MAKALELER

Marx’ın Yeniden Dönüşü

2020.05.09 00:00
| | |
9072

Corona Virüsle birlikte son üç aydır hepimiz eve hapsedildik. Kitap okumak, ev temizliği, internetten film izlemek, sosyal medyada dolaşmak,

 
Corona Virüsle birlikte son üç aydır hepimiz eve hapsedildik. Kitap okumak, ev temizliği, internetten film izlemek, sosyal medyada dolaşmak, internetten konserler izlemek en popüler seçenekler arasında yer alıyor. Bu arada tiyatro topluluklarının arşivlerindeki oyunların videolarını halkın erişimine açmalarıyla birlikte tiyatro severler zamanında seyredemedikleri  oyunları izleme fırsatı buluyorlar. Kaçırılmaması gereken oyunlardan biri de “Marx’ın Dönüşü”. Genco Erkal’ın gösterdiği muazzam performansla asla unutulmayacak bir Marx portresi çizdiği oyun, belki de tüm zamanların en iyi oyunlarından biri. Şimdi sizi Dostlar Tiyatrosu’nun halkın erişimine açtığı “Marx’ın Dönüşü” oyunuyla baş başa bırakıyoruz.

"Bu kadar çok kişinin gelmesini beklemiyordum. Marx öldü diyen salaklar ordusu size engel olamadı demek” diye söze girdi Genco Erkal. “Marx’ın Dönüşü” oyununda, Marx’ı ailesine düşkün bir baba, vicdani sorumluluğu olan bir aydın, sevecen bir eş, sıra dışı ilişkileri, dostlukları ve olaylara karşı takındığı filozof tavrıyla çevresinde sevilen bir kimlik olarak izliyoruz. 

“Marx öldü diyen salaklar ordusu size engel olamadı demek.” (Hınzır Marx. Fena halde moda olduğunun pek ala farkında. Keyfini çıkartıyor) İşte böyle açıklıyor dönüş gerekçesini Marx. “Adımı aklamak için döndüm. Bu soytarılar öldüğümü söylüyor. Neden sürekli öldüğümü tekrarlamak zorundalar?” (Şu anda sokakları dolduran, o küçümsedikleri halk kitlelerinden “korktukları” için olmasın? Üstelik, “baldırı çıplaklar” bir de gerçekten Marx’ı okurlar ve en fenası anlarlarsa? Marx’ı gerçekten anlamanın korkunç ihtimali?) 

Dönüş süreci de ayrı bir alem. Marx orada da rahat durmamış. Anlayacağınız öbür tarafı da fena karıştırmış. Dediğine göre, “Beni öbür tarafta Sokrates savunuyor. Yolculuk etme hakkı engellenemez diye. Mesela Gandhi benim için oruç tuttu. Kışkırtıcılık yapmamak şartıyla, derdini anlatman için bir saatin var dediler. Yani onlar da liberal.” 

Howard Zinn’in yazdığı “Marx’ın Dönüşü” Genco Erkal tarafından sahneye konuyor. Tek kişilik oyunda Genco Erkal’ı misafir odamıza konuk gelen kapı komşumuz Marx olarak izliyoruz. Öylesine yakın, öylesine sıcak ve öylesine samimi bir dille yüreğimize giriyor. Marx’a yakışır son derece sade ve yalın bir dekor. Bir masa ve sandalyeden ibaret. 
Marx bize konuk olduğu sürece çalışma masasına geçiyor, oradan gazeteler alıyor, oturup gazete haberlerini bizlerle paylaşıp üzerinde analizler yapıyor. Geçmişine yaptığı yolculuklarda arka planda yer alan projeksiyonda akan fotoğraflardan arkadaşlarını, çevresini, dostlarını, oturduğu semti, o dönemin Londra’sını görüyoruz. Mesela Fransa’ya uzanıp ateşli tartışmaların yapıldığı o ünlü Café de la Régence’e gidiyoruz. Sonra Paris Komününe tanıklık ediyoruz. Arada Marx paylaştığı fikirlerin heyecanıyla yanımıza kadar geliyor. Ona dokunma mesafesinde olma fikri bunu bir hayalden öte, etten kandan bir Marx’a dönüştürüyor. 

Bu oyun, sadece kapitalist dünyaya değil seyredenlere de iyi gelen bir sinir ilacı. Hayati uyarı. İlacı aldıktan sonra, anti propaganda ve bilgi kirliliği içeren metinlerden, tüketimi körükleyen her türlü reklam ve beyin çürüten dizilerle yarışma programlarından bir süre uzak durun. Oyun, insani değerlerin ve aile hayatının ön plana çıktığı ve kasıtlı olarak yıllarca öcü gibi gösterilen Marx’ın insan kimliğine yakın bir bakışı içeriyor. 

"Öncelikle, ben Marxist değilim” diye söze başlıyor Marx. Böylece, onun gözünden geçmişine ailesine ve çevresine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Sevgili karısı Jenny. Aristokrat bir aileden gelen iyi eğitim almış Jenny von Westphalen. Jenny’nin babası ile uzun saatler boyunca kütüphanede felsefe üzerine yapılan tartışmaların verdiği zevki gülerek anımsıyor. “Jenny’nin babası aristokrattı ama iyi bir entelektüeldi. Üstelik doktora tezimin "Demokritos'un ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları" üzerine olduğu düşünülürse felsefeyi seven baronun bundan ne kadar etkilendiğini anlayabilirsiniz.”
 
“Ahh, Jenny’i gerçekten tanımanızı isterdim.” Derin bir iç çeker. Bir an soluklanır. Yüzde acı bir ifade. Sesi sevgiyle yumuşar. “Jenny. Güzel, iri, kahverengi gözleri vardı. Soho’da o üç odalı rutubetli evde çok çekti biliyor musunuz? Yedi çocuk doğurdu. Dört tanesini kaybetti sadece üç tanesi hayatta kalabildi. İlk önce Jenny Caroline , sonra Jenny Laura, Edgar, Henry, Frances, biz ona ”Franziska” derdik. En sonunda son göz ağrım sevgili Eleanor doğdu. Biliyorum çocuk ayırt edilmez ama Eleanor bir başkaydı. O bambaşka bir çocuktu.” “Yoksulluk, parasızlık yakamızı hiç bırakmadı ama o her şeye rağmen bana ve çocuklara en iyi şekilde bakabilmek ve karnımızı doyurabilmek için didindi durdu. Bütün mal varlığımız rehincideydi. Jenny’nin annesinin bize hediye olarak gönderdiği gümüş çatal bıçak takımından benim kitaplara kadar. Müthiş bir kadındı. En iyi eleştirmenimdi.” 

“Kapital basıldığında bana şöyle demişti. “Sansür heyeti bu kitabı neden sansür etmedi biliyor musun? Hiçbir şey anlamadılar da ondan! Okuyanlar da hiçbir şey anlamıyor zaten.” 1864’te yaptığım bir konuşmada “Dünyanın bütün işçileri birleşin” dediğim zaman Jenny, “Şimdi anlaşılır bir şeyler söyledin” dedi. O bulunmaz bir kadındı. Onu gerçekten tanımanızı çok isterdim.” 


"Jenny, ilk kadın hakları savunucularından biriydi. Kadınların eve kapanıp kocaların çoraplarını yamamak ve gömleklerini kolalamanın kadının yaratıcılığını öldürdüğüne inanırdı. Bir keresinde bana şöyle demişti. “Sizler, (beni ve Engels’i kastediyor) kadın hakları üzerine nutuk atıp, ahkam kesmeyi çok iyi biliyorsunuz ama söylediklerinizi özel hayata geçirme konusunda aynı heyecanı gösteremiyorsunuz.”” Marx bir an durur. Canı sıkılmıştır. “Kapatalım bu konuyu” der. Arkasını döner. İşine gelmeyince görmek istemeyen klasik erkek tavrıyla hızlı hızlı çalışma masasına doğru ilerler. 

Marx uzun saatler boyunca Jenny’nin babasıyla kütüphanede yaptığı tartışmalar sonucunda bir şeyin farkına varır. “Filozoflar dünyaya sadece fikirleriyle bir yorum getirmişler ama dünyayı değiştirmek için hiç çaba sarf etmemişlerdir.” Bu kural Karl Marx ile bozulmuştur. Marx bir adım daha ileri giderek düşünceleri ve önerileriyle “var olan dünyayı değiştirmeye” çalışmıştır. 


Çevresindekilerden biri de görmeyi hiç hazzetmediği halde karısı Jenny’nin sürekli eve yemeğe davet ettiği Alman Pieper. Dalkavuk Pieper. Tek kelimesini bile anlamadığı Kapitali İngilizceye çevirmeye çalışan ve her seferinde çok matahmış gibi Marx’ın sözlerini Marx’a satmaya çalışarak Marx’ı çileden çıkaran Pieper. Marx bir gün dayanamaz ve “Bakın bayım, benim sözlerimi bana söylemekten vazgeçin!” diyerek Pieper’ın yüzüne karşı patlar. Ama serde Pieper’a acıdığı için davet eden karısı Jenny var. Onu çok istediği halde kovamaz. 

Marx’a göre, bu tip insanlar çok tehlikelidir. “Güçsüzken dalkavukluk edenler başa geçince zorbalaşırlar. Bu durumda ortalığı temizlemek için yeni bir devrim gerekecektir” der. 
Öngörülerinde haklı çıkacak, Pieper gibi Kapitali hiç anlamayanlar tarafından söyledikleri çarpıtılacak ve gerçek anlamından tamamen saptırılarak yorumlanacaktır.

Marx oyunun bir yerinde, “ekonomi politik okumaktan daha sıkıcı şey, ekonomi politik yazmaktır” der. “İlerliyoruz ama kimin sırtından ve ne pahasına? Dünyanın % 45’i yoksulluk içinde.” Gündelik gazetelere bakarak devam eder. “Ekonomik kriz kapitalizmin gıdasıdır. Tarihler değişir, krizler hiç değişmez. Hükümetlerin ahmaklığı, aciz hayvanlar gibi ciyaklayan muhalefet, sözde tarafsız olması gereken basının alçaklığı ve korkaklığı. Tabii bunlar 1850’lerde oluyordu.” Eh, hepimiz rahat bir nefes alabiliriz. Bütün bunlar, Marx’ın da dediği gibi 1850’lerde oluyormuş. Yani, çok tanıdık gelmesine rağmen günümüzle bir ilgisi yok!
 
Marx, çevresindekileri anımsarken en yakın arkadaşı Friedrich Engels’i de büyük bir muhabbetle anlatıyor. “Engels bir melekti. Benim için “Bizi kapitalizm kurtardı” derdi. Soho’daki rutubetli küçük apartman dairesinde, faturalar ödenmediği için elektrik ve suyumuz kesildiğinde, faturaları ödeyip bizi kurtaran hep Engels olmuştur. Evet, kesinlikle o bir azizdi. Yalnız hediye anlayışı biraz garipti. Neye ihtiyacımız olduğunu tam olarak kestiremiyordu. Evde bir dilim yiyecek ekmek yokken o, dokuz kasa en iyi cins şampanya ile çıka geliyordu. Bir yılbaşı her şeyimizi rehine vermişiz. Paramız olmadığı için yılbaşı ağacımız da yok. Gece yarısı Engels elinde yine en iyi cins şaraplarla çıka geldi. Böylece, olmayan yılbaşı ağacının çevresinde yere oturduk ve şaraplarımızı içerek yılbaşını kutladık. Gerçekten o bir azizdi. Kapital çıktığında en iyi eleştirileri hep o yazdı. En büyük destekçimdi.” 

Marx’ın en sinirlendiği şeylerden biri de insanların rastgele Kapital’den cımbızlayarak aldıkları cümleleri yine kendisi aleyhine silah olarak kullanması hatta onu suçlamalarıdır. “Beni, “din halkın afyonudur” dediğim için “din düşmanı” olmakla suçluyorlar. Bütün bir paragrafı okumuyorlar ki. Sadece akıllarına estiği gibi tek bir cümle alıyorlar. Din ezilen kitlelerin iniltisi, fakirin ekmeğidir. Yoksul insanların umuttan ve dinden başka sarılacakları hiç bir şeyleri olmadığına göre, neden olmasın? Evet, büyük kitleleri düşündüğümüzde din halkın afyonudur.” 

Marx, karısı Jenny’e ve çocuklarına tapar. Allah için son derece sıra dışı bir babadır. Çocukları seviyor diye o ay ödenmesi gereken ev kirası ile gidip bir piyano alır. Açıklaması ise çok mantıklı. “Kızlar müziği seviyor” der. Bu kadar basit. Marx’a göre, çocukların müziğe duydukları sevgi ve yetenek ev kirasından önce gelir. Havaların güzel olduğu zamanlarda, her Pazar günü ailece mutlaka pikniğe gidilir. Marx bunun nedenini şöyle açıklıyor. “Çocukların oyun oymaya ihtiyacı var”. 

1856 yılında doğan kızı Eleanor. Marx’ın son gözbebeği. 8 yaşındaki küçük devrimci. 11 yaşından itibaren her satranç oynayışta Marx’ı yenen küçük dahi. 16 yaşında eylemci. O günlerde, Pazar günü sadece dini ayinlere izin verilirken Eleanor düzenlediği sanat etkinliği ile kilisenin baskıcı tavrına karşı muhaliftir. Pazar günleri gerçekleştirilen piyano resitalleri ile konser salonuna 2000 kişi çekmeyi beceriyordu. Tıpkı babası gibi sıkı bir muhalif. Hatta gerekirse Marx’a karşı bile muhalif. Marx, durumdan Jenny’e yakınacak olduğunda, karısı Jenny’nin verdiği cevap çok açıktır. “Sen Marx’ın kızlarının normal olmasını mı bekliyordun?” İşte bu kadar! 

Marx, kapitalizme neden bu kadar karşıdır? Çünkü “Kapitalizmin ruhunda insan doğasına aykırı bir şeyler var” der. “Bazıları Kapitali yaşadığım sıkıntılar yüzünden öfkeyle yazdığımı söylüyor. Evet, her gün Soho’daki Dean Caddesindeki evimden British Museum’a kadar yürürken yoksullar mahallesinden geçiyorum. Lağımların arasından, çamurlara bata çıka giderken zenginlerin oturdukları semtlerde kaldırım taşlarının ne kadar temiz ve parlak olduğunu görüp şaşırıyorum. Evet, Kapitali bu şartlarda yazdım. Yaz, kış her gün evimden araştırma yaptığım British Museum’a giderken gördüğüm dilenen ve yaşama savaşı veren bu insanları düşünerek yazdım. Öylesine kötü zamanlarımız oldu ki. Her şeyimiz rehindeydi. Hatta benim paltom bile. Bütün bir kış, düşünebiliyor musunuz Londra’nın o karlı, soğuk kışını paltosuz tek bir ceketle geçirdim. Hatta bir gün baktım ayakkabım yoktu. Çıplak ayakla kaldım. Ayakkabım da rehindeydi. Evet, o çamurlar arasında bata çıka ilerlemek aynen Kapitali okumak gibiydi. ” 

Kapital yazılıp nihayet basılır. Mütevazi bir kutlama yapılır. Marx dostlarından sendikacı Peter’e Kapital’i hediye ettiğinde Peter şöyle der. “Fil hediye edilmiş gibi hissediyorum.” 
“Komünizmin temeli bireyin özgürleşmesidir, geliştirmesidir” der Marx ve ekler “Her şeyden kuşku duyun!”. 

1844’de Fransa yıllarında, saatler boyu kıyasıya tartıştıkları ünlü Café de la Régence’de Marx çevresindekileri anımsar. Bunlardan biri devasa gövdesi ve saç sakal yığını arasından gulyabani gibi bakan bir adam. Unutulmaz karakter Mikhail Bakunin dir. Marx gülerek anlatmaya başlar. “Anarşizmin babası. Bir Fransız tekerlemesi vardır. “Bakunin birinci gün bulunmaz adamdır. İkinci gün kurşuna dizilmelidir”. Dünyanın neresinde bir devrim varsa oraya gider devrimi örgütler. Evi yoktur. Öyle pat diye çıka gelir. Nedense hep de yemek saatlerinde gelir. Kapıdan içeri girer, ben geldim, yiyecek ne var diye sorar. Sofraya çöker. İki kişilik yer, içer, söver, bağırır, çağırır.” 

"Bir gece yine yemekteyiz. Çıka geldi. Direk sofraya oturdu. Hatırı sayılır miktarda peynir tüketti, Engels’in getirdiği brendinin neredeyse tamamını gövdeye indirecekti ki “Bakunin neden biraz da şarap içmiyorsun” diye sorduğumda. Biraz şarap tattı. Sonra ağzındaki bütün şarabı dışarı püskürterek “şarabın tadı kötü, brendi daha iyi deyip” Engels’in getirdiği pahalı iyi cins brendiye devam etti. Sonra savunduğu görüşler üzerine uzun bir söylev çekti, giderek heyecanlandı, bağırdı, çağırdı. Artık Jenny buna dayanamadı. “Yeter artık Bakunin! havadaki oksijeni tüketiyorsun” dedi” 

"Ona göre, ben ve Engels “kaşarlanmış burjuvalarız”. Evinde piyanosu olan, başının üzerinde çatısı olan ve taze ekmek yiyen herkes kaşarlanmış burjuva. O bu gezegenden olmayan hayal dünyasında yaşayan bir romantikti. Kafasının içi hep hezeyanlarla doluydu ve hep bir yerlerde devrimler örgütlerdi. Tartışırken gırtlak gırtlağa gelirdik. Yine bir gece bizim evde çok içmiş, sayıp sövüyor, birbirimizin gırtlağına sarılmışken. Gitti. Pencereyi açtı. Başladı işemeye. “Sen, benim sokağıma işeyemezsin” dedim. Ben “Britanya İmparatorluğunun üzerine işiyorum” dedi. “Hayır!” dedim. “Sen, benim sokağıma işiyorsun”. Sonra, yine biraz daha tartıştık. Kafa kafaya halının üzerinde sızıp uyuyakalmışız. Jenny sabah bizi böyle buldu.” Marx hınzırca gülüyor. 

Anılar denizinde bir inci Paris Komünü. Ancak birkaç ay süren 1871 Paris Komünü’nün yarattığı toplumu tanımlarken hayalini kurduğu gelecek üzerine ipuçları veriyor. “Paris Komününde ilk defa yoksullar başa geçti. Zenginler şehirden kaçtı. Paris’in yönetimi, hep ezilen fakir halkın eline geçti. Hepsi bir araya gelip kendi yasalarını çıkardılar. Çıkardıkları bütün yasalar yoksullardan ve işçilerden yanaydı. Kadınların eğitimi için Paris Komününde ilk defa bir komisyon kuruldu. Sokaklarda polis, asker yoktu. “Çıkarlarımız aynı” fikrinden yola çıkmışlardı. İnsanlar ilk defa mutluydu. Bütün dünya için esin kaynağı olabilirdi. Tehlikeliydi. Bu nedenle, şehre giren askerler tarafından Paris Komününe katılmış olan 30 000 insan katledildi.” 
Çantasından çıkardığı günlük gazeteyi sesli olarak okumaya başlar. “Bakın burada ne diyor. “İki bin kişilik iş başvurusu için yüz bin kişi başvurdu.” Geri kalan 98 bin kişi ne yapacak? Ne olacak? Sonra, yine yoksullar hapishaneleri dolduracak. Hapishaneler yankesiciler, soyguncular, hırsızlar yani “küçük serbest girişimcilerle” dolacak. Politikacılar kibirle şişinirler. Hapishaneler ağzına kadar dolar. Kapitalizm yoksul ülkelere “adalet, demokrasi, özgürlük” getiriyoruz diye gider. Bugünkü Irak’ın haline bakın. Aslında dehşet, ölüm, yıkım, açlık, sefalet ve işkence dışında ne görüyorsunuz? Ben bunları size bundan 150 yıl önce söylemedim mi? Ben, bunları size tek tek anlattım.”
 
“Şu gülünç sınırları ortadan kaldıralım. Vizesiz, gümrüksüz, pasaportsuz yaşayalım. Göçmenler olmasın. Dünyanın bütün işçileri birleşsin.” 

Marx gülerek bir sözü anımsıyor. “Amerikan Başkanı Lincoln “insanların tümünü kandıramazsınız” der. Kapitalizmin hakim olduğu günümüz toplumlarına bir bakın. Güzellik meta oldu. İnsan meta oldu. Bilim adamları, yazarlar, sanatçılar, avukatlar, gazeteciler hayatta kalmak için kendilerini satmak zorunda kaldılar. Herkesin tek tek seçme şansı var ama herkesin bunun için kıçını kıpırdatması gerekiyor.” 

Sahnenin ışıkları yanıp yanıp sönmeye başlar. Öbür tarafın Marx’a tanıdığı bir saatlik sürenin sonuna gelinmiştir. “Tamam, tamam anladım” der Marx. Son bir söz daha. Seyirciye döner. “İsa gelecek dediler. O gelmedi. Ben geldim.”
 
Bütün salon alkıştan yıkılıyor. Bir dakika öncesinin Marx’ı günümüzün Genco Erkal’ı sahnede kocaman bir dev. Deli gibi alkışlıyoruz. Geride oraya buraya sızan sözcükler, bazıları akıllarda, bazıları yüreklere takılı kalmış. Çıkışa doğru ilerlerken havada bir ışık, bir aydınlanma kokusu. 

Genco Erkal sahnede tek başına ama anlattığı hikayedeki karakterleri görünür hale getirme yeteneğiyle oyunda adı geçen herkesi sahnede gördüğümüze bizi inandırıyor. Samimiyeti ve sahiciliğiyle Marx’a gerçekten hayat veriyor. Arka planda yer alan ekrana yansıyan görüntülerle desteklenen oyun son derece akıcı ve heyecanından hiç kaybetmeden müthiş bir ilgiyle izleniyor. Sahne dekoru çok basit. Bir masa, bir sandalye ve Genco Erkalın çantasından çıkararak okuduğu gazetelerden ibaret ama Genco Erkal bu sadelikten zengin bir hayat çıkarmayı başarıyor. Paris’teki Café de la Régence’dan Londra Soho’da yaşadıkları eve kadar hayatının bütün dönemlerine tanıklık ediyoruz.
 
Oyunu kaleme alan Howard Zinn sıkı bir muhalif, tarihçi ve yazar. “Marx’ın Dönüşü” kitabının önsözünde, bu oyununu neden kaleme aldığını anlatıyor. İlk kez Marx’ı okuduğunda, kişisel deneyimleri ile Marx’ın söylediklerinin nasıl birebir örtüştüğüne dikkat ediyor. Sonra yaşadıkları ve gözlemledikleri onu böyle bir oyun yazmaya itiyor. Howard Zinn kitabın önsözünde bu oyunun yazılma nedenlerini şöyle açıklıyor. 

"Bu oyunu, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün neredeyse evrensel bir biçimde popüler medyada ve siyasi elit arasında sadece “düşmandan kurtulduk” şeklinde değil, aynı zamanda Marks’ın fikirlerinin de yanlış çıktığı yolunda güçlenen fikirlere yol açtığı bir zamanda yazdım. Kapitalizm ve “serbest piyasa” zafer kazanmıştı. Marksizm başarısız olmuştu. Marks bu kez “gerçekten ölmüştü”. Ancak şunu hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum: “Marksist” olduğunu iddia eden ama polis devleti kuran ülkelerden ne Sovyetler Birliği, ne de başka bir ülke Marks’ın sosyalizm anlayışını hayata geçirebilmişti. Ben, Marks’ın “teorilerinin çarpıtıldığını gördüğü için öfkelendiğini” göstermek istedim. Marks’ı sadece dünyanın farklı yerlerinde baskıcı düzenler kuran o sözde sosyalistlerden değil, aynı zamanda kapitalizmin zaferini kutlayan Batı’daki tüm politikacı ve yazarlardan da kurtarmanın gerekli olduğunu düşündüm.” 

Bu arada çokça işittiğimiz, ama her nedense hep es geçtiğimiz “küreselleşmeye” de değiniyor. Ön görülerinde hep haklı çıkan Marx, küreselleşme için şöyle diyordu: “Ürünler için sürekli genişleyen bir pazara ihtiyaç duyulması burjuvazinin dünyanın her köşesine dağılmasına neden olur. Her yerde bir yuva yapmak, her yerde yerleşmek ve her yerde bağlantılar kurmak ister. Eski yerel ve ulusal yalnızlığın ve kendi kendine yetmenin yerini her yöne doğru ulaşan ilişkiler ve ulusların birbirine bağımlılığı alır. Amerika Birleşik Devletleri’nin son yıllarda yaptığı “serbest ticaret” anlaşmaları dünya üzerinde sermayenin özgürce akışını sınırlayan ne varsa kaldırmak için bir girişimdir. Bu da kapitalistlere dünyanın her yerindeki insanları sömürme hakkını verecektir.”
 
Marx’ın anlattıklarından yola çıkarak başka bir toplum hayal edebiliriz. Sömürünün olmadığı, insanların doğayla, yaptıkları işlerle, birbirleriyle ve kendileriyle barışık yaşadığı bir toplum. Marx, “insanca, onurlu yaşamının” el kitabı olmaktan başka nedir ki? 

Marx ne demişti? “Kapitalizmin ruhunda insan doğasına aykırı bir şeyler var” 

Anahtar Kelimeler: marx ın dönüşü, dostlar tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir