiş. İngiltere’de doğan bir şeyi alıp buraya getirdiğinizde başka bir şey oluyor. Bu akım buradan çıktığında bir anlam ifade edecektir. Yoksa in your face’e ne gerek var, bizim halkımız daha orada değil anlamında söylemedim. Tek başına akımı getirmek olmaz, onun seyirciyle iletişimini kurmak lazım. Yoksa hiç müzik dinlememiş birine senfoni dinletmek , ondan senfoninin içindeki detayları bulmasını istemek gibi oluyor. 

-Şehir tiyatrosuyla başlayıp devlet tiyatrosuna sıçrayan bir özelleştirme-özerkleştirme, işlevini yitirme etrafında dönen bir tartışma var. Tiyatroyla bir dert var ama sizce bu dert ne, iyi niyetli bir müdahale mi bu?

Haluk abi bir röportajında özelleştirme değil özerkleştirme demiş. Ben de o noktaya çok katılıyorum. Özelleştirme deyip kar zarar üzerinden bir ekonomik değermiş gibi algılamak yanlış. Tiyatro bir fabrika değil ki. Yurtdışında birçok yerde devlet tiyatrosu yok ama topluluklar proje bazında desteklenir. Mesela Hollanda’da sahneler oyun bazında anlaşmalar yaparlar. Sahneler belirlenir, oyun karşılığında bütçe verilir ve o topluluk sezon boyunca Hollanda’yı hatta Avrupa’nın başka ülkelerini dolaşır. Böyle olduğunda bir sakıncası yok. Böyle olduğunda rekabet artacaktır. Oyuncu kendini geliştirmek, yenilemek ihtiyacını hissedecektir. Ben özel tiyatroda çalıştığım için bu kadar rahat konuşmuyorum. Ben şimdiye kadar devlet tiyatrosunun ya da şehir tiyatrosunun sınavına girmedim. Oyun Atölyesi’nin kadrolu oyuncusu değilim, bir dahaki oyunda olacağımın garantisi yok. Hiçbir arkadaşımın yok. Ben bu süreci biraz şapkamızı önümüze koyup tartışacağımız, kendimizi, tiyatromuzu, oyunculukların, yönetmenliklerin, projelerin niteliklerini sorgulayacağımız bir süreç olarak görüyorum. Başbakan’a tam anlamıyla katılmıyorum. Hele de hem devletten para alacaksın hem de eleştireceksin noktasında hiç katılmıyorum. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Nüktedanlar, dengbejler, Karagöz Hacivat, Hayali vardır ve bunların hepsi eleştirir. Bunlar saraylara davet edilip oynarlar ve bundan dolayı alkışlanırlar. İngiltere’de birçok prensin tiyatrosu, tiyatro topluluğu vardır. Ve o topluluklar iktidarı sonuna kadar eleştirirler, zaten bu yüzden para alırlar. Bu doktora gidip tahliller yaptırıp sana hastalığını söylememesini istemek gibi bir şey. O kadar para verdim bana hastasın diyemezsin, iyi bir şeyler söylemek zorundasın demek gibi bir şey. Doktor sana hastasın demez tamam ama hastasın, kansersin, ölüyorsun. Gerçek değişmiyor. Birilerinin çıkıp hastasın, vücuduna iyi bakamıyorsun, kendini doğru yönetemiyorsun demesi gerekir. Sanatın, sanatçının iktidarla ilişkisi de böyledir ve bu aslında destektir.  Kim söylemiş bilmiyorum ama alkışlara güvenmeyin, bazen alkışlayanlar sizi tehlikesiz bulanlardır diye bir laf var. İktidar için sanatın onu eleştiriyor olması çok önemli bir şey. 

-Muhafazakar sanat diye bir kavramı da tartışıyoruz. Sanatçılar üzerinde baskı olduğunu, sansür uygulandığını da konuşuyoruz. Ne kadar özgür sanat yapılabiliyor şu anda, baskı ya da sansür yok diyebilir miyiz?

Baskı ve sansür her zaman, her iktidar döneminde olmuştur ve olacaktır da. Sanatçı bilinçli olmalı, muhalif durmalıdır ve durumu avantajlı hale getirmek zorundadır. Biz Oyun Atölyesi olarak halktan uzak tiyatro yapmıyoruz. Devlet tiyatrosu, şehir tiyatrosunun da halktan uzak olduğunu düşünmüyorum. Ben Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümü mezunuyum. Biz okulda köy seyirlik çalışırız, geleneksel tiyatro biliriz. Antonius ve Cleopatra’yı açık biçim oynuyoruz. Açık biçim bizim gelenekselimizdir. Halktan uzak olmayı bırakın halkın tam da yanındayız ve hiçbir zamanda parmağımızı sallamıyoruz onlara. Muhafazakar sanatın ise tartışılacak bir yanı yok. Sanat kimsenin tekelinde değil, muhafazakar olan olmayan da sanat yapabilir. Ama muhafazakar sanat diye bir kavram, bir tür yok.


-Tartışmalardaki üslup bana biraz atışma gibi geliyor. İki taraf var ve bu taraflar zıt kutuplar haline gelip uzlaşmadan, anlaşmadan uzaklaşıyor gibi geliyor.

Reddetmek değil de anlamaya çalışmak gerekiyor. Anlamaya çalışmak, ona dair okumalar yapmak gerekiyor çünkü reddede reddede uzaklaşıyor insan. Bir şeyle mücadele etmek, ona karşı bir şey üretmek için o fikri çok iyi bilmek gerekiyor. Bu ülkede yaşayıp İslamiyet’i, Museviliği bilmemek, Kürtçe bilmemek, Çerkez adetlerini bilmemek, Alevi kültürünü bilmemek çok büyük bir eksiklik. Bizim bunlar hakkında donanıma sahip olmamız gerekir. Sanatçının neyin içinde olduğunu, neyle mücadele ettiğini bilmesi gerekir. Dışarıdan bakabilmek için önce içine hakim olmamız lazım. Tepkili ama sakin, sağduyulu bakabilmemiz gerekli.

-Türk tiyatrosunda yerli yazar eksikliğinden hep şikayet edilir. Sizin sinemada senaryo çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Tiyatroya dair böyle bir çalışmanız var mı, bir gün oyun yazarı olarak da görebilir miyiz sizi?

Çok istiyorum. Kısa oyunlar yazıyorum on sayfalık, on beş sayfalık. Oyun yazmak da çok istediğim bir şey. Bir gün mutlaka yapacağım. Yeni yazarlar da çok var aslında ama onlara biraz fırsat vermek lazım. Devlet tiyatrosu ve şehir tiyatrosu yeni yazarlara fırsat yaratması anlamında çok önemlidir. Okullarda dramatik yazarlık bölümleri var. İnsanları orada yetiştiriyorlar ama sonra da onların yazdıkları oyunları oynamıyorlar. Burada bir paradoks var. Yeni yazarlara imkan yaratmak lazım. Gelişimde çok etkili olacaklarını düşünüyorum.  

Anahtar Kelimeler: mert fırat



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir